REKLAM




+ Konuyu Cevapla

Beyin Hafıza Merkezi

  1. Yazan: BiR-DOST
    BiR-DOST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    REKLAM


    beynin hafıza merkezi - beyin hafıza genleri - hafızanın genleri

    Şimdi size “canım baklava çekti” desem büyük
    ihtimalle siz de baklava düşünmeye başlayacaksınız.
    Bir pastanenin vitrinindeki veya
    bir süpermarketin tezgâhındaki dilimler halinde
    kesilmiş, bir tepsi içerisindeki baklava canlanacak
    gözünüzün önünde. Fırının sıcağında kabarmış
    sarı kahverengi karışımı renkteki kıtırımsı üst yufkaların
    ilk ısırığınızda ağzınızda dağılması hayalinizde
    canlanacak. Eğer karnınız açsa ilk lokmayla
    baklavada saklı şerbetin ağzınıza dağıldığını hissedip
    belki tadını iyice çıkarmak için dilinizle damağınız
    arasında baklava lokmasını sıkıştırıp şerbetin
    iyice tadına varmaya çalıştığınızı düşüneceksiniz.
    Belki fıstıklı baklavanın ağzınızda nasıl eridiğini
    veya bülbülyuvasının boğumlarındaki tatlı sertliği
    düşüneceksiniz. Belki de baklavayı yedikten sonra
    dişleriniz arasına kaçıp inatla dilinizin hamlelerine
    karşı koyan kırıntıların sizi nasıl rahatsız ettiğini
    hatırlayacaksınız. Peki, bu bilgi nerede ve nasıl
    depolanıyor?
    Yaşam boyu pek çok şey öğreniyoruz. Derslerde
    öğrendiğimiz bilgiler yanında örneğin bisiklete
    binmeyi, bir müzik aleti ile melodiler çalmayı veya
    fırça ve renkleri kullanarak bazen gördüklerimizi
    bazen aklımızda olanları tuvale yansıtmayı öğreniyoruz.
    İleri düzeyde eğitimle, bir hastanın kalbinin
    arızalı olan kapakçığını çıkarmayı veya tıkanmış damarlarını açmayı, uçak kullanmayı, bilgisayar
    programı yazmayı öğreniyoruz. Öğrenebildiklerimizin
    listesi âdeta sınırsız. Ancak eğer hatırlayamazsak
    bu öğrendiklerimizin hiçbir değeri olmayacağı
    da bir gerçek. Daha önce defalarca tecrübe etmiş
    olsak bile hafızamız olmasa her şeye sanki daha
    önce hiç görmemiş ve tecrübe etmemişiz gibi tepki
    vereceğiz.
    Tepkilerimiz hafızamızdaki birikimlerce yönlendirilir.
    Bu birikimleri kullanarak hem bugün
    hem de gelecek için kararlar veririz. Aslında kişiliğimizi
    kim olduğumuzu bile hatırladıklarımıza
    borçluyuz, bir bakıma aslında bizler hafızamızdan
    ibaretiz. Bunu Alzheimer hastalığının kurbanlarından,
    onların nasıl yalnızlaştıklarından, eşlerini
    ve çocuklarını tanımaları bir yana kendilerinin
    kim olduğunu bile hatırlamadıklarından biliyoruz.
    İnsan hafızası olağanüstü bir kapasiteye sahip,
    fakat unutmak da türümüzün bir özelliği. Tarih
    dersinde öğrendiğimiz savaşlar, bunların kimler
    arasında olduğunu, kimin galip geldiğini, yapılan
    antlaşmaları unutmamız yanında bizim için daha
    önemli olan şeyleri de unutuyoruz. Özellikle yaşımız
    ilerledikçe yavaş yavaş unutkanlıklarımızın
    farkına varıyoruz. İsimleri unutuyoruz, doğum günü
    veya evlenme yıldönümü gibi önemli tarihleri
    bile unutuyoruz.

    Öte yandan sayıları çok az da olsa aramızdan
    olağanüstü hafızaya sahip insanlar çıkıyor; daha
    önce hiç bulunmadığı bir şehri havadan kısa bir helikopter
    uçuşu ile görüp tamamen hafızasında kalanlarla
    şehrin karakalem resmini büyük bir doğrulukla
    ve detaylı olarak çizebilen Stephen Wiltshire,
    hafızasında otuz bin kitabı tutan ve Oscar Ödüllü
    “Yağmur Adam” filmine esin kaynağı olan Kim Peek
    veya yaşamı boyunca yaptığı her şeyi, yediği her
    yemeği ve güncel olayları hatırlayan Jill Price süper
    hafızaya sahip olanlardan birkaçı. Ortalamanın çok
    üzerindeki hafıza gücü olarak niteleyebileceğimiz
    fotografik hafızaya sahip olanların sayısı ise çok daha
    fazla; belki siz veya tanıdığınız biri pi sayısının
    virgülden sonra birkaç yüz basamağını ezberleyebiliyor.
    Peki, hafıza nasıl oluşuyor? Beyinde bir hafıza
    merkezi var mı?
    1596-1650 yılları arasında yaşamış olan ve modern
    felsefenin babası olarak bilinen Descartes “insan
    vücudu makine gibidir ve fizik kuralları uygulanarak
    anlaşılabilir. Ancak en önemli ve sadece insana
    özgü olan ruh, bilimsel metotların ulaşımı dışındadır.
    Ona ancak rasyonel düşünce ile yaklaşılabilir”
    demişti. Descartes bu düşüncesinde yanılmıştı.
    Onun yanılgısına belki de
    en güzel açıklamayı, 1953
    yılında James Watson ve
    Rosalind Franklin ile
    birlikte DNA’nın yapısını
    çözen Francis Crick
    getiriyor. Crick Şaşırtan
    Varsayım (The Astonishing
    Hypothesis) adlı
    kitabında söyle diyor; “Şaşırtan
    hipotez şudur ki siz, sevinç
    ve kederleriniz, hatıralarınız,
    hırs veya ihtiraslarınız, kimlik
    duygunuz ve hür iradeniz aslında
    olağanüstü sayıdaki sinir hücresinin
    ve onlarla ilgili moleküllerin
    hareketinden başka bir şey değil.” Moleküler
    yaşam bilimlerinde çalışarak geçirdiğim yaklaşık
    yirmi yıllık sürede öğrendiklerimin beni de
    aynı sonuca götürdüğünü belirtmek isterim. Daha
    önce bu dergide yayımlanan “Beynin Sırları” ve
    “Beyin ve Kişilik” başlıklı yazılarımda da bu gerçeği
    açıklamaya çalışmıştım. Hafıza konusundaki bu
    makale de bu zincire eklenecek bir halka olacak.
    Hafıza konusunda belki de en önemli atılımı,
    hafıza araştırmalarında adeta bir çığır açılmasına
    vesile olan hasta H.M. sayesinde yaptık (hasta
    haklarını ihlal etmemek için modern tıpta hastaların açık adları yerine ad ve soyadlarının baş harfleri
    kullanılır). Araştırma makalelerinde ve kitaplarda
    o hep “hasta H.M.” olarak anıldı. 2008 yılı Aralık
    ayında 82 yaşında yaşama veda edince H.M. artık
    gerçek ismi olan Henry Gustav Molaison olarak
    anılmaya başlandı.
    H.M. (1926-2008) dokuz yaşında geçirdiği bir
    bisiklet kazasından sonra epilepsi nöbetleri geçirmeye
    başladı. On altı yaşına kadar epilepsi beyninin
    sadece bir kısmını etkilediği için nöbetleri kısmi
    oluyordu. Fakat on altı yaşından itibaren nöbetler
    şiddetli olmaya ve bütün beynini etkilemeye
    başladı. Nöbetlerinden dolayı okuldaki çocuklar
    onunla alay etmeye başlayınca ailesi kaydını başka
    bir liseye almak zorunda bile kaldı. Epilepsi onun
    yaşantısını normal bir şekilde devam ettirmesini
    gittikçe zorlaştırdı. Buna rağmen H.M. 21 yaşında
    da olsa liseyi bitirmeyi başardı. Elektrik motoru tamiri
    işinde bir süre çalıştı ama nöbetler sıklaşınca
    işten ayrılmak zorunda kaldı. O günlerde epilepsi
    tedavisinde kullanılan az sayıdaki ilaçları yüksek
    dozlarda almasına rağmen hiç fayda görmüyordu.
    H.M. 1953 yılında Hartford Hastanesi’nde cerrah
    olan William Scoville’e havale edildi. Scoville ve
    arkadaşları önce çok sayıda test yaparak
    H.M.’nin beyninin epilepsiden
    etkilenen kısmını
    bulmaya çalıştılar.
    Eğer bulurlarsa ameliyatla
    beynin o bölgesini kesip
    çıkaracaklardı, böylece
    epilepsi nöbetleri de
    duracaktı. Fakat bu testler
    sonucunda bekledikleri gibi
    bir bölge bulamadılar. Bunun
    üzerine Scoville “deneysel”
    bir yaklaşımla H.M.’nin beyninin
    hem sağ hem de sol yarı küresinden,
    denizatı şeklindeki hipokampus
    adı verilen kısmı ve onun hemen
    etrafındaki dokuyu kesip çıkardı.
    Ameliyat amacı açısından başarılı geçmişti;
    Scoville istediği dokuyu kesip almıştı. Ayrıca ameliyat
    H.M.’nin epilepsi nöbetlerini önlemede de çok
    etkili olmuştu. Ancak ameliyatın beklenmedik olağanüstü
    bir yan etkisi ortaya çıktı. H.M. ameliyattan
    sonraki yaşamında hiçbir şeyi aklında tutamıyordu.
    1963 yılında H.M. ile yapılan bir söyleşi sanırım
    H.M.’nin durumunu çok güzel açıklıyor. Söyleşiyi,
    ameliyattan sonra uzun yıllar H.M.’yi inceleyen
    MIT’den (Massachusetts Institute of Technology)
    araştırmacı Suzanne Corkin yapmıştı.

    H.M. ismi dışında hiçbir şeyi hatırlamıyordu. İlk bakışta
    H.M.’nin durumu bunama gibi görünüyordu ama Montreal Nöroloji
    Enstitüsü’nden Brenda Milner, H.M. üzerinde testler yapınca
    IQ’sunun normal olduğunu, şakalar yaptığını, kare bulmaca
    çözebildiğini gözlemledi. H.M.’nin IQ’su ameliyattan sonra
    112’ydi, ortalama IQ ise 100 civarındadır. Dolayısıyla H.M.
    ortalamanın üzerinde bir zekâya sahipti. Ameliyat H.M.’nin
    diğer beyin işlevlerini de etkilememişti. Lisan konusunda bir
    problem yoktu. Ayrıca psikolojik bir rahatsızlığı da yoktu, depresif
    değildi. Sadece hafızası etkilenmişti. Ancak hafıza konusunda
    da ilginç bir durum vardı. H.M. ameliyattan önceki hayatında
    olan biten şeyleri hatırlıyordu. Lise yıllarını ve okulda
    yaşadığı problemleri, çalıştığı işleri hatırlıyordu ama ameliyattan
    beri yaşadıklarını birkaç dakikadan fazla hafızasında tutamıyordu.
    O günlerde bilimsel çevrelerde hafızanın beynin tamamına
    dağıldığına, beyinde herhangi bir merkeze ve özel bölgeye dayanmadığına
    inanılıyordu. Çünkü öğrenme ve hafıza konusunda
    kobaylarla yapılan ilk çalışmalar bu yönde bilgiler vermişti.
    Amerikalı araştırmacı Karl Lashey, kobayların beyninin değişik
    bölgelerinde bir grup sinirin geri kalanlarla bağlantısını keserek
    öğrenme ve hafıza merkezlerini belirlemeye çalışmıştı. Fakat
    bu işlemi beynin hangi kısmında yaparsa yapsın kobayların
    hiçbiri öğrenme yetisini ve hafızasını tamamen kaybetmedi.
    Daha da önemlisi beyin lezyonu olan hastaların hafızalarındaki
    anormallikler de hastadan hastaya değişiyordu. Milner, H.M.
    hakkındaki ilk bilimsel makalesini yayımladığında pek çok bilim
    insanı nedenin beyin travması ve epilepsinin sonucu olduğunu
    düşünmüştü. Milner “sonucun H.M’nin beyninden ameliyatla
    çıkarılan bölgeden kaynaklandığına inanmak o günlerde
    bilim insanlarına ve doktorlara zor geliyordu” diyor. Milner
    ise “eğer H.M. sadece kısa süre hatırlayabiliyorsa o zaman
    ameliyatla beyninden çıkarılan hipokampus uzun süreli hafızanın
    oluşmasında rol oynuyor demektir” diye düşünüyordu.
    Milner’ın 1962 yılında yayımladığı bir makale, bilim dünyasında
    hafıza konusunda en önemli kilometre taşlarından biri oldu.
    Bu çalışmada Milner, H.M.’ye bir kalemle yansımasını aynadan
    gördüğü bir yıldız şeklini çizdirmişti. İlk seferinde H.M. yıldızı
    çizinceye kadar epey zorlanmıştı. Ertesi gün Milner, H.M.’den
    yine aynı şeyi yapmasını istemişti. H.M. de hayatında ilk defa
    yapıyormuş gibi yıldızı çizmeye koyulmuştu. Fakat her geçen
    gün H.M. yıldızı çok daha rahat çizmeye başladı. Hatta “bu
    beklediğimden daha kolay oldu” diyerek kendisi de farkında olmadan
    yıldız çizme tecrübesinin bir şekilde hafızaya aktarıldığını
    doğruluyordu. Bu sonuçlar tarihte ilk defa beynin yeni hafıza
    oluşturmak için farklı sistemler kullandığını kanıtlıyordu.
    Bugün bu sistemlerden birinin isimleri, yüzleri, yaşanan yeni
    tecrübeleri, olayları kaydeden ve gerektiğinde geri çağıran sistem
    olduğunu biliyor ve onu açık hafıza (deklaratif hafıza) olarak
    adlandırıyoruz. Bu hafıza beynin medial temporal bölgesine
    ve özellikle burada yer alan hipokampusa dayanır. Örtük
    hafıza (deklaratif olmayan hafıza) ise beyinde diğer sistemler
    tarafından oluşturulur. Yıllar önce bisiklete binmeyi veya herhangi
    bir müzik aletini çalmayı öğrenmiş birinin yıllar sonra
    düşmeden bisiklete binebilmesi veya müzik aletini hâlâ çalabiliyor
    olması örtük hafıza sistemlerinin ürünüdür. Bu tür hafızanın
    oluşmasında beynin striatum, neokorteks, amigdala ve
    beyincik adını verdiğimiz bölgelerinin rol oynadığını biliyoruz.
    Corkin bu farklı sistemleri “dün akşam yemekte ne yedin
    diye sorduğumda beyinde bir hafıza sistemine ulaşıyorsunuz.
    Fransa’nın başkenti neresidir diye sorduğumda başka bir hafıza
    sistemini kullanıyorsunuz. İnsan ve hayvanda bu şekilde hafıza
    sistemlerinin varlığı artık bilim dünyasında kabul edilmiş bir
    gerçektir” şeklinde açıklıyor.
    Bir yandan beynin değişik bölgelerinin hafızanın oluşmasında
    görev alması, diğer yandan H.M.’de olduğu gibi hipokampusun
    çıkarılmasının yeni hafıza oluşturmayı engellemesi birbiri
    ile çelişkili gibi görünüyor. Ancak yapılan çalışmalar hipokampusun
    hafızanın kaynağı veya depolandığı yer olmaktan ziyade
    hafızanın oluşmasında zorunlu bir aracı olduğunu ortaya
    koyuyor. Beynimizde milyarlarca sinir hücresi var ve bunların
    her biri binlerce farklı sinir hücresi ile bağlantı oluşturmuş durumda.
    Sayının yüksek olması her bir sinir hücresinin diğer bütün
    sinir hücreleriyle tek tek bağlantı kurmasını olanaksız kılıyor.
    Hipokampus hafıza oluşurken işte bu değişik beyin bölgeleri
    arasındaki bağlantıların oluşmasında aracı olarak görev yapıyor.
    Son yıllarda yapılan çalışmalar hipokampuslarındaki lezyon
    nedeni ile amnezi (hafıza kaybı) olan kişilerin yeni hafıza
    oluşturamamanın yanı sıra gelecekle ilgili olayları hafızalarında
    canlandırmada ve olaylar ile gerçekleri birbiriyle ilişkilendirmede
    zorluk çektiklerini gösteriyor.

    H.M.’nin hafıza konusundaki bilimsel çalışmalara
    katkısı ölümünden sonra da devam
    etti. “Benim gibi diğer hastalara yardımı
    olur” düşüncesiyle bilim insanlarının incelemesi
    için beynini bilime bağışladı. H.M.
    öldükten hemen sonra Massachusetts General
    Hospital’a getirildi. H.M. ile 46 yıl çalışan
    Suzanne Corkin önce MRI (Manyetik Rezonans
    Görüntüleme) ile son bir defa H.M’nin
    beyninin görüntülerini çekti. Ertesi sabah
    H.M’nin beyni çıkarılarak yıllarca bozulmayacak
    şekilde kimyasal maddelerle muamele
    edildi. Beyin daha sonra San Diego’daki Kaliforniya
    Üniversitesi’ne götürülerek - 40 derecede
    dondurulup daha sonra 70 mikron kalınlığında
    (1 mikron 1 mm’nin binde biridir)
    kesilip incecik parçalara ayrılarak cam slaytların
    yüzeyine aktarıldı. H.M’nin beyninin
    tamamı kesilip aktarıldığında slaytların sayısı
    2401’e ulaşmıştı. Araştırmacılar bu aşamada
    her bir slaydı histolojide kullanılan özel
    boyalarla boyayarak tek bir hücre çözünürlüğünde
    H.M’nin bütün beynini çalışabilecekler.
    H.M.’nin beynini slaytlara aktaran Kaliforniya
    Üniversitesi Beyin Gözlemleme Merkezi
    müdürü Jacopo Annese, bu slaytları bir
    kitabın sayfalarına benzeterek “bu proje tamamlandığında
    H.M.’nin beyin kitabı elimizde
    olacak ve ondaki değişiklikleri en ince
    detaylarına kadar çalışabilmemizi sağlayacak”
    diyor.
    2000 yılı Fizyoloji ya da Tıp Nobel Ödülü
    sahibi Eric Kandel, hafızanın sinir hücreleri
    arasındaki iletişim ve bu iletişim sırasında
    gerçekleşen fiziksel birtakım değişiklikler
    sonucu oluştuğunu belirtiyor. Sinir hücreleri,
    çekirdeğin ve çoğu hücre organellerinin yer
    aldığı bir hücre kısmından ve akson ve dendrit
    adını verdiğimiz uzantılardan oluşur. Beyindeki
    milyarlarca sinir hücresinin her biri
    binlerce diğer sinir hücresi ile akson ve dendritleri
    aracılığı ile iletişim halindedir. Bir sinir
    hücresiyle diğer sinir hücresi arasındaki iletişim,
    bir sinirin aksonunun diğer sinir hücresine
    ulaştığı noktada yer alan ve “sinaps” adını
    verdiğimiz yapılarda gerçekleşir. Bu iletişimde
    “nörotransmiter” adını verdiğimiz
    kimyasal maddeler görev alır. Bir diğer deyişle
    iki sinir hücresi arasındaki iletişim kimyasal
    olarak gerçekleşir. Bugün psikiyatrik hastalıkların
    tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu
    nörotransmiter sistemlerini hedef alır.

    Günümüz bilgileri ışığında hafızanın nasıl
    oluştuğu konusundaki açıklama, iki sinir
    hücresi arasındaki iletişim bağının gücüne
    odaklanıyor. Bu güç, oluşan hafızanın kısa
    süreli mi yoksa uzun süreli mi olacağını
    da belirliyor. Dolayısıyla eğer iki sinir hücresi
    arasında belli bir uyarı açısından sadece
    bir defa iletişim gerçekleşmişse, onunla ilgili
    olan hafıza da kısa süreli oluyor. Eğer belli
    bir uyarı iki sinir hücresi arasında defalarca
    iletiliyorsa bu iki sinir hücresi arasındaki
    bağlantı, yani sinaps, giderek güçleniyor ve
    sonuçta uzun bir süre devam edecek fiziksel
    bir yapı değişimi gerçekleşiyor. Bu da hafızanın
    uzun süreli olmasını sağlıyor. O nedenledir
    ki ders çalışmada olsun, belli bir beceri
    kazanmada olsun, “tekrar etmek” öğrenmenin
    temeli sayılır. Yine bu nedenle sınavdan
    bir gün öncesinde öğrenilen bilgiler sınav
    gününden sonra belki bir iki gün daha
    hatırlanıp unutulur. Oysa düzenli olarak ve
    aralıklarla çalışma sonucu tekrarlanan bilgiler,
    belli bir grup sinapsın giderek güçlenmesini
    sağladığından bilgiler uzun süreli hafızaya
    kaydedileceği için uzun yıllar unutulmaz.
    Son yıllarda araştırmacılar sinapsları güçlendiren
    ve böylece öğrenilenlerin uzun süreli
    hafızaya aktarılmasını sağlayan moleküller
    hakkında da önemli bilgiler elde etmeye başladılar.
    Örneğin New York Devlet Üniversitesi
    SUNY’den Todd Sactor ve Andre Fenton
    bu moleküllerden birinin PKMzeta olduğunu
    buldular. Bu araştırmacılara göre PKMzeta,
    sinir hücreleri arasında âdeta bir yapıştırıcı
    görevi görüyor ve birlikte çalışan sinir hücrelerinin
    fiziksel olarak birbirlerine bağlanmalarını
    sağlıyor. Sactor ve Fenton kobaylarla yaptıkları
    çalışmalarla da bu tezlerini test ettiler.
    Fenton önce bir kobayı rahatça dolaşabileceği
    yuvarlak bir platforma yerleştiriyor. Kobay
    platformun hemen her yerinde gezinmeye
    başlıyor. Bir süre sonra platformun belirli bir
    kısmına düşük voltajlı elektrik akımı veriliyor.
    Kobay bir süre sonra elektrikli bölgeye giriyor.
    Girer girmez çarpılıyor ve hemen o bölgeden
    uzaklaşıyor. Bu tecrübeden sonra bir daha
    elektrikli bölgeye yaklaşmıyor. Onun bu hareketi,
    platformun elektrikli bölgesinin neresi
    olduğunu öğrendiğini ve hafızasına kaydettiğini
    gösteriyor. Fenton anestezi ile uyuşturduğu
    kobayın hipokampusuna PKMzeta molekülünün
    çalışmasını durduracak ZİP adındaki kimyasal bir madde enjekte ediyor ve kobayı platforma
    geri koyuyor. Kobay platformda dolaşmaya başlıyor
    ve çekinmeden elektrikli bölgeye giriyor. Bu da
    onun yine çarpılmasına ve oradan hızla uzaklaşmasına
    neden oluyor. Bu sonuç, Fenton’un kobayın hipokampusuna
    enjekte ettiği ZİP’in onun hafızasını sildiğini
    kanıtlıyor. Fakat bir süre sonra bu kobay tekrar
    elektrikli bölgenin yerini öğreniyor ve oradan uzak
    durmaya başlıyor. Bu sonuç da ZİP’in etkisinin geçici
    olduğunu, dolayısıyla görülen unutmanın ilacın yan
    etkisi olmadığını, gerçekten hafızayı kısa süreli de olsa
    silmesinden kaynaklandığını gösteriyor.
    Moleküler biyoloji ve genetik alanında en etkili
    dergilerden biri olan Cell’in 1994 yılı Ekim sayısında
    peş peşe yayımlanmış iki makale vardı. Bunlardan
    biri, ABD’nin meşhur araştırma merkezlerinden
    olan Cold Spring Harbor Laboratuvarları’ndan
    Tim Tully’nin grubunun yaptığı bir çalışmayı aktarıyordu.
    İkinci makale ise yine aynı araştırma merkezinden
    Alcino Silva’nın grubunun çalışmasıyla ilgiliydi.
    Her iki makalenin temelde ortak bir yanı vardı.
    Bu nedenle Cell dergisinin editörleri, ikisini art arda
    aynı sayıda yayımlamışlardı. Tim Tully’nin grubu
    CREB adı verilen geni meyve sineklerinde, Silva’nın
    grubu ise aynı geni farelerde çalışamaz hale getirmişlerdi.
    Bu sinek ve farelerin geri kalan bütün genleri
    normaldi. Sonuç gerçekten çok ilginçti. Hem sinekler
    hem de fareler uzun süreli hafıza kaybına uğramışlar
    ve öğrendiklerini uzun dönemde hatırlayamamışlardı.

    Bu satırları okurken “madem hangi genin ve hangi
    proteinin hafızadan sorumlu olduğunu biliyoruz,
    o halde bir hafıza hapı geliştirilemez mi?” sorusunu
    soruyor olmalısınız. Bu soruyu ilk soranlardan biri
    de tahmin edeceğiniz gibi, CREB’in hafızadaki önemini
    çalışmaları ile çözmüş olan Tim Tully idi. Alzheimer
    gibi özellikle hafızanın zayıflaması ile başlayan
    ve tamamen kaybolması ile sonuçlanan hastalıkların
    tedavisinde kullanılabilecek olması yanında,
    normal insanlara kazandıracağı avantajlar nedeni ile
    de böyle bir hafıza hapı geliştirmek bütün insanlık
    için büyük bir buluş olacak, ayrıca miyarlarca liralık
    bir getiri de sağlayacaktır. Böylesine büyük bir potansiyel,
    bütün gözlerin bu hapı geliştireceklere çevrilmesine
    sebep oldu. “Hafıza hapı” yabancı bir dilin
    bir ay gibi kısa bir sürede öğrenilmesini sağlayabilecek,
    pek çok alanda üniversite eğitimi almak için gereken
    dört yıllık süre belki birkaç aya inebilecektir.
    Hafıza hapını geliştirmek üzere çalışanların ilki,
    bu konudaki öncü çalışmaları ile bilinen Tim Tully
    oldu. Tully ismini hafıza ile ilgisi nedeniyle eski Yunancadan
    seçtiği “Helicon Therapeutics” adında bir
    şirket kurdu. Ama işi kolay değildi. Hafızanın iyileştirilmesinden
    ve geliştirilmesinden sorumlu olan
    önemli genlerden birinin yalıtılması sadece ilk basamaktı.
    Önemli olan, bu genin ürününün ilaç haline
    getirilmesi, ilacın istenilen beyin hücrelerine
    ulaşması ve o hücreler üzerindeki etkisini belli
    bir süre devam ettirmesiydi. Yoğun çalışmaların
    devam ettiğini açıklayan şirket yetkilileri, hapın şu anda deneme aşamasında olduğunu ve beş yıl gibi
    kısa bir süre sonra da insanların hizmetine sunulabileceğini
    bildiriyorlar.
    Daha önce binde, belki de milyonda bir olağanüstü
    hafızaya sahip olan insanların da çıktığını belirtmiştim.
    Jill Price bu insanlardan biri. Onu ilk
    defa ABC kanalının “Good Morning America” adlı
    programında görmüştüm. Spiker Diane Sawyer
    onu “hiç unutmayan kadın” diye tanıtmıştı. Tıp literatürüne
    J.P. olarak geçen Jill Price sekiz yıl boyunca
    bilim insanlarının olağanüstü hafızasını araştırmasına
    izin vermiş ve nihayet bir otobiyografi yazmıştı.
    1965 doğumlu Jill Price 14 yaşından beri yaşadıklarını
    ve etrafında olan bitenleri dakikası dakikasına
    hatırlıyor. Ona rastgele bir tarih verilip o
    gün neler olduğu sorulduğunda, birkaç saniye içerisinde
    o günün haftanın hangi gününe denk geldiğini,
    o tarihte ne yaptığını, yine o gün dünyada
    ve Amerika’da olup biten önemli olayları hatasız
    söyleyebiliyor. Onun durumunu anlatmak için
    bilim insanları yeni bir isim bulmak zorunda dahi
    kalmışlar: hipertimestik sendrom. Röportajda
    J.P., Sawyer’ın sorduğu soruların hepsini doğru cevaplıyor.
    Hatta bir soruda TV kanalının kullandığı
    kaynak kitabın hatalı olduğunu ortaya çıkarıyor. J.P.
    hakkında ortaya çıkan ilginç bir gerçek de yaşadığı
    her şeyi kendi el yazısı ile kaydetmesi (notları 50 bin
    sayfayı aşıyor). New York Üniversitesi araştırmacılarından
    psikolog Gary Marcus, Jill Price’ın olağanüstü
    hafızasının özellikle kendi yaşamına ait bilgilerle
    sınırlı olduğunu gözlemliyor. Hafıza için kullanılan
    bilimsel testlerden bazılarını Price’a uyguladığında
    onun yeni hafıza oluşturmada normal insanlardan
    çok da üstün olmadığını görüyor. Bununla
    beraber kendi yaşamıyla sınırlı da olsa Price’in hafızasının
    olağanüstülüğünü o da kabul ediyor.
    Her ne kadar olağanüstü hafızaya sahip olmak
    ilk anda imrenilecek bir şey gibi görünse de geçmişte
    yaşanmış güzel hatıralar kadar keder ve üzüntüler,
    acı tecrübeler de hatırlananlar arasında olacaktır.
    Nobel Ödüllü Eric Kandel’in fakültemizde verdiği
    ve hafıza ile ilgili çalışmalarını anlattığı konuşmasını
    şu cümle ile tamamladığını hatırlıyorum;
    “İnanın güçlü bir hafızanız olmasını istemezsiniz,
    acı olayları yaşamınız boyunca yaşandığı andaki tazeliğiyle
    hatırlamayı hiç ister misiniz?”
    Hafıza konusunda yapılan çalışmalar, belli bir
    tecrübeyi yaşadığımızda birlikte uyarılan sinir hücrelerinin
    uzun süre kalıcı bağlantılar oluşturduğunu
    ve aradan bir süre geçtikten sonra da bu sinir
    hücrelerinin yine birlikte uyarılması sonucu hatırlamanın
    gerçekleştiğini gösteriyor. Yeni tecrübeler sinir hücrelerinden oluşan bu sistemlerde var olanlara
    yeni bağlantıların eklenmesine neden oluyor.
    Dolayısıyla hafızanın oluşmasında “bağlantı” veya
    “ilişki” son derece önemli. Eğer beynimiz doğal halinde
    olaylar, nesneler ve gerçekler arasındaki bağlantıları
    kullanarak uzun süreli hafızayı oluşturuyorsa
    bu gerçeği eğitim metotlarına uygulayarak
    çok daha etkin bir eğitim sistemi geliştirmemiz söz
    konusu. Örneğin matematikte “üç kere iki ne eder”
    sorusunu “senin ve iki arkadaşının bisikletlerinin
    tekerleklerini kırmızıya boyamak istersek kaç tane
    tekerlek boyamamız gerekir” şekline dönüştürdüğümüzde
    öğrencinin beyni kendisi için doğal olan
    yolu takip edecek ve daha önce varolan bilgileri (bisikletin
    iki tekerleğinin olması) kullanarak çarpma
    işlemine ait yeni bağlantıları ekleyip onu gerçek
    hayatla bağlantılandıracaktır. Bu da öğrenmenin
    çok daha köklü ve güçlü olmasını sağlayacaktır.
    Yine tarih dersinde bilgilerin savaşların ne zaman
    ve kimler arasında yapıldığı ve nasıl sonuçlandığı
    şeklinde ezberi gerektiren bir aktarım şekli yerine
    öğrencinin dağarcığındaki bilgiler üzerine inşa
    edilecek tarzda aktarılması (o günün şartlarının
    bugünle benzerlikleri, farklılıkları vb.) öğrencinin
    önce hafızasında bağlantılar kurmasını sağlayacak,
    bilgisi derinleştikçe de soyut konuları (savaşın politik
    nedenleri) kavramasına ön ayak olacaktır.

    Kaynaklar
    Sweatt, D.J., Mechanism of Memory, Elsevier, 2003.
    Hathaway, W., “Henry M: The Day One Man’s
    Memory Died”, Hartford Courant,
    22 Aralık 2002.

    Carey, B. “H.M., an Unforgettable Amnesiac,
    Dies at 82”, New York Times, 4 Aralık 2008.
    Kaliforniya Üniversitesi Beyin Gözlemleme Merkezi

    alıntı


    Facebook




    Üyelik



  1. Yazan:
    no avatar


    REKLAM



Benzer Konular

  1. Hafıza Duası Ve Hafıza Namazı Var
    Konuyu Açan: sıgınak, Forum: Dualar.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 18.11.2013, 20:54
  2. Sisimo 2 Hafıza Teknikleriyle Süper Beyin - Ferit Delen
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Kitap Tanıtımı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 18.06.2011, 09:42
  3. Hafıza Yanılmaları ve İki Ayrı Hafıza Kodu Teorisi - Yılmaz Özakpınar
    Konuyu Açan: Şayeste, Forum: Kitap Tanıtımı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 27.03.2010, 21:51
  4. Hafıza Teknikleri ile Beyin gücünü geliştirme
    Konuyu Açan: Leyl-i Lal, Forum: Genel Konular.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 17.11.2009, 11:31
  5. Hafıza geliştirme pratik hafıza geliştirme teknikleri
    Konuyu Açan: AYIŞIĞI, Forum: Sağlık Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 29.05.2009, 23:58

copyright

Soru Cevap

grafimx