Osmanlıca Kelimeler Ve Anlamları

  1. Osmanlıca Kelimeler Ve Anlamları - Osmanlıca Kelimeler - Osmanlıca Sözler Anlamları - Osmanlıca Kelimelerin Anlamları






    NEVREC (Nevâric) Kağnı.
    NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
    NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
    NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
    NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
    NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
    NEVRESİDEGÂN (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar yeni yetişmeler. Gençler tazeler.
    NEVRESM f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
    NEVRESTE (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş yeni bitmiş yeni meydana gelmiş yeni hâsıl olmuş.
    NEVROZ Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
    NEVRUZ f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
    NEVRUZİYE Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan söylenen manzume.
    NEVRÜSTE f. Yeni yetişme.
    NEVS Tehir etmek sonraya bırakmak. * Kaçmak firar etmek. * Vahşi hımar yabani eşek.
    NEVS Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi sallanması. Hareket etme. Deprenme.
    NEVSALE f. Genç. Küçük. Tâze.
    NEVSEFER f. Yeni yolculuğa çıkan.
    NEVŞ Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
    NEVŞAH f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
    NEVŞE f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
    NEVŞÜKÜFTE f. Yeni açılmış (çiçek).
    NEVT (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
    NEVTA Göğüste olur bir verem.
    NEVTÎ Gemici.
    NEV'UMMA Bir derece bir suretle.
    NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
    NEVÜR Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
    NEVVAB Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
    NEVVAH(E) Ağlayan çığlık koparan.
    NEVVAR(E) Nurlu aydın. Aydınlık.
    NEVZ (C.: Envâz) Dere vâdi.
    NEVZAD f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
    NEVZEMİN f. Yeni çeşit yeni tarz.
    NEVZUHUR f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
    NEY Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
    NE'Y Uzak olmak.
    NEY' Susuzluk. * Meyletmek eğilmek.
    NEYB Dişle ısırmak.
    NEYÇE f. Küçük ney.
    NEYDELAN Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
    NEYELAN İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
    NEYFAK Tilki derisinden olan kürk.
    NEYH Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
    NEYİSTAN f. Kamışlık sazlık.
    NEYK Cima etmek.
    NEYL Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
    NEYNÜFER Nilüfer çiçeği.
    NEYPARE f. Kamış parçası.
    NEYRENC (C.: Neyrencât) Tılsım.
    NEYRENCÂT (Neyrenc. C.) Tılsımlar.
    NEYRİB Koğuculuk dedikoduculuk.
    NEYRUZ Yaz günü.
    NEYSEB Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
    NEYSİTAN f. Sazlık kamışlık.
    NEYŞEKER f. Şeker kamışı.
    NEYT Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.
    NEYT İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
    NEYTAL (C: Neyatîl) Belâ musibet felâket meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
    NEYY Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
    NEYYİF Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
    NEYYİR (Nur. dan) Nurlu parlak ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş şems.
    NEYYİR-İ ASGAR Ay. Kamer.
    NEYYİR-İ A'ZAM Güneş şems.
    NEYYİRAT (Neyyir. C.) Nurlular nur saçanlar.
    NEYYİREYN Cisimlenmiş iki nur yâni: Güneş ile Ay.
    NEYZ Çok olmak.
    NEYZAR f. Kamışlık sazlık.
    NEZ' Halkı birbirine düşürmek ifsâd bozmak.
    NEZ' Çekip koparmak ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak yok etmek.
    NEZA' Başta alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
    NEZAFET Temizlik paklık pakizelik.
    NEZAHET Ahlâk temizliği temizlik. * İncelik rikkat.
    NEZAİR (Nazire. C.) Nazireler benzerler emsâl olanlar.
    NEZAKET Naziklik incelik zariflik. Kaba olmamak. Edeb terbiye.
    NEZALE Sefillik. * Hasislik.
    NEZARET (T) (Nazar. dan) Bakmak seyir bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik nâzırlık bakanlık.
    NEZARE Azlık. Kıllet.
    NEZARE Korkutmak.
    NEZARET (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
    NEZAZA Az olmak kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi artığı ve âhiri.
    NEZB Çağırmak. * Ses sadâ savt.
    NEZD f. Yan. Yakın. Karib. * Göre nazarında fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
    NEZDİK f. Yakın karib.
    NEZE Hafif deve.
    NEZEL Menzil mekân.
    NEZELE Akmak seyelan.
    NEZEVAN Atlama sıçrama.
    NEZF Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme sarhoş olma. Zevâle gitme.
    NEZG İfsad etmek halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
    NEZGA Taan etmek çekiştirmek.
    NEZH (Nezih) Nezihlik temizlik saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim pak pâkize.
    NEZİA (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
    NEZİB (NEZÂB) Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
    NEZİF (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
    NEZİH (Nezihe) Pâk temiz. (Bak: Nezh)
    NEZİHÂNE f. Temizce iyice güzelce.
    NEZİL Misafir. İnen konan.
    NEZİL Menzil mekân.
    NEZİR (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup a (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
    NEZİRE Nezredilmiş olan şey adak.
    NEZK Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
    NEZK $ Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
    NEZLE (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
    NEZR Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
    NEZR Suâlde ısrar etmek. * Az miktar azlık.
    NEZUR Evlâdı az olan kadın.
    NEZV Sıçramak.
    NEZZ Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
    NEZZAM Nizâm veren düzenleyen tertipleyen.
    NEZZARE Seyirci seyreden bakan. Nezaret eden müfettiş mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
    NIHLE (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş atâ. * Dâva.
    NIHV (NİHÂ) (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
    NIKBE (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
    NIKK Kurbağa sesi.
    NIKMET (Bak: Nikmet)
    NIKRİS (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
    NIKY İlik.
    NI'ME (C.: Niam) Mal. * Sanat.
    NISA' Bir cins beyaz elbise.
    NISAF Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
    NISF Yarım yarı.
    NISF-I KUTR Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.
    NISF-ÜL LEYL Gece yarısı.
    NISF-ÜN NEHAR Öğle vakti gündüzün ortası. * Meridyen.
    NISFET (Bak: Nasfet)
    NISFİYET Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
    NISH (NISÂH) Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
    NIT' Ağız tavanının pütür yerleri.
    NITAB Baş. * Boyun damarı.
    NITAF Ter.
    NITNIT Uzun boylu adam.
    NIZAR (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
    NIZV (C.: Nuzuv Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.
    Nİ f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
    NİAC (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
    NİAL (Na'l. C.) Ayakkabılar pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler nallar.
    NİAM (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
    NİAM-I ESASİYE Esas nimetler en lüzumlu maddeler. İman din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
    NİBAH Köpek havlaması.
    NİBAL Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
    NİBRAS (Süryânice) Lâmba çıra.
    NİBZ Hurma ağacının dış kabuğu.
    NİCAD Kılıç bağı.
    NİCAF Kapının üst eşiği.
    NİCAR Asıl.

    NİDA' Seslenmek çağırmak haykırmak bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
    NİDAL (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
    NİDD Aynı eş. Benzer denk.
    NİDRE Et parçası.
    NİFA' Menfaat fayda.
    NİFAK Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
    NİFAKÎ Nifakla alâkalı.
    NİFAR İntikal etmek göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme korkma çekinme. * Nefret gösterme.
    NİFAS Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
    NİFAZ Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
    NİGÂH (Nigeh) f. Bakmak nazar etmek. Bakış.
    NİGÂH-I GAZAB Öfkeli bakış kızgınlık bakışı.
    NİGÂH-I HAYRET Hayret bakışı.
    NİGÂH-I TEDKİK Araştırma bakışı tedkik etme nazarı.
    NİGÂH-I TEGAFÜL Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
    NİGÂHBAN Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
    NİGÂHBANÎ f. Bekçilik gözcülük.
    NİGÂHDAR f. Bekçi gözcü. * Koruyucu muhafaza eden saklayıcı.
    NİGÂL f. Ateşli kömür parçası.
    NİGÂR f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put sânem. * Resmi yapılmış resmedilmiş.
    NİGÂRENDE f. Ressam.
    NİGÂRHANE f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
    NİGÂRİN f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
    NİGÂRİSTAN f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
    NİGÂRİŞ f. Resim yapma. Tasvir yapma.
    NİGÂŞTE f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
    NİGEH (Bak: Nigâh)
    NİGEHBÂN f. Gözcü gözetici bekçi.
    NİGEHBÂNÎ f. Bekçilik gözcülük.
    NİGEHDÂR f. Gözcü bekçi. * Saklayıcı koruyucu.
    NİGEH-ENDÂZ f. Bakan bakıcı bakıveren.
    NİGERAN f. Bakıveren bakıcı.
    NİGİN f. Mühür hâtem. * Yüzük.
    NİGİNDÂN f. Yüzük mahfazası yüzük kutusu.
    NİGİNSÂY f. Mühür kazıcı. Hakkak.
    NİGU f. Güzel iyi hasen.
    NİGUHÂH f. Hayır temenni eden iyilik isteyen.
    NİGUHİDE f. Çekiştirilmiş zemmolunmuş gıybet edilmiş.
    NİGUHİŞ f. Çekiştirme gıybet zemm.
    NİGUN f. Tersine dönmüş altüst olmuş başaşağı. * Ters uğursuz aksi.
    NİGUNBAHT f. Tâlihi ters dönmüş tâlihsiz şanssız.
    NİGUNSÂR f. Başaşağı.
    NİH f. (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. * Memleket şehir belde.
    NİHA (NİYÂHA) Yas tutmak.
    NİHAB (Nehb. C.) Çapullar yağmalar.
    NİHAD f. Huy tabiat hilkat bünye yaratılış.
    NİHADE f. Konmuş konulmuş.
    NİHADÎ f. Yaradılışta olan fıtrî.
    NİHAF (Nahif. C.) Cılız zayıf kimseler.
    NİHAÎ (Nihâiye) Sona ait son ile alâkalı sonuncu.
    NİHAL f. Taze düzgün. Fidan sürgün.
    NİHAL-İ ZARİF İnce güzel dal.
    NİHALAN (Nihal. C.) f. Taze fidanlar sürgünler.
    NİHALE f. Yeni taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
    NİHALÎ f. Sahan altlığı.
    NİHALİSTAN f. Fidanlık.
    NİHAN f. Gizli saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
    NİHANHANE f. Saklanacak yer. Mağara bodrum mahzen.
    NİHANÎ f. Gizlilik saklılık.
    NİHAS Asıl. Tabiat.
    NİHAS Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
    NİHAVEND İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam.
    NİHAVENDÎ f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
    NİHAYET Son uç son derece. * Çok.
    NİHAYET-İ AZM Kemik ucu.
    NİHAYET-ÜL EMR İşin nihayetinde işin sonunda. Netice.
    NİHAYET-ÜN NİHAYE En sonunda. Akıbet.
    NİHAYET-PEZİR Son bulan. Nihâyet bulur olan.
    NİHLE Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb.
    NİHRİR (C.: Nahârir) Tecrübeli bilgili fâzıl âlim mâhir kimse.
    NİHVAR f. Gururlu kibirli kendini beğenmiş adam.
    NİHY Gölcük.
    NİJAD f. Nesil soy neseb. * Cibilliyet tabiat.
    NİJM f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
    NİK f. İyi güzel hoş.
    NİK Ü BED İyi ve kötü.
    NİK (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri dağ tepesi. * Kızgın hiddetli gadaplı kimse.
    NİKAB Yüz örtüsü peçe perde.
    NİKABE (NEKABE) Kâhyalık. * Ululuk.
    NİKÂBET Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
    NİKÂH Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
    NİKÂH-I DÂHİLÎ İçerden evlenme akrabadan kız alma.
    NİKÂH-I HÂRİCÎ Dışardan evlenme akraba hâricinden kız alma.
    NİKÂH-I MUT'A Bir zamanlık geçici nikâh olup meşru değildir.
    NİKÂH-I SAHİH Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
    NİKAHTER (Nik - ahter) f. Tâlihli şanslı mutlu.
    NİKÂL f. Ateşli kömür parçası.
    NİKÂL Dizgin demiri.
    NİKAL Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
    NİKAM (Nikmet. C.) İntikamlar öc almalar.
    NİKAN (Nik. C.) f. İyiler iyi kimseler.
    NİKAR İnat. Kin.
    NİKAŞE Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
    NİKAT (Nokta. C.) Noktalar.
    NİKÂT (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı şakalı ve zarif sözler.
    NİKÂYET Düşmanı kılıçtan geçirme.
    NİKBAHT (Nîk-baht) f. Bahtlı tâlihli şanslı.
    NİKBAZ (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
    NİKBİN (Nîk-bin) f. İyi gören iyimser her şeyi iyi tarafından gören.
    NİKDA Yaş kanbel otu.
    NİKENDİŞ (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
    NİKFERCAM (Nîk-fercâm) f. Sonu âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
    NİKHASLET (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
    NİKHU f. Güzel huylu iyi huylu.
    NİKÎ f. İyilik iyi olma.
    NİKKİRDAR (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
    NİKL (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
    NİKMANZAR (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
    NİKMET Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
    NİKNAM f. İyi nam kazanmış iyi ünlü.
    NİKNİHAD (Nîk-nihâd) İyi huylu.
    NİKS Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
    NİKS Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.
    NİKTER (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş çok iyi.
    NİK-TERİN f. Çok iyi hepsinden iyi olan.
    NİKU Güzel iyi hoş.
    NİKUBAHT f. Bahtı açık.
    NİKUKÂR f. İşleri doğru ve iyi olan iyi işli.
    NİKUYÎ f. Güzellik iyilik.
    NİKZ (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
    NİL Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
    NİL Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi Dicle'nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat'i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde emr-i İlâhî ile incimad eder taş olur. Taş izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm toprağı taş üstünde serer zevilhayata makarr eder. S.)
    NİLE f. Çivit.
    NİLÎ Mavi çivit rengi.
    NİLÎ PERDE Gökyüzü sema.
    NİLU-BERG f. Nilüfer.
    NİLÜFER f. Beyaz mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
    NİM f. Yarım nısf buçuk yarı.
    NİM Eski kürk. * Bir ot cinsi.
    NİMAL (Neml. C.) Karıncalar.
    NİMAR (Nimr. C.) Kaplanlar.
    NİMAT (Nemat. C.) Örtüler ihramlar.
    NİMBİSMİL f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
    Nİ'ME Ne iyi ne âlâ ne güzel.
    NİME f. Yarım nısf yarı.
    NİME-İ RUZ Günün ortası. Yarım gün.
    Nİ'ME-L MATLUB Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı.
    Nİ'ME-L MEVLA Ne iyi sâhib ve mâlik ne iyi (C.C.)
    Nİ'ME-L VEKİL Ne güzel ne iyi vekil.
    Nİ'ME-L VESİLE Ne güzel sebeb ne âlâ vesile.
    NİME NİME f. Parça parça yarım yarım.
    Nİ'ME-R RAKİB Ne iyi gözetici koruyucu.
    NİME-RUZ (Bak: Nime-i ruz)
    Nİ'MET (Nimet) İyilik lütuf ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti zılliyeti sende ise taahhüd tahaffuz korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham korkular meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin O'nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün'im-i Hakiki onun yerini boş bırakmaz misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.)
    Nİ'MET-İ İLÂHİYE 'ın nimeti. 'ın verdiği nimet.
    Nİ'MET-ŞİNAS f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
    NİMGERM f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
    NİMHAB f. Yarı uykulu mahmur.
    NİMHANDE f. Gülümseme tebessüm.
    NİMKÜŞTE f. Yarı öldürülmüş yarı kesilmiş olan.
    NİMLAHZA f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
    NİMMANZUR f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
    NİMMEST f. Sarhoşça.
    NİMMUZLİM f. Yarı karanlık.
    NİMMÜRDE f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
    NİMNİGÂH f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
    NİMNİME Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
    NİMNİMETEYN Tırnak işareti.
    NİMPUHTE f. Tam pişmemiş yarı pişmiş.
    NİMR (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan.
    NİMRE Dişi kaplan.
    NİMRES f. Yarı ham yarı olgunlaşmış olan.
    NİMRUZ f. Yarı gün öğle.
    NİMS Bir ot cinsi.
    NİMS Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar.
    NİMSÜFTE f. Yarım olarak söylenmiş tam denmemiş.
    NİMŞEB f. Geceyarısı.
    NİMTEN f. Mintan.
    NİMZİNDE Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
    NİMZULMET f. Yarı karanlık.
    NİNAN (Nun. C.) Balıklar semekler.
    NİR (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
    NİRAN (Nur ve Nâr. C.) Nurlar ziyalar. Ateşler nârlar.
    NİRENC (C.: Nirencât) Düzen hile. * Resim taslak.
    NİRENG f. Düzen hile aldatmaca. * Taslak resim. * Büyü efsun.
    NİRU f. Kuvvet güç zor.
    NİRUMEND f. Güçlü kuvvetli zorlu.
    NİRUMENDÎ f. Kuvvetlilik zorluluk güçlülük.
    NİS' (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
    NİSA (C.: Nisvân) Kadınlar.
    NİSA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi.
    NİS'A (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
    NİSAB Zekât ölçüsü ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl esas. Sermaye mal. Derece had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse nasib. * İstenilen had derece. (Bak: Zekât)
    NİSAB-I EKSERİYET Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
    NİSACET Dokumacılık.
    NİSAÎ (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı kadınlara dâir.
    NİSAL (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
    NİSAR Saçmak dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
    NİSARÇİN f. Saçılan şeyleri toplayan.
    NİSAR "Saçan saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
    NİSBET Münasebet yakınlık bağlılık ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.

    NİSBETEN Nisbetle kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
    NİSBÎ (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete ölçüye göre.
    NİSEB Nisbetler kıyaslamalar ve ölçüler.
    NİST f. Değildir yoktur.
    NİSTÎ f. Yokluk adem.
    NİSUN (Nisvan. C.) Kadınlar.
    NİSVAN (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
    NİSVAN-I ZELİL Ahlâken ve dinen düşmüş zelil olmuş kadınlar.
    NİSVÎ Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
    NİSYAN Unutmak hatırdan çıkarmak.
    NİSYAN-İ EBEDÎ Ebedî unutma.
    NİŞ f. (Arı akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu zehir.
    NİŞA f. Nişasta.
    NİŞAD Bir kimseye yemin vermek.
    NİŞAN(E) f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
    NİŞANE-İ TASDİK Kabul edildiğine dâir işaret tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
    NİŞANDE Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
    NİŞANE (Bak: Nişan)
    NİŞANGÂH f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan nişan almağa yarayan kısım.
    NİŞDE (NİŞDÂN) Talep etmek istemek. * Söz vermek and vermek.
    NİŞDET Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
    NİŞE f. Çoban düdüğü. Kaval.
    NİŞEST f. Oturan.
    NİŞESTE (C.: Nişeste-gân) f. Oturan oturmuş.
    NİŞESTE-GÂN (Nişeste. C.) f. Oturanlar oturmuş olanlar.
    NİŞESTGÂH f. Oturacak yer.
    NİŞHAR f. Diken batmış iğnelenmiş.
    NİŞİB f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
    NİŞİBGÂH f. Çukur yer.
    NİŞİB Ü FİRAZ İniş ve yokuş.
    NİŞİMEN f. Oturacak yer.
    NİŞİMENGÂH f. Durak yurt. Toplanılacak yer.
    NİŞİN f. "Oturan oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
    NİŞİNENDE f. Oturan oturucu.
    NİŞTER f. Hekim bıçağı neşter.
    NİŞVE Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
    NİTA' (C.: Nutu') Deri döşek.
    NİTAC Yavrulama yavru doğurma.
    NİTAF (Nutfe. C.) Saf ve duru sular.
    NİTAH Tos vurma toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
    NİTAK Kemer kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
    Nİ'TAL Kova.
    NİTASÎ Anlayışlı tabib doktor.
    NİVA Düşmanlık. * Besili semiz deve.
    NİVE f. İnleme ağlama sızlanma.
    NİVEND f. İdrak anlayış akıl.
    NİVER f. Âlemde meydana gelen hâdiseler haller.
    NİYA (C.: Niyâgân) Dede cedd.
    NİYABE Nöbet.
    NİYABET Nâiblik vekillik. Kadı vekilliği.
    NİYAGÂN (Niyâ. C.) Dedeler ceddler. Ecdad.
    NİYAM (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar uyuyanlar.
    NİYAM f. Kılıf kın. Kılıç kını.
    NİYAMGER (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
    NİYAR (Nâr. C.) Ateşler.
    NİYAT (Niyet. C.) Niyetler.
    NİYAT (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)
    NİYAZ f. Yalvarma yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet ihtiyaç.
    NİYAZİ-İ MISRÎ (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan Hidayet-ül İhvan Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami' divanı vardır.
    NİYAZKÂR f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
    NİYAZKÂRÂNE Yalvararak niyaz ederek. * Muhtaç olarak muhtaçlıkla.
    NİYAZMEND (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan muhtaç. * Yalvaran yakaran niyaz eden.
    NİYERE (Nâr. C.) Ateşler.
    NİYET Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.)
    NİYLEC Çivit.
    NİYY Çiğ olmamış ham.
    NİYYAT (Niyet. C.) Niyetler.
    NİZA' Çekişme kavga. (Dünya öyle bir meta' değil ki; bir niza'a değsin. "Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir." Koca dünya böyle ise dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.)
    NİZA-İ LAFZÎ Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.
    NİZA Cima etmek.
    NİZAL Nişan işaret alâmet.
    NİZAM Sıra dizi düzen. Dizilmiş olan şey sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar sebep olan şey ve hâlet.
    NİZAM-I ÂLEM Kâinatta 'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
    NİZAM-I CEDİD Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
    NİZAM-ÜD DİN (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.
    NİZAMÂT (Nizam. C.) Nizamlar muntazam şeyler düzenler.
    NİZAMÂT-I LÂZİME Lüzumlu gerekli nizamlar.
    NİZAMEN Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
    NİZAMÎ Düzenli tertipli usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait onunla alâkalı.
    NİZAMİYE İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
    NİZAR Korkutup uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
    NİZAR Zayıf arık düşkün bitkin.
    NİZARET f. Zayıflık arıklık.
    NİZE Mızrak.
    NİZEDÂR f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
    NİZEK f. Câriye. * Küçük mızrak süngü.
    NİZEZEN f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
    NİZK Küçük süngü.
    NOBRAN Sert mizaçlı inatçı nâzik olmayan.
    NOKSAN (Nuksan) Eksik kusurlu nâkıs. * Eksiklik azlık. Eksilme azalma. * Yokluk.
    NOKSANÎ Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
    NOKSANİYET Eksiklik noksanlık.
    NOKTA (Nukta) Benek. * Durak mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
    NOKTA-İ BİNİŞ Gözbebeği.
    NOKTA-İ GALEYÂN Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
    NOKTA-İ İSTİMDAD Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
    NOKTA-İ İSTİNAD Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
    NOKTA-İ MİHRAKİYE Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
    NOKTA-İ NAZAR Görüş bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete âhirete Uluhiyete baktığı için hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete esbâba tabiata bakar ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler muhakkıkin-i İslâmiyeyi hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi' en bedi' ve en âciz en aziz en zaif en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı bütün semâvata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede bütün semâvâtı bir kefede koyuyor mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
    NOKTA-İ TEKATU' Kesişme noktası.
    NOKTA-İ TELÂKİ Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
    NOKTA-İ TEMAS Değme noktası. Temas etme noktası.
    NOKTA-İ ZERRİN Güneş. Altun nokta.
    NOKTATEYN İki nokta.
    NORMAL Fr. Kanun usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
    NOTA (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
    NUAA Yumuşak ot.
    NUAK (NAİK) Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
    NUAS Uyuklama uyuşukluk. (Bak: Nüas)
    NUF f. Yankı. Aks-i sadâ.
    NUFAHA Su üzerindeki kabarcık.
    NU'FE Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
    NUGAŞİ Kısa boylu adam.
    NUGBE (C.: Nugab) Bir içim su.
    NUGER f. Köle kul.
    NUGERÎ f. Kölelik kulluk.
    NUGNUG (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
    NUGRE (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
    NUGZ (NAGZ) Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
    NUH (ALEYHİSSELÂM) Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
    NUH SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir.
    NUHA' Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
    NUHAA Tükürmek.
    NUHAME Balgam.
    NUHAS Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
    NUHASÎ Bakırlı bakırla alâkalı bakırdan.
    NUHAT Nahiv (gramer) âlimleri.
    NUHAT Hıçkırma.
    NUHBE Herşeyin seçkini iyisi. * Seçkin seçilmiş müntehab güzide. * Korkak.
    NUHBE-İ ÂMÂL Mefkure ideal. Emellerin en sonu.
    NUHÎ Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
    NUHL Karşılıksız hediye ve hibe.
    NUHLA Atiyye hediye.
    NUHRE Kemik dokusunun çürümesi.
    NUHRE Burun deliği.
    NUHRUB (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
    NUHT Çocukla birlikte karından çıkan su.
    NUHUL Zayıflık arıklık.
    NUHUR (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
    NUHUSET Uğursuzluk.
    NUHUST f. Birinci ilk evvel.
    NUHUSTÎN f. Birinci ilk evvel.
    NUHUSTZÂD f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
    NUK f. Okun ucu temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey.
    NUK (Naka. C.) Dişi develer.
    NUKA Her şeyin kötüsü.
    NUKAA Birşeyi ıslamada kullanılan su.
    NUKAT (Nokta. C.) Noktalar.
    NUKAVE Temizlik paklık. * Her şeyin iyisi seçkini.
    NUKAYE Her nesnenin iyisi.
    NUKAZ Küçük serçe kuşu.
    NUKAZA Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
    NUKBE (C.: Nukab) Yol. * Yırtık delik. * Paçasız don. * Levn renk. * Pas.
    NUKRE Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
    NUKRE-İ KAFA Ense çukuru.
    NUKSAN Eksilmek noksanlaşmak.
    NUKTA (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
    NUKUD (Nakid. C.) Nakidler paralar akçeler madeni paralar.
    NUKUD-I MEVKUFE Vakfedilen paralar.
    NUKUL Nakiller rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
    NUKUŞ Resimler nakışlar.
    NUKZ (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
    NUL f. Kuş gagası.
    NU'M Sürur neşe sevinç neşat.
    NU'MAN (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.
    NUMİD f. (Bak: Nevmid)
    NUMRUKA (C.: Nemarik) Küçük yastık.
    NUMUD (Bak: Nümud)
    NUMUDE f. Gösterilmiş gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
    NUN Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık semek.
    NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
    NUN-U NA'BÜDÜ (Bak:Na'büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem' ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.)
    NUN SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 68. sure ve Kur'anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı esası ezelî me'hazı ve sermedî üstadı Kader'in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî'nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.)
    NU'NU Uzun boylu adam.
    NU'NUA Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
    NUR Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden şule ışık. (Bazılarınca ziya nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki nurlu cisimlerden ibarettir güneş ay ve yıldız gibi... Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber'e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de "nur" denir. Meşhur bir zata "Nuri" denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.)
    NUR-İ AYN f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
    NUR-İ ÇEŞM Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet.
    NUR-İ İMAN İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
    NUR-İ KASD Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
    NUR-İ MÜBİN Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.
    NUR-İ MÜCESSEM Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.
    NUR-UL ENVÂR Nurların nuru.
    NUR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi.
    NURAN Nurlu parlak.
    NURANÎ Nurlu ışıklı nura yakışır parlak münevver.
    NURANİYYET Nurlu olanın hali parlaklık nurluluk.
    NURBAHŞ f. Işık saçan aydınlatan parlatan.
    NURCULUK Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye'de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 - 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur'anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur'anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem'iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: "Risale-i Nur Talebesi"; kısaltılmış şekli ile "Nur Talebesi" veya "Nurcu" denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten teşkilâttan cemiyet kademelerinden mücerred aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri Âlem-i İslâma hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih 18746 sayılı yazısına ekli Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu'nun 29.6.1963 tarih 326 sayılı kararında:"Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp Said Nursî adındaki zâtın son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı Kur'an-ı Kerim âyetlerini ele alarak Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır." şeklinde beyan edilmiştir.
    NU'RE (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
    NUREFŞAN f. Etrafı aydınlatan nur saçan ışık veren.
    NUR-FEŞAN (Bak: Nurefşan)
    NURİ Nura mensub nura ait. * Erkek ismidir.
    NURİYE Nura âit nura mensub. * Kadın ismidir.
    NURPAŞ f. Nur saçan nur saçıcı.
    NURTAL'AT Nur yüzlü.
    NURUN ALA NUR Daha âlâ daha iyi nur üstüne nur.
    NUSAHA (Nasih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
    NUSARA (Nasir. C.) Yardımcılar.
    NUSB (C.: Ensâb) Meşakkat zahmet elem. * Zehir ağu. * Belâ musibet. * Put sanem heykel.
    NUSH Nasihat ögüt.
    NUSHA (Bak: Nüsha)
    NUSRET (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı hususen ruhani muavenet. Zafer galebe fetih üstünlük başarı düşmana gâlib olmak.
    NUSSA Saç kırpıntısı.
    NUSSAH (Nâsih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
    NUSSAR (Nâsır. C.) Yardımcılar.
    NUSU' Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
    NUSUL Huruç etmek çıkmak. * Dühul etmek girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
    NUSUS (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
    NUŞ f. İçen içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
    NUŞADUR f. Nişadır.
    NUŞA NUŞ f. İçtikçe içerek tekrar tekrar içerek defalarca içerek içe içe.
    NUŞDARU f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
    NUŞE f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
    NUŞENDE (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
    NUŞHAND f. Tatlı gülüşlü.
    NUŞİDEN "İçmek" mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
    NUŞİN f. Lezzetli tatlı.
    NUŞİRVAN İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
    NUTFE Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış dökülmüş su. * Deniz.
    NUTFE (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
    NUTÎ (C.: Nevâti) Gemici.
    NUTK (Nutuk) Söyleyiş söyleme kabiliyeti konuşma hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
    NUTK-U İFTİTAHÎ Açış nutku.
    NUTU' (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
    NUTUF (Nutfe. C.) Nutfeler dölsuları spermalar.
    NUTUH Boynuzuyla vuran davar.
    NUUMET Yumuşaklık.
    NUUT (Na't. C.) Vasıflar keyfiyetler umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
    NUYAN f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
    NU'Z Hicaz'da yetişen misvak ağacı.
    NUZAR Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi.
    NUZERA (Nazir. C.) Akranlar eşler.
    NUZUB (NAZAB) Sinmek. * Iraklık uzaklık. * Suyun toprak tarafından emilmesi.
    NÜAME Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
    NÜAMÎ Güney rüzgârı.
    NÜANS Fr. İnce fark.
    NÜAS Uyuklama uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
    NÜASÎ Uyuklama ile ilgili.
    NÜBAH Havlama.
    NÜBEA (Nebi. C.) Nebiler peygamberler.
    NÜBELE (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
    NÜBLE İhsan atiyye. Fazl.
    NÜBTA Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
    NÜBU' Suyun yerden çıkıp akması.
    NÜBUB Bitmek.
    NÜBUT Suyun yerden çıkıp akması.
    NÜBÜVVET (Nebi. den) Peygamberlik nebi olmak nebilik. 'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) - Resül)(.... Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu'cize gösterenler - gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat'iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler Resül-i Ekrem'de (A.S.M.) daha ekmel daha câmi bir surette mevcuddur... M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat'ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O'nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey'et-i mecmuası O'nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün geniş ve yüksek bir feyiz zâhir bir hak fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet şer ve hasâret onun muhâlifindedir... M.N.)
    NÜBÜVVET DA'VA ETMEK Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek peygamberliğini ileri sürmek.
    NÜBÜVVET-PENAH Peygamber nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât.
    NÜC'A Otlu yer istemek.
    NÜCEBA (Necib. C.) Necib kimseler. Nesli soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler.
    NÜCEBE Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.
    NÜCEYM Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız.
    NÜCH (NECÂH) Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
    NÜCME Bir ot cinsi.
    NÜCU' Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek girmek.
    NÜCUM Tulu' etmek doğmak. * Görünmek zuhur etmek.
    NÜCUM (Necm. C.) Yıldızlar.
    NÜCUM-U SÂKIBE Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
    NÜCUM-U SEYYARE Seyyar gezici yıldızlar.
    NÜCUM-PEREST f. Yıldıza tapanlar.
    NÜCUMÎ Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan.
    NÜDA (C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy rutubet. * Atâ bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi.
    NÜDBE Ölen bir kimsenin iyilikleri mehasini sayılarak ağlamak.
    NÜD'E Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı.
    NÜDEMA (Nedim. C.) Nedimler.
    NÜDFE Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt.
    NÜDGA Tırnak sonunda olan beyazlık.
    NÜDHA Genişlik vüs'at.
    NÜDUB (Nedebe. C.) Yara izleri nedbeler.
    NÜFASE Diş arasında kalan yemek parçası.
    NÜFAZ (NÜFÂZE) Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
    NÜF'E (C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.
    NÜFESA Loğusa kadın.
    NÜFFAHA (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
    NÜFHA Yüce beyaz tepe.
    NÜFTURE (C.: Nefâtir) Müteferrik dağılmış ot.
    NÜFUK Helâk olmak.
    NÜFUR Ürküp kaçma dağılma firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.
    NÜFUS (Nefs. C.) Nefisler canlar şahıslar.
    NÜFUS-U SEB'A 1- Nefs-i emmare 2- Nefs-i levvame 3- Nefs-i mülhime 4- Nefs-i mutmainne 5- Nefs-i râdiye 6- Nefs-i mardiyye 7- Nefs-i sâfiye. (Bak: Nefs)
    NÜFUŞ (NEFÂŞ) Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
    NÜFUZ Sözü geçer olmak sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.
    NÜFZ Arka ve kürek eti.
    NÜFZA Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.
    NÜGAK (NAGİK) Çobanın koyuna çağırıp haykırması.
    NÜH f. Dokuz.
    NÜHA Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men.
    NÜHAB Deve öksürüğü.
    NÜHAK Eşek anırtısı.
    NÜHALE Kepek.
    NÜHAM Bir kuş cinsi.
    NÜHAME Tükrük.
    NÜHAS Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
    NÜHAT Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan.
    NÜHATE Yonga. Talaş.
    NÜHAZ Yokuş. * Güç yer.
    NÜHAZ Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık.
    NÜHBE Gadapla ve kahirle cebren alınan mal.
    NÜHBE (C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi.
    NÜHBUR (C.: Nehâbir) Kum yığını.
    NÜHS Kuş ismi.
    NÜHS Dağ.
    NÜHU' Kusmak.
    NÜHUD (Nühuz) Kalkmak kıyam etmek yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek.
    NÜHUD Atın iri gövdeli olması.
    NÜHUL Arık zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul)
    NÜHUR (Nahr. C.) Kurbanlar.
    NÜHUR Akarsular nehirler ırmaklar.
    NÜHUR f. Göz basar ayn.
    NÜHUR Ayların evvelleri.
    NÜHUSET Yaramazlık uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı)
    NÜHUST f. İlk gelen evvel doğan evvelki olan.
    NÜHUZ Hareket etme deprenip kalkma.
    NÜHÜFT f. Saklı gizli.
    NÜHÜFTE f. Saklı gizli.
    NÜHÜFTEGÎ f. Gizlilik saklılık.
    NÜHÜM f. Dokuzuncu.
    NÜHÜVE (Et) çiğ olmak.
    NÜHYE (C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son.
    NÜHZA Devenin göğsünde olan bir hastalık.
    NÜHZE Fırsat.
    NÜKAF Deveyi öldüren bir verem.
    NÜKAH Tatlı soğuk su.
    NÜKAS Devenin dudağında olan bir hastalık.
    NÜKAT (Bak: Nikât- Nüket)
    NÜKET (Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.
    NÜKHET Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz kelime.
    NÜKKE Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.
    NÜKR Anlayışı fikri ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr.
    NÜKRE Bilinmezlik. * Zorluk güçlük. * Kabile ismi.
    NÜKS Hastalığın geri dönmesi depreşmesi.
    NÜKTE İnce mânalı söz idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla vurup eser bırakmak.
    NÜKTE-ÂMİZ f. Nükte karıştıran.
    NÜKTEBÎN f. İnceliği gören nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı anlayışlı zeki.
    NÜKTEDÂN f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
    NÜKTEDÂNÎ Nüktecilik nüktedanlık.
    NÜKTEDÂR f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
    NÜKTEGU f. Nükteli konuşan nükteli söz söyleyen.
    NÜKTEGUYÎ f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme.
    NÜKTEPERDAZ (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen nükteli konuşan.
    NÜKTEPİRA f. Nükteye süs veren.
    NÜKTESENC (C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan.
    NÜKTEVER f. Nükteyi anlamakta mâhir olan nükte bilen.
    NÜKU' Kısa boylu kadın.
    NÜKUB Rücu' etmek geri dönmek. * Udul etmek ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler şanssızlıklar. Felâketler musibetler düşkünlükler.
    NÜKUL Vazgeçme geri dönme cayma.
    NÜKUS Ardına dönmek.
    NÜLK Alıç adı verilen dağ yemişi.
    NÜMA f. Gösteren veya gözüken mânasında olup birleşik kelimeler yapılır.
    NÜMAYAN f. Görünen aşikâr olan gözükücü olan. Parlayan.
    NÜMAYANTER f. Fazla görünen en çok görünen.
    NÜMAYENDE f. Gösterici.
    NÜMAYİŞ .f Görünüş gösteriş dış görünüş. Gösteri.
    NÜMAYİŞGÂH f. Gösteri yeri.
    NÜMAYİŞKÂR f. Gösterişli.
    NÜMRUK (NÜMRUKA) (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
    NÜMUD f. Gösteren görünen benzeyen.
    NÜMUDAR f. Görünen. * Nümune örnek.
    NÜMUDE f. Görünmüş gösterilmiş gözükmüş.
    NÜMUN f. Gösteren benzer müşabih olan.
    NÜMUNE f. Örnek misâl misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey.
    NÜMUNE-İ İMTİSAL Örnek tutulacak şey.
    NÜMUNEHANE f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
    NÜMUR (Nimr. C.) Kaplanlar.
    NÜMUZEC Enmuzec. Örnek nümune misal.
    NÜMÜVV Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek yetişmek gelişmek.
    NÜMÜVV-Ü TABİÎ Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
    NÜMY Pul.
    NÜSAFE Buğdaydan ayrılan saman.
    NÜSAH Nüshalar sahifeler yazılı şeyler.
    NÜSAL Hayvandan dökülen tüyler.
    NÜSARE Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
    NÜSHA (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı).
    NÜSHA-İ KÜBRA Büyük sahife. Kâinat dünya çok manayı ifade eden âlem.
    NÜSHA-İ SUĞRA Küçük sahife küçük nüsha. Küçük mâna ifade eden küçük mahluk âlemin küçük bir nüshası mânasında insan.
    NÜSHATEYN İki nüsha.
    NÜSU' Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.
    NÜSUL Tüy dökme.
    NÜSUR (Nesr. C.) Nesirler manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın.
    NÜSUR (Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş).
    NÜSÜK (Nüsk) için ibadet etmek.
    NÜSÜSE Kurumak.
    NÜŞAB (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
    NÜŞABE (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
    NÜŞAFE Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.
    NÜŞARE Kesilen ağaçtan dökülen talaş yonga.
    NÜŞBE Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.
    NÜŞHAR f. Geviş.
    NÜŞK Buruna birşey koymak. * Koklamak.
    NÜŞKA Davarın boynuna takılan ip.
    NÜŞRE Sihir efsun.
    NÜŞU' İlâç içirmek.
    NÜŞUB Dühul etmek girmek dâhil olmak. * İlgilendirmek alâkalandırmak taalluk etmek.
    NÜŞUH Az miktar su.
    NÜŞUK Buruna çekilen ilâç toz enfiye vs. * Buruna çekme.
    NÜŞUR Neşirler. * Yaymalar dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.(Nüşur neşir gibi bâzan müteaddi bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir lâzım oldukları zaman ise ölmüş bir şeyin dirilip kalkması mânasınadır ki Kur'anda nüşur ekseriyetle bu mânayadır. (E.T.)
    NÜŞUS (NEŞS) Yüksek olmak yücelmek. * Nefret etmek.
    NÜŞUT Tohumun baş vermesi uç göstermesi.
    NÜŞUTA Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)
    NÜŞUZ Yüksek olmak yücelmek. * Kadının erkeğinden kaçıp nefret etmesi.
    NÜŞUZE Kadının kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.
    NÜTAC Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
    NÜTU Yumru çıkıntı. * Yumruluk.
    NÜTUC Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan.
    NÜUB Seri seyir.
    NÜUME Yumuşaklık.
    NÜUT (Bak: Nuut)
    NÜÜTÎ (C.: Nevat) Gemi reisi kaptan.
    NÜV' Açlık.
    NÜVAH Ölü için sesle ağlama.
    NÜVAHT f. Çalgı çalma.
    NÜVAT (Nüve. C.) Nüveler çekirdekler.
    NÜVATÎ (C.: Nüvâta) Gemici mellah.
    NÜVAZ f. "Okşayıcı taltif edici iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir.
    NÜVB Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü.
    NÜVBE Yetişmek. * Siyahi bir kabile.
    NÜVE Çekirdek asıl menba. (Sayısız hatemlerden canlı mahlukata vaz' edilen hayat hâtemine bakınız. Evet canlı bir mahluk câmiiyeti itibariyle kâinata küçük bir misaldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ve vücuda bir nüvedir ki; Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zihayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zihayatı halketmek bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. M.N.)
    NÜVEYT Çekirdekçik.
    NÜVİD f. Müjde beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir.
    NÜVİD-İ VASL (Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi.
    NÜVİS f. Yazan yazıcı.
    NÜVİSENDE f. Yazıcı kâtib.
    NÜVİŞT f. Yazılı yazılmış. * Mektub.
    NÜVNE Çene çukuru.
    NÜVRE Alçı taşı. * Kireçten yapılan.
    NÜVVAR (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
    NÜY'E Ham ve çiğ olmak.
    NÜYUB (Nâb. C.) Azı dişleri.
    NÜZ' Erkek ister kösnek davar.
    NÜZA Koyunda olan öldürücü bir hastalık.
    NÜZERA (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
    NÜZFE (C.: Nüzüf) Az miktar cüz'î.
    NÜZHET f. İç açıklığı safa eğlenme gönül ferahlığı. * Temizlik paklık. * Karışık bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud.
    NÜZHET-EFZÂ f. Eğlenceli ve gönül açacak yer.
    NÜZHET-FEZÂ (Bak: Nüzhet-efza)
    NÜZHET-GÂH Seyir yeri gezinti eğlence yeri.
    NÜZHET-PEZİR f. Safa ve neşe bulmuş olan.
    NÜZL (C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek.
    NÜZU' Çekilmiş. * Su çeken deve.
    NÜZUL İniş inmek aşağı inmek konaklamak. * Nüzül felç hastalığı. * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
    NÜZUL-İ SEFİNE Geminin denize inişi.
    NÜZUR (Nezir.C.) Nezirler adaklar. (Bak: Nezr)
    NÜZUR Korkutmak.
    NÜZÜ' (NEZ') İfsad etmek bozmak aldatmak yaramaz nesneye kandırmak.
    NÜZZAR (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.

    NEFFAH Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
    NEFFAS Sihir yapan üfüren üfürükçü.
    NEFFASÂT (Neffâse. C.) Neffâseler büyücü kadınlar.
    NEFFASE (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
    NEFFATA Neft yağı çıkan pınar.
    NEFH Rüzgâr esmek. * Güzel kokunun yayılması. Kokmak. * Vurmak. * Def'etmek kovmak. * Vuruşmak kat'etmek.
    NEFH Üflemek şişmek üfürük. * Kaba kuşluk vaktine varmak.
    NEFH-İ SUR İsrafil Aleyhisselâm'ın Kıyamet gününde "Sur' denilen boruyu üflemesi. * Kıyamet kopması. (Bak: Acbüzzeneb)
    NEFHA Üfürmek. Üfürük. * Şişmek. * Kabarık olan.
    NEFHA Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku.
    NEFİ (Bak: Nefy)
    NEF'Î Menfaat ile alâkalı faydacı. * Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.
    NEFİF Hevâ.
    NEFİR Cemaat topluluk. * Harp için seferber olan cemaat.
    NEFİS(E) Pek beğenilen pek güzel pek iyi.
    NEFİS (Bak: Nefs)
    NEFİS-PEREST Şeriat kanunlarına aykırı olarak ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.
    NEFİS-PERVER f. Nefsini çok sevip besleyen nefsi isteklerine çok düşkün.
    NEFİT Kaynamak galeyan.
    NEFİTE Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.
    NEFİY (Bak: Nefy)
    NEF'İYYET (Nef'î) Fls: Faydacı faydacılık.
    NEFİZ (NEFEZE) Okun geçmesi gibi içe geçmek işlemek. * Sözü geçer olmak.
    NEFK Helâk olmak.
    NEFL Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile. * Birisine ganimet malı veya atiyye ihsan vermek. * Yemin etmek.
    NEFR Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr" düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "nefir" herbirine de "nefer" denilir.İmamın halkı cihada dâvet ve tahrik etmesine de "istinfar" tâbir olunur ki lisanımızın şimdiki ıstılâhında "seferberlik emri" frenklerde de "mobilizasyon" yâni halkı yerinden oynatma tâbir edilir. (E.T.)
    NEFRET Tiksinmek ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası.
    NEFRETBAHŞ f. İnsana nefret veren iğrendiren tiksindiren.
    NEFRİN Lânet beddua. * Söğüp saymak.(Hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıylae o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittiba' edenlere binler nefrin ve teessüfler. L.)

    NEFRİN-HÂN f. Sövüp sayan.
    NEFRİN-KÜNÂN f. Lânet okuyan sövüp sayan.
    NEFS Üfürmek üflemek.
    NEFS (Nefis) Can kişi kendi öz varlık. Bir şeyin zatı olan kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil bedenin hissi istekleri. * Ruh hayat asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören bahtiyardır. M.)
    NEFS-İ AMEL Amelin ta kendisi.
    NEFS-İ EMMARE İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki o mübârek zatlar hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.)
    NEFS-İ HAYVANÎ Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.
    NEFS-İ İHBAR Tam haber. Haberin tam esası.
    NEFS-İ LEVVAME Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı. * İnsanın kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.
    NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE) Kusurlarını bilen kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.
    NEFS-İ MUTMAİNNE İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı 'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin 'ın emirleri altına sakin ve şehevâta muâraza ederek ıztırabdan kurtulmuş olma hâli.
    NEFS-İ MÜLHEME Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen tasaffi ve tekâmül etmiş nefis.
    NEFS-İ MÜTEKELLİM Gr: Birinci şahıs. (Bak: Mütekellim-i vahde)
    NEFS-İ NÂTIKA Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu.
    NEFS-İ RÂDİYE f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
    NEFS Gülme hususunda ifrata gitmek. * Çok fazla gülmek.
    NEFSA (C.: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.
    NEFSANÎ Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
    NEFSANİYET Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık garez kin.
    NEFSÎ Nefis ile kendisi ile alâkalı. Şahsa ait nefse dair.
    NEFSÎ NEFSÎ "Benim nefsim" "nefsim nefsim" mânâsına yalnız kendini düşünmeyi ve kendisiyle olan alâkayı ifâde eden bir tâbir.
    NEFS-ÜL EMİR Hakikatın kendisi. İşin hakikatı.
    NEFŞ Açmak. * Yapmak. * Yün ve pamuk atmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlaması.
    NEFŞELE Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.
    NEFT Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.
    NEFT (NEFİT) Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması. * Galeyan.
    NEFTA (Nifta) (C: Nefat) Çalışmaktan dolayı elde çıkan kabarcık.
    NEFTÎ f. Neft yağı renginde olan siyaha yakın koyu yeşil.
    NEFUH Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.
    NEFUR Ürken ürküp kaçan. * Herkese iyiliği dokunan kimse.
    NEFUZ Çocuk düşüren kadın.
    NEF U ZARAR Kâr ve zarar.
    NEFY Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan bir yerden başka bir yere nakletmek sürmek. * Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia. (Bak: İnkâr)(İşte küffarın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi Ramazanın başında Ayı görmediğinden nefyetse iki şâhidin isbâtiyle o cemm-i gafirin nefiy ve ittifakı sukut eder. L.)(Nefiy dahi iki kısımdır.Birisi: "Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur." der. Bu kısım ise isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imani ve kudsi ve âmm ve muhit olan mes'eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise... hiçbir cihetle isbat edilmez. Belki kâinatı ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır; tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin. Ş.)
    NEFY-İ EBED Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme.
    NEFY-İ MÜLK Bir malın başkasına ait olduğunu söyleme.
    NEFY EDÂTI Arabçada "Lâ" Farsçada "Nâ" gibi olumsuzluk bildiren edât.
    NEFYAN Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.
    NEFZ Saçma yayma. Neşretme. * Silkmek. * Nazar etme bakma.
    NEGATİF Fr. Mat: Sıfırdan küçük önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. * Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi)
    NEGÜHİDE f. Çirkin kötü.
    NEHA Pek akıllı adam. * İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)
    NEHABİK Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
    NEHABİR (Nühbur. C.) Kum yığınları kum tepeleri.
    NEHAFE Tıksırmak aksırmak. * Nefes verip almak.
    NEHAFE Zayıflık.
    NEHAK Eşek anırtısı.
    NEHAKE(T) Bahadırlık kahramanlık şecaat. * Keskinlik.
    NEHAMÎ Demirci.
    NEHAR (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın.
    NEHAR-I EBYAZ Gündüzün beyazlığı gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.
    NEHAR-I ÖRFÎ Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.
    NEHAR-I ŞER'Î Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.
    NEHAREN Gündüzün. Gündüz vakti.
    NEHARÎ Gündüzlü gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
    NEHAVE (Et) çiğ olmak.
    NEHB Yağma yağmacılık çapul. * At oynatmak koşturmak. * Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.
    NEHBE Kapmak.
    NEHBER Helâk olacak yer.
    NEHC Yol usul. * Doğru yol.
    NEHD İri gövdeli ve karınlı at.
    NEHDA' İyi otlar yetişen kumlu arâzi.
    NEHDAN Dolu dolmuş.
    NEHEC (C: Menâhic) Yol tarik. * İstikâmet.
    NEHEL Susuz olmak. * İçmenin evveli. * Yaşlı ihtiyar. * Semiz etli deve.
    NEHEM (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün şehvetli haris.
    NEHENG (C.: Nehengân) f. Timsah.
    NEHENGÂN (Neheng. C.) f. Timsahlar.
    NEHER Genişlik bolluk. * Nehir ırmak.
    NEHHAB (Nehb. den) Yağmacı çapulcu.
    NEHHAC (Nehc. den) Kılavuz rehber mürşid. Doğru yolu gösterici.
    NEHHAL Toprak kazan kazıcı.
    NEHHAM Yüksek ve gür sesli kimse. * Arslan.
    NEHHAS Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı.
    NEHHAS Esirci.
    NEHHAT Yüce avazlı gür sesli kişi.
    NEHHAT (NÜHHAT) Çalıştırılan sığır. * İnce. * Hımar eşek. * Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması.
    NEHİB (Nehb. den) Korku dehşet ürküntü. * Yağmacı çapulcu.
    NEHİB İnlemekle ve ses ile olan ağıt.
    NEHİDE Kalın kaymak.
    NEHİF Zayıf.
    NEHİH Boğaz içinden gelen ses.
    NEHİK Bahâdır kahraman. * Arslan. * Keskin kılıç. * İyi huylu kimse.
    NEHİK Anırtı eşek anırtısı.
    NEHİM Aç gözlü doymaz. * Yırtıcı. * Arslan kükremesi.
    NEHİR Burun içinden çıkan ses hırıltı.
    NEHİRE Çürümüş ufalanmış rüzgârla savrulur. Delik deşik göz göz olmuş. * Rüzgâr estikçe ses verir kemik çürümüş kemik. (Nâhir de denir)
    NEHİRE Ayın evveli.
    NEHİT İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek nefes alıp vermek.
    NEHİT Eşek anırtısı. Hımar avazı.
    NEHİTE (C.: Nehâyet) Tabiat.
    NEHİY Yasak etmek. Menetmek. * Gr: Emrin menfi şekli.
    NEHİZET Tabiat. * At kulağına benzer dokunmuş nesne.
    NEHK Eşek bağırışı.
    NEHK Zayıf etmek zayıflatmak. * Eskitmek. * Mübâlağa etmek.
    NEHME Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı oburluğu.
    NEHMET Himmet maksat yüksek himmet. Harislik. şehvet.
    NEHNEHE Dar kaftan dar elbise.
    NEHR Çay ırmak. * Vüs'at bolluk. Genişlik.
    NEHR-ÜS SEMA Samanyolu. Kehkeşan.
    NEHR Boğazlamak kesmek. * Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak. * Sadr göğüs.
    NEHREN Nehirden. Nehir yoluyla.
    NEHREYN İki nehir.
    NEHRÎ (Nehriye) Nehirle ilgili nehre ait.
    NEHS Çok yaramaz nesne.
    NEHS Kabzetmek almak. * Yılan sokması. * Eti ön dişiyle almak.
    NEHSEK Yaban havucu.
    NEHŞ Yılan sokmak. * Almak kabzetmek. * Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak. * Et almak.
    NEHŞEL Kurt zi'b. * Çakır. * Erkek ismi.
    NEHT Yontmak. Oymak.
    NEHT Çağırmak. * Ses avaz. * Men'etmek engel olmak.
    NEHUD f. Nohut.
    NEHUR Burnuna vurmayınca veya burnuna parmak sokmayınca sütünü salıvermeyen deve.
    NEHUS (C.: Nehâyıs) Gebe eşek.
    NEHUSET (Bak: Nühuset)
    NEHVA Bir şey kasdetmek. Bir şey söylemeği istemek. * Bir şey yapmağa evvelden hazırlanmak.
    NEHY (Bak: Nehiy)
    NEHYİ AN-İL MÜNKER 'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten men'etmek haram işleri yaptırmamak ve buna çalışmak.
    NEHZ Ayağa kalkmak deprenip kalkmak hareket.
    NEHZ Durmak kıyam. * Def'etmek kovmak. * Yakın olmak. * Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak. * Dolması için kovayı suya vurmak.
    NEHZ Süngü demirini inceltmek. * Kemik üstündeki eti soyup gidermek. * Çok et.
    NEHZ Vurmak. Dövmek. * Haykırmak.
    NEHZAT Hareket davranma kalkışma. Yola çıkma.
    NEİB Karga sesi. * Ağaçtan yemiş indirmek. * Süt sağmak.
    NEK' Dizine ayağın arkasıyla vurmak. * Def'etmek kovmak.
    NEKÂ' Yarayı kaşımak. * Soymak. * Çok azap etmek acı çektirmek.
    NEK'A Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap. * Her kırmızı olan şey.
    NEKAB Devenin tabanı aşınmak.
    NEKÂBET Dönme vazgeçme cayma.
    NEKABET Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek kontrol.
    NEKABET-İ ULEMÂ Âlimlerin başı olma.
    NEKAD (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.
    NEKAHET Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek anlamak bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
    NEKAİS (Nakise. C.) Nakiseler. Noksanlar.
    NEKAİZ (Nakize. C.) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.
    NEKÂL Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret.
    NEKAM (A uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.
    NEKÂRE Güçlük zorluk. * Belirsizlik.
    NEKAVE(T) Her şeyin iyisi seçkini. * Temizlik paklık.
    NEKAVET-İ VİCDÂN Vicdan temizliği.
    NEKÂYAT Çarklar. * Vakitler.
    NEKAYİ' (Nakia. C.) Ziyâfetler.
    NEKAZ (C: Enkâz) Her nesnenin kötüsü kıymetsizi.
    NEKB Musibet ve kedere uğrama. * Meyletmek eğilmek. * Udul etmek vazgeçmek haktan dönmek.
    NEKBA Esince adamı eğip düşüren rüzgâr. Fırtına.
    NEKBE (C.: Nekebât) şiddet meşakkat. * Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat.
    NEKBET (C.: Nekebât - Nükub) Talihsizlik şanssızlık bahtsızlık. * Musibet felâket. * Düşkünlük.
    NEKBETHANE f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya.
    NEKBETÎ f. Tâlihsiz bahtsız şanssız uğursuz.
    NEKBETZEDE f. Felâket görmüş musibete uğramış.
    NEKD (Nekâde) (C.: Enkâd) Hayırsız olmak.
    NEKDA' Sütü olmayan deve.
    NEKEB Hastanın iyileşmesi. * Devenin omuzlarında olan bir hastalık.
    NEKED Sıkıntı dert keder. Belâ musibet.
    NEKEFE (C.: Nüküf-Nükfân) Çene altında olan küçük bez.
    NEKEL Kuvvetli kişi.
    NEKES (Nâ-kes) Cimri tamahkâr hasis.
    NEKESAN Ardına dönmek.
    NEKF Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek. * Kuyudan su çekmek. * Arlanmak.
    NEKH (Nikâh) (C.: Enkihe) Tezevvüc evlenme cimâ etme. * Akit.
    NEKHET (Bak: Nükhet)
    NEKİB (C.: Nukabâ) Halkın iyisi. * Kâhya. * Kefil. * Müfettiş kontrolcü.
    NEKİB Deve at ve eşek ayaklarının dâiresi.
    NEKİBE Nefsi mübârek.
    NEKİR Bilinmemiş olan. Muayyen olmayan. * Mezarda iki sual meleğinden birisinin adı. (Diğerininki; münkerdir)
    NEKİRE (C.: Nekerât) Belirsiz.
    NEKİSE Hilâf ters. * Nefs.
    NEKKAD Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.
    NEKKAR Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu.
    NEKL Yular. At gemi. * Ezâ cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey.
    NEKMET (Bak: Nikmet)
    NEKR Zeki akıllı kimse. Pek zeyrek olan. * Dehâ fetânet.
    NEKRE Belirsiz olan. * Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin. * Garip ve gülünç fıkralar. * Hoş sohbet ve hazır cevap kimse. * Gr: Belirtilmemiş isim neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim.
    NEKRE-İ MEVSULE İki kelime veya mânâyı birbirine bağlayan kelime.
    NEKRE-İ TÂMME Mübhem mânâ ifade eden kelime.
    NEKRE-GÛ f. Tuhaf hikâyeler fıkralar anlatan. Gülünç sözler söyleyen.
    NEKS Sözünden dönmek. * Bozmak. Çözmek. * Üzmek. * Dağıtmak. * Münhal ve muhtel olmak.
    NEKS Çok çekinmek kaçınmak.
    NEKS (NÜKÜS) Başaşağı etmek ters döndürmek. * Aynı hastalığın geri gelmesi. (Bak: Nüks)
    NEKŞ Kuyunun çamurunu temizlemek. * Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak. * Bir şey üzerine gelip toplanmak.
    NEKT (C: Nikât) Süngüyü yere vurmak. * Taan etmek çekiştirmek.
    NEKÜS (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek.
    NEKZ Vurmak. * Kovmak def'etmek. * Yılan sokmak. * Azalmak. * Suyun yer tarafından emilmesi.
    NEKZ Gayret etme uğraşma çok çabalama.
    NELL Yüz üstüne bırakmak.
    NEM f. Rutubet az yaşlık. Hafif ıslaklık.
    NEM-İ DİDE Göz yaşı.
    NEMA Gelişme büyüme. * Uzamak artmak çoğalmak üremek. * Faiz.
    NEMADÂR f. Çoğalan ziyadeleşen. Artan büyüyen.
    NEMAİK (Nemika. C.) Mektuplar.
    NEMAİM (Nemime. C.) Dedikoducular çekiştiriciler.
    NEMARIK (Nemraka. C.) Yastıklar.
    NEMAS Kılın ince olması.
    NEMAT (C: Enmut-Nimât) Usul tarz. * Yol tarik. * Örtü ihram. * Topluluk insan cemaati. * Döşek yüzü yatak yüzü.
    NEMAT-I TAKRİR Söyleme tarzı.
    NEMÇE Tar: Osmanlılar tarafından Avusturya ve Avusturyalı mânasında kullanılan bir tâbir idi.
    NEMDAR f. Nemli ıslak yaş rutubetli.
    NE'ME Nağme ses.
    NEMED f. Keçe.
    NEMEDÎN f. Keçeden yapılma.
    NEMED-PÂRE f. Keçe parçası.
    NEMED-PUŞ f. Keçe giyen. Derviş.
    NEMED-ZÎN f. At eğeri altına konulan keçe.
    NEMEK f. Tuz. Milh. * Lezzet tat. * Bağlılık hak.
    NEMEK-ÇEŞ f. Tadına bakma tatma.
    NEMEK-DÂN f. Tuzluk tuz kabı.
    NEMEK-EFŞAN f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen.
    NEMEK-HARAM f. Tuz haini. * Mc: Nankör.
    NEMEK-HELÂL f. Tuz hakkı tanıyan. Bağlı sâdık kimse.
    NEMEKÎN f. Tuzlu lezzetli tadı yerinde. * Tuzlu gözyaşı.
    NEMEK-PERVER f. Sâdık ve bağlı kimse.
    NEMEK-SUD f. Tuzlanmış tuza bastırılmış tuzlu şey. * Pastırma.
    NEMEK-ŞİNÂS f. Tuz tanıyan. * Mc: İyilik bilen.
    NEMEŞ Dağınık parçalanmış şeyleri toplamak. * Nakış hatları. * Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.
    NEMF Küçük kurt (böcek).
    NEMGA Çocukların beyni deprendiği yer. * Dağ üstü.
    NEMİDANEM Bilmiyorum.
    NEMİDİDEM Görmüyorum.
    NEMİKA (C.: Nemâik) Mektub. Name.
    NEMİME Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme.
    NEMİMEKÂR f. Koğucu fitneci dedikoducu münafık.
    NEMİN Fısıltı. * Koğucu.
    NEMİR Tatlı su.
    NEMİR (C.: Nümur) Kaplan.
    NEMİRE Dişi kaplan. * Yün kaftan.
    NEMİS Bittikten sonra yine biten ot.
    NEMK Yazmak. * Düzeltmek.
    NEMKEŞİDE f. Islak nemli yaş rutubetli.
    NEML Karınca.
    NEML SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 27. Sure olup Süleyman Suresi de denir. Mekkîdir.
    NEMLE Bir tek karınca. * Vücutta olan karıncalanma.
    NEMM Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.
    NEMMAL Koğucu dedikoducu münafık.
    NEMMAM (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
    NEMNAK f. Nemli yaş ıslak.
    NEMNAKÎ f. Nemlilik ıslaklık yaşlık rutubet.

    NEMREKA (C.: Nemârık) Yastık.
    NEMRUD Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve a karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir. (Bak: Enaniyet)
    NEMS Süt ve yağın ekşimesi. * Ekşimek ve kokmak. * Sırrı ketmetmek gizlemek.
    NEMŞ f. Hile oyun dalavere desise.
    NEMY Kaldırmak. * Yetiştirmek.
    NE'NEE Zayıflık.
    NE'NEHAVA Anason kimyon.
    NENG f. Ayıp utanma hayâ etme. * Ün şöhret nam.
    NER f. Erkek er.
    NERBDAN f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım büküm; neverdiden; tayyetmek dürmek; bam ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.)
    NERE f. Dalga. * Erkek.
    NERE-İ ÂB Su dalgası.
    NERGİS (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.
    NERGİS-DÂN f. Nergis saksısı.
    NERGİSÎ f. Nergis biçiminde kesilip yapılan bir çeşit hamur işi.
    NERİMAN f. Pehlivan yiğit kahraman.
    NERİMANÎ f. Nerimanlık kahramanlık yiğitlik.
    NERM (Nermi - Nermin) f. Yumuşak.
    NERM-ÂHEN f. Gevşek şey.
    NERMDİL f. Yüreği yumuşak. Merhametli.
    NERMGÛ f. Yumuşak sözlü.
    NERMÎ f. Gevşeklik yumuşaklık.
    NERMİN f. Yumuşak.
    NERMİYET Yumuşaklık gevşeklik.
    NERMLİGAM (Nerm-ligâm) f. İtaatli muti söz dinler. * Başı sert olmayan at.
    NERM NERM f. Yavaş yavaş âheste âheste.
    NERMSAZ f. Yumuşak adam.
    NERRE-ŞİR f. Erkek arslan.
    NESA (C.: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar. * Te'hir etmek sonraya bırakmak.
    NESAİ (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
    NESAİC (Nesice. C.) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler dokular. (Bak: Nesc)
    NESAİH (Nesâyih) (Nasihat. C.) Nasihatler öğütler.
    NESAİK (Nesike. C.) Kesilen kurbanlar.
    NESAİM (Nesim. C.) Hafif ve lâtif rüzgârlar.
    NESAİS (Nesise. C.) Fesatlık için yapılan fısıltılar.
    NESAK Tarz usul yol şekil üslub.
    NESAK-I VÂHİD Tek şekilde tek tarzda tek biçimde.
    NESAKSÂZ f. Tertib eden düzenliyen tanzim eden düzen veren.
    NESAR (C.: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.
    NESC (Nesic) Dokunuş dokuma. * Canlı mahluklardaki hücrelerin 'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri kemik et vesâir kısımların yapılışı gibi)
    NESCÎ Nesc ile alâkalı.
    NESCOLMAK Dokunmak örülmek örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)
    NES'E Veresiye alma. Vade ile alma. * Tehir etmek.
    NESEB Sülâle hısımlık karabet soy. Baba soyu atalar zinciri. * Vuslat.
    NESEBEN Soyca sülâlece soy bakımından.
    NESEBÎ Neseb ve soya âit. Sülâle ile alâkalı.
    NESEL Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü. * İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.
    NESEM Soluk ruh nefes. Rahatı mucib hâlet. * Rüzgârın lâtif hoş esmesi.
    NESEME (Nesme) : (C: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı.
    NESEVÎ (Neseviye) Kadına mensub kadınla alâkalı kadınlık.
    NESEVİYYET Kadınlık.
    NESF Bir yapıyı temelinden yıkma.
    NESFE Dökülmüş ve saçılmış un.
    NESG Gitmek. * Almak. * Ağaç kesildiğinde çıkan su. * Vurmak. * Dürtmek.
    NESH Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz bunlar sabit birer hakikattırlar.) * Bir şeyin aynını kopya etmek aynını çoğaltmak. * İbtal etmek hükümsüz bırakmak değiştirmek. * Nakletmek kaldırmak bir şeyi zâil kılmak. (Güneşin gölgeyi giderdiği gibi.)
    NESHÎ Nesihle alâkalı neshe ait. * Bir cins yazı.
    NES'Î Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.
    NESİ' (C.: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap. * Unutkan. * Unutulan. Unutulmuş olmak.
    NESİ' Te'hir sonraya bırakma.
    NESİB Asil kadının vasfı. * Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi.
    NESİC (C: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş nescolunmuş.
    NESİCE (C: Nesâyic) Dokunmuş nescolunmuş şey.
    NESİE Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.
    NESİF İki kişi arasındaki sır.
    NESİG Ter.
    NESİK Düzenli tertibli nizamlı * Süslü bezenmiş donanmış.
    NESİKE Hak yoluna kesilen kurban. * Altın veya gümüş külçesi. (Bak: Akika)
    NESİL (Bak: Nesl)
    NESİL Erimiş mumsuz bal.
    NESİL Kazıldığında çıkan kuyu toprağı.
    NESİM Hoşa giden hafif ve lâtif esen rüzgâr.
    NESİM-İ NEVBAHÂR İlkbahar rüzgârı tan yeli.
    NESİM-İ SEHER Lâtif sabah rüzgârları.
    NESİM-İ SUBH Sabah rüzgârı.
    NESİM-İ SUBH-DEM Sabah vakti esen rüzgâr sabah rüzgârı.
    NESİMÎ Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.
    NESİR Hayvan aksırması.
    NESİRE Kuyu toprağı.
    NESİS Aşırı derecedeki açlık. * İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati. * Son nefes.
    NESİS Bir sıvının sızıp kabından dışarı çıkması.
    NESİSE (C.: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı.
    NESK Bir kelâmı başka kelâma atfetmek.
    NESL Soy sop. Zürriyet döl kuşak. * Halk. * Çocuk hâsıl etmek. * Kıl yolmak. * Mumsuz süzme bal.
    NESL Kuyudan toprak çıkarmak. * Sadaktan ok çıkarmak.
    NESLAN Çok yelmek. Evmek.
    NESLE Geniş gömlek.
    NESNAS Koğuculuk eden kişi. * Maymun.
    NESME Fık: Satın alınan köle.
    NESNE şey herhangi bir şey.
    NESR (Nesir) Çoğaltmak saçmak yaymak. * Manzum olmayan söz veya yazı.
    NESR Hamele-i Arş'tan olan bir melek. * Akbaba kartal. * Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. * Yarayı deşmek. * Kuşun eti didiklemesi. * Birinin aleyhinde konuşmak. * Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair denir. * Atın tırnağının içi veya tırnağın üstündeki et.
    NESRE Büyük geniş gömlek. * Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması. * Menazil-i kamerden iki yıldız.
    NESREN Nesir olarak manzum olmadan yazılan yazı. * Çoğaltmak suretiyle.
    NESRİN Yabani gül.
    NESS Sürmek sevk. * Kurumak.
    NESS İfşa etmek açıklamak. * Gayret ve hamiyyet etmek.
    NESSABE Nesepleri iyi bilen kimse.
    NESSAC Dokuyucu dokuyan çuhacı.
    NESSAF Gagası büyük bir kuş.
    NESSAR Dağıtan saçan neşreden. * Parlatan.
    NEST Sâkin olmak.
    NESTEİNU "Biz senden yardım inayet dileriz istiane ederiz" meâlinde duâ.
    NESTER (Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü yaban gülü.
    NESTERİNZAR f. Gül bahçesi. Güllük.
    NESUC Üstünde yük doğru durmayan deve.
    NESV İzhar etmek göstermek açıklamak.
    NESY Unutma nisyan. * Unutulmuş.
    NESYEN MENSİYYEN Tamamıyla unutulmuş tamamen hatırdan çıkmış.
    NEŞ' Bir nesneyi zorla çekmek.
    NEŞ' (NÜŞU') Yiğit olmak. * Yüksek olmak. * Rüzgâr esmek. * İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak.
    NE'Ş şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.
    NEŞA Nişasta.
    NEŞABET Okçuluk san'atı.
    NEŞAİD (Neşide. C.) Meşhur kaside ve beyitler mısralar.
    NEŞAK Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.
    NEŞAME Yüksek beyaz bulut.
    NEŞASA Beyaz yüksek bulut.
    NEŞASTEC Nişasta.
    NEŞAT Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur keyf. * Bir iş işlemek. Çalışmak.
    NEŞAT-ÂVER f. Sevinç ve sürur getiren.
    NEŞAT-BAHŞ f. Sevinç ve neşe bağışlayan.
    NEŞAT-EFZA f. Neşe ve sevinç artıran.
    NEŞÂT-ENGİZ f. Sevinç uyandıran.
    NEŞB (İğne ve diken) batma girme.
    NEŞC (NEŞİC) (C.: Enşâc) Sesli sesli ağlamak. * Ses.
    NEŞD Talep etmek istemek. * Yüksek yerde düz yer olmak. * Kaybolan şeyi aramak. * Bir şeyi gereği gibi bilmek.
    NEŞ'E Gönül açıklığı sevinç. * Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. * Yiğit olmak. * Yüksek olmak.
    NEŞ'E-İ UHRÂ Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna "Neş'e-i sâniye" de denir.
    NEŞ'E-İ ULÂ İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.(...Peygamber'in (A.S.M.) emrettiği gibi " Neş'e-i ulâyı gören adam neş'e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?" Çünkü ikinci teşekkül yâni ikinci yapılış birinci teşekkülden daha kolaydır. İ.İ.) (Bak: Taaccüb)
    NEŞ'E-İ ULYÂ Ahiretteki yüksek dereceli hayat âhiret hayatı.
    NEŞEB Mal mülk.
    NE-ŞEBEM f. Ben karanlık gece gibi nursuz değilim (meâlinde.)
    NE-ŞEBPERESTEM Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.
    NEŞEF İçmek. * Sinmek. * İçine girmek dühul etmek.
    NEŞEFE (C.: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.
    NEŞ'E-NİSAR f. Neşe dağıtan.
    NEŞER Dağılmış intişar etmiş münteşir.
    NEŞ'ET Meydana gelmek vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek ileri gelmek. * Çıkmak. Kaynak olmak.
    NEŞ'ET-İ UHRÂ (Bak: Neş'e-i uhrâ)
    NEŞ'ET-İ ULÂ (Bak: Neş'e-i ulâ)
    NEŞ'E-YAB f. Keyifli neşeli sevinçli.
    NEŞF İçmek suyu emerek içmek. * Sızmak. Sünger gibi sızmak. * Suyu çekmek.
    NEŞG Aşk galebe edip haykırıp çağırmak. * Tâlim etmek.
    NEŞİDE Manzume. Şiir. * Yüksek sesle okunan şiir. * Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ.
    NEŞİDEHÂN f. Neşide okuyan.
    NEŞİL Çömlekte pişmiş et.
    NEŞİR Dağıtma yayma herkese duyurma.
    NEŞİŞ Kaynayan şeyden çıkan ses.
    NEŞİT Neş'eli sevinçli şenlikli. Faal.
    NEŞİTA Bir şeyin aramaksızın bulunması. * Ansızın bulunan nesne. * Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.
    NEŞK Burna çekme.
    NEŞL Taan etmek. * Cezbetmek kendine çekmek.
    NEŞM Zerdali ağacı gibi bir ağaç. * Bir çiçek cinsi.
    NEŞNEŞE Koyun derisini yüzmek. * Zırh sesi. * Su kaynarken ötüp ses çıkmak.
    NEŞR Neşretmek yaymak bir haberi fâşetmek herkese duyurmak şâyi kılmak. * Başıboş cemaat. * Bulutlu günde yel esmek. * İzhar etmek. * Katetmek. * Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.
    NEŞR-İ SUHUF Sahifelerin neşri. * Haşirde insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat surenin işaret ettiği gibi haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki: Her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var fiilleri var vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlariyle beraber umum çekirdeklerinde tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisaniyle gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal budak yaprak çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakimâne Hafizâne Müdebbirâne Mürebbiyâne Lâtifâne şu işi yapan O'dur ki der: $Başka noktaları buna kıyas eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. S.)
    NEŞREN Yayılmak suretiyle neşir yoluyla. Yazarak dağıtarak.
    NEŞRÎ Neşir ile alâkalı.
    NEŞRİYÂT Gazete kitap radyo ve sâir vasıtalarla neşrolunmuş yayılmış şeyler.
    NEŞRİYÂT-I KÂZİBE Yalandan uydurma sözler.
    NEŞŞ Kaynamak galeyan. * Her nesnenin yarısı. * Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak. * Yirmi dirhem. * Karıştırmak.
    NEŞŞAB Okçu ot atan.
    NEŞŞABE Ok yapıcılık ok yapma sanatı.
    NEŞŞAF Bir şeyi kendine çeken. * Emen.
    NEŞŞAL Pişmemiş yemeğe saldıran.
    NEŞT Yılan sokmak ve ısırmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Çözmek. * Çıkarmak. * İpi bağlamak.
    NEŞTER Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
    NEŞUR Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan.
    NEŞUT Bir balık cinsi. * Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.
    NE-ŞÜKÜFTE f. Açılmamış.
    NEŞV f. Canlıların büyümesi yetişmesi boy atması. * Yeniden hayata gelmek.
    NEŞVAN Sarhoş.
    NEŞVAR Davar gevişi.
    NEŞVAT (Neşvet. C.) Keşifler neş'eler sevinçler.
    NEŞVE (Nişve - Nüşve) Sevinç keyif. * Büyümek ve yetişmek. * Koklamak. * Rayiha. * Bir şeyi tekrarlamak. * Mest ve sarhoş olmak. * İyice duyup vâkıf olmak.
    NEŞVEBAHŞ f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
    NEŞVEDÂR f. Keyifli neşeli.
    NEŞVEGÂH f. Neşe ve keyif yeri.
    NEŞVEMEND f. Keyifli neşeli.
    NEŞVERÜBA f. Neş'e verici.
    NEŞVET Keyif neşe. Sevinç sarhoşluğu.
    NEŞVEYAB f. Neşeli keyifli.
    NEŞV Ü NEMA Büyümek ve gelişmek.
    NEŞZ (C.: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer.
    NETA (Nütü') Yaranın şişmesi. * Yüksek olmak.
    NETAİC (Netayic) (Netice. C.) Neticeler.
    NETANE Çirkin kokmak pis kokmak.
    NETB (NÜTÜB) Büyük olmak gövdeli olmak.
    NETC Doğurmak.
    NETF Kıl yolma.
    NETG Alayla gülmek. * Bir kimseyi ayıplamak.
    NETH Terlemek sızmak.
    NETH Koparmak. * Çıkarmak.
    NETİCE (C.: Netâic) Son gaye. Semere hülâsa. * Döl evlâd.
    NETİCE-İ HAYAT Hayatın neticesi ve gayesi.
    NETİCE-İ HİLKAT Yaratılışın sonu gayesi. Yaratılmanın neticesi.
    NETİCE-İ KELÂM Sözün kısası.
    NETİCE-İ MA'KÛSE Aksi netice ters netice.
    NETİCEBAHŞ f. Neticelendiren sonuçlandıran. Netice veren.
    NETİCEPEZİR f. Son bulmuş neticelenmiş.
    NETK Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek.
    NETK Atmak. * Yüzmek. * Kendine çekmek cezbetmek. * Depretmek silkmek harekete geçirmek. * Oğlu ve kızı çok olmak.
    NETL (NETEL) Önüne çekmek. * Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.
    NETN Fena kokmak. Kötü kerih koku.
    NETNUN Bir ağaç cinsi.
    NETR Cezbetmek kendine çekmek. * Taan etmek çekiştirmek. * Bozulmak fâsid ve zâyi olmak.
    NETS Deri yüzmek. * Bir şeyin yerinden ayrılması.
    NETŞ Çıkarmak. * Yolmak.
    NETUC Çıkma. *Ağaç posası.
    NEUR Çivit.
    NEUZÜ "Sığınırız" meâlinde fiil.
    NEUZÜ-BİLLÂH 'a sığınırız korusun.
    NEV' Çeşit sınıf cins. * Taleb etmek. Meyletmek eğilmek. İki yana sallanmak.
    NEV'-İ BEŞER İnsanlar beşer nev'i.
    NEV f. Yeni tâze cedid. Son zamanda çıkmış.
    NEVA Bir yerden bir yere nakletmek. * Hıfzetmek korumak. * Sohbet etmek.
    NEVA f. Ahenk ses güzel sadâ nağme avaz. * Musikide bir makam ismi. * İntizamlı hâl. * Azık zahire rızık.
    NEVA-Yİ NEY Ney sesi.
    NEVABIZ (Nâbıza. C.) Nabız damarları.
    NEVABİG (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
    NEVABİT (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze genç kimse.
    NEVACİZ (Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.
    NEVAD f. Zarar ziyan hasar. * Mahzen. * Dil.
    NEVADE Torun.
    NEVADİ (Nâdi. C.) Toplantılar meclisler.
    NEVADİR Az olanlar nâdirler.
    NEVAFİL (Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.
    NEVAFİS (Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.
    NEVAGER f. Okuyucu hânende.
    NEVAH Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.
    NEVAHİ (Nahiye. C.) Taraflar yanlar nahiyeler.
    NEVAHİ-İ KAZA bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
    NEVAHİ-İ MEKKE Mekke civarı. Mekke'nin yakınları nahiyeleri.
    NEVAHİ (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar.
    NEVAHT f. Okşama. * Saz çalma.
    NEVAHTE f. Okşanmış. * Saz çalmış.
    NEVAHTEN f. Çalgı veya saz çaldırmak.
    NEVAÎ f. Ahenkle makamla ilgili.
    NEVAİB (Naibe. C.) Musibetler kazalar belâlar.
    NEVAİB-İ EYYAM Günlerin belâları.
    NEVAİR (Naire. C.) Ateşler alevler.
    NEVAİR (Naure. C.) Bostan dolapları.
    NEVAKET Hamakat ahmaklık.
    NEVAKIS (Noksan. C.) Eksiklikler noksanlar.
    NEVAKIS (Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.
    NEVAKİS (Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.
    NEVAL(E) Bahşiş. Kısmet tâli' nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
    NEVALE-ÇİN f. Yiyecek toplayan kısmetini alan.
    NEVAMİS (Namus. C.) Namuslar kanunlar şeriatlar. (Bak: Desâtir)
    NEVAMİS-İ İLÂHİYE İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
    NEV-AMUZ f. Acemi. Yeni alışan.
    NEV'AN Cins bakımından çeşitçe. * Biraz.
    NEV-A-NEV f. Yeni yeni.
    NEV'AN-MA Bir dereceye kadar bir bakıma göre bir suretle.
    NEVAR (C.: Niver) Ürkmek korkmak.
    NEV-ARUS (C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin.
    NEVA-SAZ f. Çalgıcı okuyucu.
    NEVASİ (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.
    NEVASİ İyi cins bir beyaz üzüm.
    NEVAT Çekirdek hurma çekirdeği. * Yirmi veya on adet. * Bir veya on okka altın. Beş dirhem altın. * Düşman.
    NEVATIH şiddetler.
    NEVATIR Kirişi kesik olan yay.
    NEVATİ (Nevtî. C.) Gemiciler.
    NEVATİR (Nâtur. C.) Hamam hademeleri. * Bostan bekçileri.
    NEVAYE Devenin semiz olması.
    NEV-AYİN f. Yeni tarz yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran.
    NEVAZ f. Okşayıcı taltif edici iyi edici. (Bak: Nüvaz)
    NEVAZENDE f. Okşayan okşayıcı.
    NEVAZIC (Nâzıc. C.) Kıvama gelmişler olgunlaşmışlar.
    NEVAZİL Nezleler. * Hâdiseler. Belâlar.
    NEVAZİŞ (Nüvaziş) f. Okşayış iltifat.
    NEVAZİŞGÂR f. Gönül alan okşayan. İltifat eden.
    NEVAZİŞGÂRANE f. Gönül alarak okşayarak iltifat ederek.
    NEVB Yakınlık. * İsabet.
    NEVBAHAR f. İlkbahar.
    NEVBAHAR-I ÖMR Ömrün ilkbaharı.
    NEVBAHARÎ f. İlkbaharla ilgili.
    NEVBAVE f. Yeni yeşillik. * Turfanda yemiş. * Hediye armağan.
    NEVBE (C.: Nüveb) Nöbet.
    NEVBENEV f. Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye.
    NEVBER f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız.
    NEVBET Nöbet sıra. Sıra ile görülen iş.
    NEVBETÎ f. Mehter başı.
    NEVBET-ZEN f. Belirli vaktin geldiğini bildiren nöbet çalan.
    NEVBÜNYAN f. Yeni yapılı yeni yapılmış.
    NEVBÜRİDE f. Yeni koparılmış yeni kesilmiş.
    NEVCAH f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah).
    NEVCET Fırtına.
    NEVCİVAN f. Genç delikanlı.
    NEVCİVANÎ Gençlik delikanlılık.
    NEVDEL Sarkık ve sülpük olmak.
    NEVE Torun.
    NEVED f. Doksan. 90
    NEVEND (Nevende) f. Postacı. Atlı postacı. * Hızlı giden at.
    NEVERD f. Dönen gezen dolaşan.
    NEVESAN Kımıldama hareket etme.
    NEVEY (Nevât. C.) Çekirdekler.
    NEVEYAT (Nevâ) Nüveler çekirdekler.
    NEVF (C.: Envâf) Hörgüç. * Uzun ve yüksek olmak.
    NEVFEL Deniz derya bahr. * Atâsı çok olan kişi. Çok bahşiş dağıtan.
    NEVFELE Tuzluk.
    NEVFER Nilüfer çiçeği.
    NEVGÜŞADE f. Yeni açılmış.
    NEVH Yükseltmek yüceltmek. * Kuvvetli ve kavi olmak.
    NEVH (NEVHA) Ağıt etmek. * Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.
    NEVHA Ölüye sesli ağlamak. * Nağme ile güvercin ötmesi.
    NEVHAST Taze ve genç hayvan.
    NEVHAT Sakalı yeni çıkmış genç.
    NEVHEVES (C.: Nevhevesân) f. Bir işe yeni olarak ve büyük bir hevesle başlayan. * Sık sık iş değiştiren. Hevesi çabuk geçen.
    NEVHİZ f. Genç taze. * Yeni çıkmış yeni yetişmiş.
    NEV'Î Nev'e ait çeşit ile alâkalı.
    NEVİ f. Yenilik.
    NEV-İ BEŞER (Bak: Nev')
    NEV-İCAD f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş.
    NEVİD f. Müjde beşaret iyi ve sevinçli haber.
    NEVİN f. Yeni yepyeni yeni şey.
    NEV-İNAN f. Acemi at bineğe yeni alıştırılan at.
    NEVİS Kuvvet.
    NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR Sadece şahsına benzer çeşit başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
    NEVK f. Sivri uç.
    NEVK-İ MÜJGÂN Kirpiklerin ucu.
    NEVKA Ahmak akılsız kimse.
    NEVKAR f. Acemi. İşe yeni başlamış.
    NEVL Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı. * Bahşiş atiyye.
    NEVM Uyku. Uyumak. Rüya. * Sönmek. Sükun. (Bak: Kaylule)
    NEVM-ÂLUD Uykulu uykuya bulaşmış uyumuş.
    NEVMÎ Uyku ile alâkalı uykuya âit.
    NEVMİD f. Ümidsiz me'yus mükedder cesareti kırılmış.
    NEVMİDÂNE f. Ümitsizce kederli ve ümidsiz olarak.
    NEVMİDÎ Ümidsizlik cesaret kırıklığı.
    NEVNİHAL f. Taze fidan yeni filiz.
    NEVNİYAZ f. İşe yeni başlayan.
    NEVPEYDA f. Yeni çıkma.
    NEVR (C.: Envâr) Parlaklık. * Ağaç çiçeği. Tomurcuk.
    NEVRAH f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol.

    NAMZED (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
    NAN f. Ekmek.
    NA'NA (C.: Neâni-Ne'nâ') Nâne. * Uzun boylu adam.
    NA'NAA Irak etmek uzaklaştırmak. * Hızlı konuşmak tez tez söylemek. * Katı deprenmek. * Yemeğe nane koymak.
    NANCU (Nâncuy) f. Ekmek arayan. Dilenci.
    NANE MOLLA Mc: Beceriksiz işe yaramaz ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.
    NANHAH Ekmek isteyen. Dilenci.
    NANHOR f. Dilenci.
    NANKÖR f. Gördüğü iyiliği unutan nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen gafil.
    NANPARE f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
    NANPÜZ f. Ekmekçi ekmek pişiren.
    NANÜ f. Ninni.
    NA-PÂK f. Temiz olmayan pis kirli.
    NA-PÂKÂN (Nâpâk. C.) Murdarlar pisler.
    NÂ-PÂKÎ f. Pislik murdarlık.
    NA-PAYDAR f. Süreksiz geçici. Sebatsız kararsız durmaz.
    NA-PERVA f. Pervasız korkusuz aldırışsız çekinmez. * Sersem.
    NA-PESEND f. Beğenilmez.
    NA-PEYDA f. Görünmeyen açıkta değil belirsiz.
    NA-PEZİR f. Olmaz olamaz kabul etmez.
    NA-PUHTE f. Ham çiğ pişmemiş. * Mc: Acemi tecrübesiz toy.
    NAR (C.: Niran envar niyere niyâr) Ateş. Cehennem. * Bir meyve adı. * Mc: ın gadabı. * Yakıcı azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
    NAR-I BEYZA "Akkor beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir. * Bir meyve adı.(Hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza hâlinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için şu tarz bürudetle etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip mânen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise ateşin bütün derecâtına ve umum envâına câmi olan Cehennem içinde elbette zemherir'in bulunması zaruridir. S.)
    NAR-I HAYAT Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti. (Bak: Hararet-i gariziye)
    NA'R Çağırmak. * Haykırmak. * Burun içinden çıkan ses. * Gitmek. * Firar kaçmak. * Galeyan.
    NA'RA (C.: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma. * Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde geçitlerde dönemeçlerde meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle sokağa fırlayan halkı çiğnenmekten kurtarmak için insanî bir maksad tâkib edilmekle beraber daha ziyade caka satılırdı. (O.T.D.S.)
    NA-RAST f. Eğri. Doğru olmayan.
    NA'RAT (Bak: Na'ra)
    NARBAC Nar aşı.
    NARBÜN f. Nar ağacı.
    NARCİL Hindistan cevizi.
    NARCİS Nergis.
    NARCİSTAN Nergislik.
    NARÇİL f. Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî.
    NARDA f. Lâyık değil.
    NARDAN f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal.
    NARDENK f. Erik nar elma kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez.
    NARDEŞİR Tavla oyunu.
    NA'RE Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma. * Burun içinden çıkan ses.
    NA'RE-ENDÂZ f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
    NA-REFTE f. Gidilmemiş geçilmemiş. Kimsenin gidip geçmediği yer.
    NARENC f. Portakal. * Turunç.
    NARENCÎ Turunç renginde.
    NARENCİYE Turunçgiller. (Mandalina portakal limon gibi meyveler.)
    NARENEC (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.
    NA-RESA f. Yetişmemiş ham. * Uygun ve münasib olmayan.
    NA-RESAYÎ f. Uygunsuzluk münasebetsizlik. * Hamlık.
    NA-RESİDE Yetişmemiş körpe. * Büluğa ermemiş.
    NA-REŞİD f. Kemâle ermemiş olgunlaşmamış.
    NA-REVA Yakışıksız reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan.
    NA'REZEN f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
    NARGİL f. Hindistan cevizi.
    NARH (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.
    NARÎ (Bak: Nariyye)
    NARİN f. İnce zayıf nazik. * İç oda.
    NARİS f. Ham meyva.
    NARİYYE Nar ile alâkalı nara mensub. Ateşten yanıp tutuşur patlar olan şey.
    NARKOTİK yun. Afyon morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.
    NAS f. İnsanlar.
    NAS SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 114. Sure. (Bak: Muavvezetân)
    NA'S Uykusu gelmek. Uyku bastırmak.
    NAS Iraklık uzaklık.
    NASA Kaldırmak. * Engel olmak men'etmek.
    NASAB Dert. * Zahmet meşakkat.
    NA-SAF f. Saf ve hâlis olmayan. Saf olmayıp karışık olan.
    NASAF Hizmetçi uşak.
    NASAFE Hizmet etmek.
    NASAHA Öğüt vermek nasihat etmek.
    NASAİB (Nasibe. C.) Dikili taşlar.
    NASAL Temrenci.
    NA'SAN Uykusu gelmiş olan adam.
    NASARA Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
    NA-SAVAB f. Doğru olmayan yanlış.
    NASAYİH (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler.
    NA-SAZ f. Münasebetsiz. uygunsuz uymaz.
    NA-SAZÎ f. Uygunsuzluk münasebetsizlik uymazlık.
    NA-SAZKÂR f. Uygun görmeyen muhâlif. * Beklenmemiş işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan.
    NA-SAZKÂRÎ f. Uygunsuz iş yapma münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık uygunsuzluk.
    NASB Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme. * Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması yani; (e a) diye okunuşu.
    NASB-ÜL AYN Göz dikilmesi. Bir şeye hırsla ve şiddetli arzu ile bakmak göz dikmek.
    NASBA Doğru boynuzlu koyun ve keçi.
    NASBETMEK Kelimenin son harfinin harekesini (E) diye okutmak. * Tâyin etmek.
    NA'SEL Erkek sırtlan. * Uzun sakallı bir kimsenin adı.
    NA'SELE Yaşlıların yürüyüşü.
    NA-SENCİDE f. Ölçülmemiş tartılmamış. * İyi düşünülmemiş. * Değerlenmemiş.
    NASERE f. Ayarı bozuk para.
    NA-SEZA f. Münasib olmayan lâyık olmayan.
    NASFET (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.
    NASI' Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan.
    NASIBE (Bk: Nasibe)
    NASIF Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.
    NASIFE (C.: Nevâsıf) Su mecrası su yolu.
    NASIH (Bak: Nâsih)
    NASIR Yardımcı yardım eden nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
    NASIRÎN (Nâsır. C.) Yardım edenler yardımcılar.
    NASİ Unutan nisyan eden.
    NASİB Nasbeden bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.
    NASİB Pay hisse kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey.
    NASİBDAR f. Nasibi olan. Hissedar.
    NASİBDAŞ f. Hissede beraber nasipte eş olan.
    NASİBE Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı.
    NASİBE (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.
    NASİC (Nesc. den) Dokuyan nesceden. * Düzenleyen tertib eden sıralayan.
    NASİF Baş örtüsü.
    NASİH (Nesh. den) Battal eden hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran.
    NASİH Nasihat eden öğüt veren. * İçi temiz adam.
    NASİH (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren nasihat eden.(...Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin başıboş değilsin bir vazifen var. Gururu bırak seni yaradanı düşün. Kabre gireceğini bil öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. L.)

    NASİHÂNE f. Öğüt vererek nasihat ederek.
    NASİHAT İbret verici ders tavsiye ihtar öğüt.
    NASİHAT-ÂMİZ f. İçinden öğüt alınacak söz.
    NASİHATGER f. Nasihat eden öğüt veren.
    NASİHATKÂR f. Nasihat eden öğüt veren.
    NASİHAT-NÂPEZİR f. Nasihat dinlemez öğüt tutmaz.
    NASİHATPEZİR f. Nasihat tutar öğüt tutar öğüt dinler.
    NASİK (Nesak. dan) Düzenleyen tertib eden.
    NASİK yolunda ibâdet eden dine bağlı zâhid.
    NASİL Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal.
    NASİL Kıl dökücü ilâç.
    NA-SİPAS f. Nankör. Şükretmeyen.
    NASİR Nesir yazan. * Saçan yayan.
    NASİR Nusret eden zafer veren. Yardımcı. Muin.
    NASİYE Çehrenin gösterişi alın yüz.
    NASİYE-PİRA f. Alnı süsleyen.
    NASİYESÂ f. Alnını yere süren.
    NASİYE-SÂZÎ f. Alnını yere sürme.
    NASİYY Yaş ot.
    NASİYYE Nass oluş. Kat'ilik şüphesizlik kesinlik. (Bak: Nass)
    NASL Okun ucundaki sivri demir. okun uçmasına yardım eden kanatlar.
    NASNAA Depretmek. * Devenin kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.
    NASR Yardım üstünlük yenme galip kılma. * Yağmurun her yeri sulaması.
    NASR SURESİ Kur'an-ı Kerim'deki 110. Sure. İza-câe veya Tevdi' Suresi de denir.
    NASRANİ Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
    NASRANİYET Hristiyanlık.(Nasraniyet ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet bir kaç defa yırtıldı protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek ümmetimden olacak şeriatımla amel edecektir." M.)
    NASREDDİN (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan.
    NASREDDİN HOCA (Mi: 1208 -1284) Mizahlı güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir Sivrihisar Medreselerinde okumuş Selçuklular zamanında yaşamıştır.
    NASRULLAH 'ın yardımı.
    NASS Kat'ilik kesinlik açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. * Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide. * Bir haberi kimden aldığını söyleyerek en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek.Bazılarınca istihraç ve izhar mânâlarından me'huzdur. Bir şeyin belâğ ve nihayetine denir. Bundan başka: Delil haber seyr-i şedid ref' hüccet bürhan zuhur mânalarına da gelir.
    NASS-I HADİS Hadisin açık gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.
    NASS-I KATI' Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet.
    NASSAH Terzi hayyat.
    NASSÎ Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik kat'ilik açıklık. Bedahet. * Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.
    NASSİYE (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm materyalizm darvinizim birer dogmatizm mâhiyetindedirler. İslâmda zorlama yoktur inanç için bilgi ve tefekkür esastır. Hakiki düşünce hürriyeti İslâmda vardır. İslâm dışında ...izmle biten görüşler önderlerini tartışılmaz otorite olarak kabul eder ve karşı görüşte olanlara her türlü baskı ve zulmü reva görürler.
    NAST Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.
    NA-SUDE f. Dinlenmemiş istirahat etmemiş.
    NASUH Hâlis. Temiz. Kesin kat'i. * Çok nasihat eden.
    NASUHÎ (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.
    NASUR Göz pınarında mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.
    NASUS (Bak: Nass)
    NASUT İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler.
    NASUTÎ Dünya ile ilgili insanlığa ait insanlıkla ilgili.
    NASUTİYÂN İnsanlar.
    NA-SÜFTE f. Delinmemiş deliksiz.
    NASYE Her nesnenin iyisi.
    NA'Ş Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. * Cansız vücud.
    NA-ŞAD f. Sevinçli olmayan mahzun tasalı kederli.
    NA-ŞADÎ f. Hüzünlü ve kederli oluş gamlılık.
    NA-ŞAYESTE f. Lâyık olmayan. Lâyık değil.
    NAŞIT Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam.
    NAŞİ Neş'et eden yeniden vücuda gelen yetişen yetişmiş. * Delil dolayı ötürü sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız.
    NAŞİB Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.
    NAŞİD(E) (Neşide. den) Şiir söyleyen şiir okuyan şiir yazan.
    NAŞİE Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.
    NA-ŞİKİB f. Sabırsız.
    NA-ŞİKİBÂNE f. Sabırsızlıkla.
    NA-ŞİKİBÂNÎ f. Sabırsızlık.
    NA-ŞİKİBÎ f. Sabırsızlık.
    NAŞİLE Eti az olan.
    NA-ŞİNAS f. Bilmez câhil. * Tanımaz olan tanımayan.
    NA-ŞİNİDE f. Duyulmamış işitilmemiş.
    NAŞİR Neşreden yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
    NAŞİRE (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
    NA-ŞİTA f. Sabahtan beri hiç bir şey yememiş olma.
    NAŞİTAT Meleklerden bir tâife.
    NAŞİZ Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış kabarmış atan (damar).
    NAŞİZE Kocasının hanesinden izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi hükmen de olabilir. * Kabarmış şişmiş.
    NA-ŞÜKÜFTE f. Açılmamış taze.
    NA-ŞÜSTE f. Yıkanmamış.
    NAT' (NATA'-NIT') (C.: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek. * Zahir olmak âşikâre olmak görünmek.
    NAT'-I ZEMİN Yer yüzü. Sath-ı Arz.
    NA'T Medih ve senâ ederek vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmı medhederek yazılan kaside.
    NATAFAN Suyun seyelân etmesi akması.
    NATAFE (C.: Nutuf) Küpe.
    NATAKTE Söyledin. (mânasına karşısındakine hitabdır)
    VE Bİ-L HAKKI NATAKTE Hak ile söyledin hakkı söyledin. Haksın sâdıksın.(Zira o Lâ ilahe illallah der dâva eder. Bütün sağ ve sol yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler aynı kelimeyi tekrar ederek icma ederek mânen "Sadakte ve bi-l hakkı natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. M.)
    NA-TAMAM f. Tamamlanmamış bitmemiş yarı kalmış.
    NA-TAMAMÎ f. Eksiklik noksanlık.
    NATEF Bulaşmak. * Fâsid olmak bozulmak.
    NA-TERAŞ Mc: Terbiye görmemiş kaba saba. Yontulmamış.
    NATES (C.: Entâs) Üstad âlim.
    NA-TEVAN f. (Bak: Na-tuvan)
    NATFE (Nıtfe) : Kabarcık. * Ufacık sivilce.
    NATH Süsmek. Hayvanın başı ile saldırması.
    NATIF Beyaz kaba helva.
    NATIH (C.: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran süsen hayvan. * Keder sıkıntı elem mihnet.
    NATIK Konuşan. Söz eden söyleyen beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen. * Altın ve gümüş gibi olan mal.
    NATIKA (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan güzel konuşabilme kabiliyeti.
    NATIKA-İ CEMİYET Cemiyetin nâtıkası yâni: Söz söyleme kudreti.
    NATIKAPERDAZ f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen.
    NATIKIYYET Konuşmaklık söz söylemeklik.
    NATIR (Nâtur) Bekçi. Bağ ve bostan bekçisi.
    NA-TIRAŞ f. Yontulmamış tıraş olmamış terbiye görmemiş. Ham kaba.
    NATIS Bilgili faziletli adam.
    NATİH (Nâtıh) : (C: Nevâtıh) Sana karşı gelen hayvan. * Şiddetli emir.
    NATİHA (C.: Netâyıh) Başka davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar.
    NATİŞ Kuvvet ve hareket.
    NATM Ulaştırmak vardırmak.
    NATNAT (C.: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu akılsız kimse.
    NATNATA Çok söylemek çok konuşmak. * Çekmek.
    NATS Nadas.
    NATŞ şiddet. Kuvvet.
    NATŞAN Susuz kalmış kişi.
    NATUH Çok süsen hayvan.
    NATUK (Nutk. dan) Güzel ve düzgün söz söyliyen.
    NATUL İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.
    NATURA Lât. Her canlının yapılış hususiyeti bünye yaratılış hali.
    NA-TUVAN (Nâtüvân) f. İktidarsız zayıf halsiz kudretsiz çâresiz.
    NA-TUVANÎ f. Güçsüzlük zayıflık kuvvetsizlik.
    NATÜRALİZM (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı maddeci görüş.
    NATV Iraklık uzaklık bu'd.
    NAUR Kanı durmayan damar. * Değirmen kanadı. * Döndükçe gıcırdayan dolap.
    NAURE (C.: Nevâir) Bostan dolabı.
    NAUS f. Manastır kilise.
    NAUS Yüksek yer.
    NA-ÜMİD f. Ümidsiz. Ümidi kırılmış.
    NA-ÜMİDÎ f. Ümit kırıklığı ümitsizlik me'yusiyet.
    NA-ÜSTÜVAR f. Dayanıksız sağlam olmıyan. * Münasebetsiz.
    NAV f. Küçük gemi. Sandal kayık. * İçi oyuk şey.
    NAVDÂN f. Oluk.
    NAVE f. Hamur teknesi.
    NAVEK f. Ok.
    NAVEK-İ KALBÎ İçten kalbden çekilen âh.
    NAVEK-ENDAZ f. Okçu. Ok atıcı.
    NAVER f. (C.: Naverân) Olabilir mümkün kabil.
    NAVERÂN (Naver. C.) Olabilir şeyler mümkün olan şeyler.
    NAVERD f. Savaş harb dövüş ceng.
    NAVERDGÂH f. Savaş alanı harb sahası muharebe meydanı.
    NAVERDHÂH f. Savaş isteyen muharebe arzulayan.
    NAVİ f. Üç direkli gemi. * İçi oyuk olan şey.
    NAVİCE f. Murdar pis habis mülevves.
    NAVUS (C.: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer.
    NA'Y Ölüm haberi getirmek.
    NAY Ney. Kamış düdük. (Bak: Ney)
    NA-YAB f. Bulunmaz. * Benzeri olmaz. Nâdir. Ender.
    NAYBAN f. Ney çalan.
    NAY-ÇE f. Küçük ney.
    NA'YE Birisinin öldüğünü bildiren söz. * Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.
    NA-YESTE f. Lâyık olmıyan.
    NAYİ' Susuz. * Mâil eğik.
    NAYÎ Uzak.
    NAYÎ f. Ney çalan.
    NAYİBE (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet belâ. * Zahmet meşakkat. * Şiddet.
    NAYİHA Yas tutan kadın.
    NAYİL Atâ bahşiş hediye.
    NAYİN f. Kamıştan yapılmış sazdan yapılmış.
    NAYVEŞ f. Ney gibi.
    NAYZEN f. Ney çalan.
    NAZ f. Bir şeyi beğenmeyiş şımarıklık. * Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. * Celb-i muhabbet için edilen nezâket letâfet ve zarafet. * Yalvarma rica.(İşte ubudiyetin esası olan acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Uluhiyete karşı secde etmeğe bedel naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini arşa müsavi tutar katre gibi makamını deniz gibi evliyanın makamatı ile iltibas eder; kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata tekellüfata mânâsız hodfüruşluğa ve birçok müşkülâta düşer. L.)
    NA'Z Münteşir olmak yayılmak. * Kıvama gelmek.
    NA-ZAD (Na-zade) f. Doğmamış. * Olmayacak.
    NAZAD (C.: Enzâd) şeref. * Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.
    NAZAFET Pâklık temizlik.
    NAZAH (C.: Enzâh) Havuz.
    NAZAİF (Nazif. C.) Nazifler. Nazafetli temiz kimseler.
    NAZAİR Nazire. Nazireler. Benzerler örnekler.
    NAZAN f. Nazlı. Nazdar.
    NAZAR (Nazaret) Altın. * Tazelik.
    NAZAR Göz atmak. Mülahaza düşünmek bakmak imrenerek bakmak düşünce. Yan bakış kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar.
    NAZAR-I HARAM Haram nazar. Nâmahremlere bakmak. (Bir genç hâfız pek çok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor ne yapayım?" Dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafii'nin (R.A.) dediği gibi: Haram nazar nisyan verir. Evet ehl-i İslâmda nazar-ı haram ziyadeleştikçe hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip vücudunda su'-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç def'a gusle mecbur olur. Ondan tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.Evet bu asırda açık saçıklık yüzünden hususan bu memalik-i harrede o su'-i nazardan su'-i istimalât umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor. Herkes cüz'î küllî o şekvadadır. İşte bu umumî hastalığın tezayüdiyle hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor çıkıyor unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek bazılarda o su'-i nazarla hıfz-ı Kur'an'a sed çekilecek; o hadisin te'vilini gösterecek. $ K.L.)
    NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE San'atkârane bakış.
    NAZAR-I ŞÂRİ' İlâhi nazar.
    NAZAR-I ŞUHUD Şâhidlerin şehâdet edenlerin görmesi ve tetkikleri.
    NAZAR-I TAKDİR Kıymet biçme bakışı takdir bakışı.
    NAZARAN Nisbeten nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak görerek.
    NAZAR-BÂZ f. Neşe ile bakan.
    NAZAR-ENDAZ f. Göz atmak. Göz atan bakan nazar eden.
    NAZAR-FİRİB f. Göz aldatan.
    NAZAR-GÂH f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
    NAZARÎ (NAZARİYE) Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
    NAZARİYYÂT (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
    NAZAR-RÜBÂ f. Göz çeken.
    NAZBALİN f. Yastık.
    NAZBALİŞ f. Yastık.
    NAZC Olgunluk olma pişme kıvam bulma. Yetişme. * Büluğa erme. Bâliğ olma.
    NAZC-I KABL-EL VAKT Zamanından önce büluğa erme.
    NAZD Her şeyi yerli yerine koymak.
    NAZDAR f. Nazlı. Naz yapan. Şımarık. * Meşhur bir cins lâle.
    NAZEKÎ Nâziklik incelik.
    NAZENDE f. Nazlı naz edici naz yapan.
    NAZENİN f. İnce nazlı zayıf lâtif hoş eda olan nazlı yetişmiş şımarık. Oynak. Nazik endamlı
    NAZH Su çekme. Herhangi bir yer çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma.
    NAZH Su serpmek su saçmak. * Suyun çok olması. * Suyun pınarından çıkıp akması. * Defetmek kovmak.
    NAZH Bulaşmak.
    NAZHA Yağmur.
    NAZIC Olgun pişmiş kıvama gelmiş yetişmiş.
    NAZIH (C.: Nevâzıh) Deve ile su çekilen kuyu.
    NAZIM Nizamlayan nazmeden. Manzume yazan düzenleyen.
    NAZIMÂNE f. Nazım olana yakışır surette.
    NAZIMÎN (Nâzım. C.) Tanzim edenler düzenleyenler nizama koyanlar.
    NAZIR (C.: Nüzzâr) Nazar eden bakan. * Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. * Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. * Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayin olunan zat. (Ist. Fık. K.)(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin bâhusus zihayat herbir harfinin herbir cümlesine müteveccih birer yüzü nâzır birer gözü vardır. M.)
    NAZIR Taze tazeleşen.
    NAZIRA Nazar eden nezaret eden bakan. * Göz.
    NAZIRA-HÂN f. Bakarak taklid eden.
    NAZIYY (C.: Enzâ) Boğaz.
    NAZİ' Çekici kimse. * Husumet eden düşmanlık eden.
    NAZİAT Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar. * Nez'edenler. Çekip koparanlar.
    NAZİAT SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 79. Suresidir. Sâhire ve Tâmme Suresi de denir.
    NAZİC Pişmiş yetişmiş olgunlaşmış kıvamına ermiş.
    NAZİD (Nazide) Tertibli nizamlı yerli yerinde. * Minder yastık vs. gibi ev eşyası.
    NAZİF(E) Temiz pâk nazik.
    NÂZİK f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce dayanıksız. * Ehemmiyet verilmesi icab eden. * Tehlikeli husus.
    NÂZİKÂNE f. Nazik kimseye yakışır şekilde kibarlıkla terbiyelice.
    NÂZİK-BEDEN f. Vücudu bedeni nâzik olan.
    NÂZİK-EDÂ f. Nâzik tavırlı kibar.
    NÂZİK-ENDÂM f. Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı.
    NÂZİK-GÜZİN f. Çok nâzik. Seçkin nâzik.
    NÂZİK-HULK Yaradılışı ve tabiatı nâzik olan.
    NÂZİKÎ f. Nâziklik. Nezaket.
    NÂZİK-TEN f. Nâzik vücudlu.
    NÂZİK-TER f. Çok nâzik.
    NÂZİK-TERİN f. En nâzik daha nâzik.
    NÂZİL (Nüzul. dan) Nüzul eden inen yukardan aşağıya inen bir yere konan. Bir yerde konaklayan.
    NÂZİLE Belâ sıkıntı. * İnme nüzul. * Nezle hastalığı.
    NAZİM Sıra sıra dizi dizi olan şey.
    NAZİR Tâze. * Altın.
    NAZİR(E) Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk eş örnek. Benzeyen. * Edb: Bir şairin manzumesine başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer.
    NAZİRE Mühlet vermek tehir etmek.
    NAZİREGÛ f. Nazire söyliyen.
    NAZİYE Kenarı az olan çanak.
    NAZİZ (C: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su. * Az yağmur. * Az az akmak.
    NAZL Ok atmak.
    NAZM Sıra tertib. * Kafiyeli vezinli söz şiir. * Dizili olan şey. * Kur'an âyetleri.
    NAZM-I CELİL Pek büyük kıymetli nazm edilmiş güzel söz. * Kur'an-ı Kerim'in bir vasfı. * Celil olan Cenab-ı Hakk'ın nazmı.
    NAZM-I LAFZ Kelâmın lâfız esas alınarak düzenlenmesi.
    NAZMEN Nazım olarak manzume halinde. Sıralı ve tertibli olarak.
    NAZMİYYAT (Nazm. C.) Manzum yazılar.
    NAZNAZA Yılanın dilini çıkarıp hareket ettirmesi.
    NAZ-PERDAR f. Birinin nazını çeken.
    NAZ-PERDARÎ f. Naz çekme.
    NAZPERVER f. Naz eden naz yapan.
    NAZ-PERVERD (Nâzperverde) f. Naz içinde büyümüş nazlı.
    NAZR (Nazir) : (C.: Enzur) Altın.
    NAZRA (Bir tek) bakış.
    NAZRAGÂH f. Gözle bakılan yer bakış yeri. Göz önü.
    NAZRAKÜNÂN f. Seyrederek bakarak.
    NAZRE Cin gözü. * Nazarı değen adam.
    NAZRET Tazelik tarâvet.
    NAZUME Bir cins renkli kumaş.
    NAZUR (C.: Nevâzır) Gece bekçisi.
    NAZÜKÎ f. Nâziklik incelik.
    NAZZ (Nâzz) : Dirhemler ve dinarlar.
    NAZZAM En çok nazmedici en güzel nazmedici en güzel tanzim eden.
    NAZZARE Bir şeye bakan kavim.
    NE f. "Değil yok" mânasına nefy edâtıdır.
    NEAB Karga yavrusu. * Horoz veya karga gibi ötme.
    NEAİM (Neâme. C.) Deve kuşları.
    NE'AL Nalbant.
    NEAM "Evet olur" mânâsında cevap edâtıdır. * Pek iyi âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir. * At deve sığır koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.
    NEAMA' Nimetler. İhsan atiyye. * Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.
    NEAMAT (Neâme. C.) Deve kuşları.
    NEAME (C: Neâm-Neamât) Deve kuşu. * Cemaat. * Gölgelik gölgelenecek yer.
    NEAM-LA Evet hayır. " Doğru fakat mes'elenin içinde senin hatırına gelmeyen şu da var." mânâsınadır.
    NE'AR Baş kaldıran âsi kafa tutan serkeş.
    NEAYİM Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.
    NE'B (C: Niyeb) Sâfi nesne. * Yaşlı dişi deve.
    NEB' Gizli ses.
    NEB' Suyun çıkıp akması. * Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar budaklarından da ok yapılır.
    NEBA' Kaynak olmak pınardan su çıkarmak su akması. * Akçaağaç.
    NEB'A Yay yapacak yer.
    NEBAA Oturacak yer kıç mak'at.
    NEBAC Sesi yüksek olan.
    NEBAGAT Meydana çıkma.
    NEBAH (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması. * Yılan seslenişi. * Keçi ve geyik inleyişi.
    NEBAHE(T) (Nebahat) şeref şan onur itibar. * şan şeref ve itibar sâhibi.
    NEBAİL (Nebile. C.) Yüceler ulular yüksekler.
    NEBAİR (Nebire. C.) Torunlar.
    NEBALE(T) Zekâ fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük azamet. * İyi olmak. * Cömertlik elaçıklık. * Okçu ok yapıp satan. Okçuluk.
    NEBAT Acem fellahlarından bir kabile.
    NEBAT (C: Nebatât) Topraktan yetişen biten her çeşit şey. Bitki. * Yemen diyarında bir kabile adı.
    NEBATÂT (Nebât. C.) Nebâtlar bitkiler.
    NEBATÎ Nebat cinsinden nebata mensup ve nebata ait yerden biten cinsinden olan.
    NEBATİYYUN Botanik bilginleri botanik âlimleri.
    NEBBAC Sesi sert olan.
    NEBBAH Havlayıcı.
    NEBBAL Ok yapıp satan kimse. Okçu.
    NEBBAR Fasih dilli güzel konuşan adam.
    NEBBAŞ Mezar soyucu kefen soyucu.
    NE'BE (C: Nâibat) Musibet belâ.
    NEBE' Haber. (Peygam)
    NEBE' SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 78. Suredir. Amme Suresi de denir.
    NEBEAN Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.(Demek ki şu enharın nebeanları âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor. S.)
    NEBE'-AVER f. Haber getiren.
    NEBEHRECE Geçmez bakırlı para. Sahte akçe. * Her nesnenin kötüsü.
    NEBEKE (C: Nübük-Nebâk) Tepe.
    NEBERD f. Muhârebe savaş harb ceng.
    NEBERD-AZMÂ f. Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse.
    NEBERDE f. Savaşçı muhârib.
    NEBERDGÂH f. Savaş yeri muharebe sahası.
    NEBERD-PİŞE f. Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı.
    NEBEVÎ Nebiye ait. Peygambere dâir. Peygamberle alâkalı.
    NEBEZ (C: Enbâz) Lâkab.
    NEBG Un öğütülürken tozan un. * Görünmek zâhir olmak.

    NEBH (C: Nevâbih) Kabarcık. * Toprak.
    NEBH Köpeğin ürüyüp uluması.
    NEBH Bir şeyi tenbih etmek unuttuğunu hatırlatmak. * Ansızın bulunan. Yitik. * Ansızın yitirmek. * Uykudan uyanmak. * Şerefli olmak. * Meşhur olmak ün salmak.
    NEBHA Yüksek beyaz yer.
    NEBİ Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettiren Peygamber. (Bak: Resül)
    NEBİ-Yİ EFHAM En büyük en kıymetli olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
    NEBİYYÜ-L HARAM Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
    NEBİYYÜ-R RAHMET Bütün âlemler için Rahmete vesile olduğundan peygamber Efendimiz için söylenmiş bir isimdir.
    NEBİYYÜ-T TEVBE Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi. (Ümmetinin tevbelerinin kabul edileceğine işâreten bu isim verilmiştir.)
    NEBİB (C: Enbüb) Boğum kamış boğumu.
    NEBİH (Nebihe) Namlı şanlı şerefli.
    NEBİH İt avazı köpek uluması.
    NEBİK (C: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.
    NEBİL (Nebile) Akıllı anlayışlı zekâ sahibi. * Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu. * Bilgili ve faziletli kimse.
    NEBİLE Büyük iri. (Bak: Nebil)
    NEBİR (Nebire) Torun.
    NEBİSE Kız torun.
    NEBİSE Kuyu toprağı. Irmak toprağı.
    NEBİT Muhkem sağlam katı.
    NEBİYY Yükseklik. * Yol.
    NEBİZ (C: Enbize) Hurma şarabı. * Yola bırakılıp atılan çocuk.
    NEBK Yazmak. * Husumet etmek düşmanlık yapmak. * Düz etmek düzleştirmek.
    NEBL Ok. Ok hazırlamak.
    NEBR (Nibr) : (C: Enbâr - Nibâr) Keneye benzer bir küçük böcek. * Yukarı kaldırmak yükseltmek.
    NEBRAS (Nibrâs) (C.: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba. * Mc: Nur merkezi.
    NEBRE Demir parçası.
    NEBS Yeri kazma toprağı kazma. * Eser nişan.
    NEBS Söylemek.
    NEBŞ Gömülü bir şeyi yerden çıkarma. * Bir şeyi diğer bir şey vasıtasıyla meydana çıkarma.
    NEBT Bitme yerden çıkma. Meydana gelme. * Ot.
    NEBT Suyun yerden çıkıp akması.
    NEBTA Yanları beyaz olan dişi koyun.
    NEBV Sakız.
    NEBVE Uzaklaşmak. * Ok hedefe varamamak. * Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması. * Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması. * Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.
    NEBVE (Nebâve) Yüksek yer. * Yükseklik.
    NEBZ Bırakmak. * Az miktar cüz'i.
    NEBZ-İ AHD Muâhedeyi feshetme.
    NEBZ Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak istihzâ etmek. * İhtiyarlık işareti belirmek.
    NEBZ (Nebezân) : Damarın hareket etmesi.
    NEBZE Az miktar cüz'i bir şeyin artığı.
    NECA Göz değmek.
    NECA Evmek. Acele etmek. * Halâs olmak kurtulmak.
    NECABET Neciblik temiz soyluluk. Huy temizliği.
    NECADET Kahramanlık efelik yiğitlik.
    NECAH Zafer bulmak murâda ermek ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.
    NECAH Ses sadâ.
    NECAİB (Necib. C.) Şerefli necib asil temiz kimseler.
    NECARE Dülgerlik neccarlık.
    NECASET Pislik kazurat murdarlık. (Bak: Habes)
    NECASET-İ GALİZA Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi)
    NECASET-İ GAYR-İ MER'İYE Câmid bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)
    NECASET-İ HAFİFE Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.
    NECASET-İ KALİLE Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
    NECASET-İ MER'İYE Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi)
    NECASETTEN TAHARET Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
    NECAŞE Süratle yürümek hızlı yürümek.
    NECAŞİ (NİCÂŞİ) Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre mutlaka bu isim Habeş Meliklerinin has isimleridir.
    NECAT Kurtuluş selâmet. * Hırs ve hased. * Yüksek mekân. * Ağaç budağı. * Mantar.
    NECATÎ Kurtulmaya ait kurtulmakla ilgili.
    NECB Ağaç kabuğunu soymak.
    NECCAD Yorgancı. Yatak yastık yorgan gibi şeyler yapan.
    NECCAH Yorgancı.
    NECCAR Doğramacı. Marangoz. * Dülger.
    NECCAŞ Hayvan sürücüsü.
    NECCİNA Bizi kurtar bize selâmet ver bizi hıfzeyle (meâlinde dua).
    NECD Açık ve işlek yol. * Yüksek yer. * Minder döşeme gibi oturacak şeyler. * Ağaçsız mekân. * Hâzık ve mâhir kılavuz. * Yiğitlik hâli. Gamlılık gussa. * Hasma galip gelmek. * Çok terlemek. * Meme. * Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.
    NECDET Yiğitlik şecaat kahramanlık. * Harp ve kıtal. *Yeis korku.
    NEC'E Şiddetli nazar. Şiddetli bakış.
    NECEB Ağaç kabuğu.
    NECEF (Necefe) : (C: Nicâf-Encâf) Üzerine su çıkmayan yer. Tümsek yer yüksek tepe sırt. * Irakta bir şehrin adı.
    NECEFE Büyük askı kandil.
    NECEL Büyük gözlülük. İri gözü olmak.
    NECER Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.
    NECES Murdarlık pislik necâset.
    NECEŞ Değeri artırmak için almak. * Bir kumaşın pahasını artırmak. * Dağılmış şeyleri bir yere toplamak. * Örtmek setretmek.
    NECH Men' ve reddetmek.
    NECİB Cömert kerim kişi.
    NECİB Soyu ve nesli temiz aslı kerim olan. Cömert. Asilzâde. Güzel huylu ve ahlâklı.
    NECİBE Soyu sopu temiz kimse. Cömert. Asilzâde.
    NECİD Kahraman bahadır. * Arabistan'da bir memleket ismi. * Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket. * Arslan.
    NECİF (C: Nicef) Geniş temrenli olan ok.
    NECİH Galip ve muzaffer. * Sabırlı. * Sağlam rey.
    NECİH Su sesi.
    NECİL (Necile) Soyu temiz. Soylu. * Ağaç yaprağından bir cins.
    NECİRE Bulamaç aşı.* Kızgın taş ile kızdırılmış su. * Kârgir duvar. * Tahtadan veya ağaçtan olan sofa. * Çulhaların beze sürdükleri haşil.
    NECİS Temiz olmayan. Pis.
    NECİS Pis necasetli murdar. * Şifa bulmaz dert. (Bak: Habes)
    NECİS-ÜL AYN Pisliğin ta kendisi.
    NECİS Yavaş hareketli insan veya hayvan. * Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek. * Gizlenen sır nişan. * Bir nevi yeşillik.
    NECİSE Kuyudan çıkardıkları toprak.
    NECİY Sırdaş sır saklayan.
    NECİYYA (Münâcât. dan) Gizli yalvararak gizli söyleyerek.
    NECİYYULLAH Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)
    NECL (C: Encâl) Oğul evlât çocuk. * Kuşak nesil sülâle. * Atmak. * Ayak ucuyla vurmak. * İstihrac etmek meydana çıkarmak. * Yerden çıkan su.
    NECL-İ NECİB Soyu temiz çocuk.
    NECM (Necim) Yıldız ahter kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker onbir yıldızdır. Altısı görünür gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir. (Peygamberimiz (A.S.M.) hepsini de görür idi.) * Belirli olan vakit. (Araplar vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi) * Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.* Belirli vakitte yapılan vazife. * Kur'an-ı Kerim. * Ceste ceste kısım kısım oluş. * Kur'an-ı Kerim'in her defa inzal edildiği kısım. * Huk: Bir borcun taksitlerini ödemek için hulül eden muayyen borç.
    NECM-İ DIRAHŞAN Parlayan yıldız.
    NECM-İ SÂKIB Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.
    NECM SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 53. Suresidir. Vennecmi Suresi de denir. Mekkîdir.
    NECM Ü HİLÂL Yıldız ve ay.
    NECMEDDİN (Bak: Necm-üd din)
    NECMEDDİN-İ KÜBRA (Mi: 540 - 618) İran Mutasavvıflarının en mühim şahsiyetlerindendir. Kübreviyye veya Zehebiyye ismi ile anılan tarikatın kurucusu sayılır. İsmi: Ahmed bin Ömer Eb-ul Cenab Necmeddin Kübra el-Hivakî el-Harzemî.Münazara ve mübaheseyi çok sevdiği ve her münazarada hasımlarını yendiği için kendisine "Ettâmmet-ül Kübra" lâkabı verilmiş sonradan sadece "Kübra" denilmiştir. Moğolların Harzem'i istilâsında şehri terk etmeyerek onlara karşı kahramanca çarpışarak şehid düşmüştür. (K.S.)
    NECMÎ Yıldıza dair yıldızlarla alâkalı.
    NECM-ÜD DİN (Bizde daha çok Necmeddin şeklinde telâffuz olunur) Dinin necmi yıldızı meâlindedir.
    NECNECE Geriye döndürmek. * Engel olmak men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek. * Zayıf etmek zayıflatmak.
    NECR Ağaç yonmak. * Şiddetli sevk. * Asıl. * Renk. * Halâs kurtuluş.
    NECRAN Susuz. * Kapı ökçesi. ("süve" denir). * Yemen diyarında bir yerin adı.
    NECS (Neces) Pis ve murdar olan habes. şer'an pis olup gözle görülen şey.
    NECS Yerden define çıkarmak. * Kuyuyu ayıklamak.
    NECŞ Avı yatağından çıkarma. * Dağılmış parçaları toplamak.
    NECV (C: Nicâ) Yüzmek. * İki kişi arasında olan sır. * Karından çıkan necis.
    NECVA Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak. * Ağız koklamak. * İki kişi arasındaki sır.
    NECVE Tümsek yüksek yer.
    NECZ Bitip tükenmek. * İhtiyaç bitirmek. * Vâdeyi yerine getirmek.
    NED' Dikkat etmek.
    NEDA Rutubet çiğ nem.
    NEDAİD (Nedid ve Nedide C.) Emsâller akranlar eşler.
    NEDALET Kir pislik. * Çalma sirkat etme aşırma.
    NEDAMET (Nedm. den) Pişmanlık nedâmet etmek.
    NEDAMETGÂH f. Pişmanlık yeri.
    NEDAMETKÂR f. Nedamet eden. Pişman olan.
    NEDAMETKÂRÎ f. Pişmanlık nâdim oluş.
    NEDAN f. Bilmeyen bilmez.
    NEDARET Tazelik parlaklık letafet taravet.
    NEDAVET Yaşlık ıslaklık nemlik rutubet.
    NEDB Dua etmek.
    NEDBE (Bak: Nedebe)
    NEDD Gitmek. * Kaçmak.
    NEDDAF Hallâç. Pamuk atan kimse.
    NEDEBE Yara izi.
    NEDEM Pişman olma nedamet pişmanlık.
    NEDF Pamuk ditme pamuk atma.
    NEDG Kılıçla veya sözle taan etmek çekiştirmek.
    NEDH Geniş yer.
    NEDH Men'etmek engel olmak.
    NEDHE (Nüdhe) : Çokluk fazlalık.
    NEDİ' Ateş veya kül içinde pişmiş olan.
    NEDİB Yara izi kalan âzâ.
    NEDİD(E) (C.: Nedâid) Emsâl akran eş.
    NEDİF Atılmış hallaçlanmış pamuk. Yün.
    NEDİM (C.: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı meclis arkadaşı. * Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan. * Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.
    NEDİME Kadın nedim. * Zengin veya şerefli itibarlı bir kadının arkadaşı.
    NEDİS Akıllı kişi.
    NEDL Kir. * Hırsızlık.
    NEDM Pişman olmak.
    NEDMAN Pişmanlık nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma.
    NEDRET Azlık seyreklik az bulunmak.
    NEDS Akıllılık. * Taan etmek çekiştirmek.
    NEDS Huruç etmek çıkmak.
    NEDŞ Her nesneyi eritip sormak. * Pamuk atmak.
    NEDVE Yaşlık nemlilik. * Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek. * Konuşmak.
    NEEC Yel esmek rüzgâr esmek. * Yalvarmak tazarru etmek.
    NEED Belâ musibet. Zahmet meşakkat.
    NEF' Fayda yararlılık. * Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin doğru veya yanlış; iyi ve kötü olması ın emir ve nehyine tâbidir.
    NEFAD (Nefed) Bitip tükenmek yok olmak.
    NEFAİS (Nefise. C.) Değerli güzel ve beğenilir şeyler.
    NEFAİS-PEREST f. Nefis şeyleri beğenenen güzel şeyleri seven.
    NEFAK (C.: Enfâk) İki kapılı ev.
    NEFASET Beğenilir olmak kıymetlilik değerlilik çok güzellik pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.
    NEFAZ Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.
    NEFAZ Geçme işleyip öte tarafa geçme. * Sözü geçme sözü dinlenme.
    NEFC Çıkmak huruc etmek.
    NEFD Tükenmek bitmek. * Geçici ve fâni olmak.
    NEFEAN Faydalı olarak.
    NEFEAN Lİ-L-UMUM Herkes için faydalı oluş.
    NEFED Bitirme tükenme bitirilme.
    NEFEHAT (Nefha. C.) Esintiler. Üfürmeler.
    NEFEL Düşmandan alınan mal ganimet. * Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.
    NEFER Bir kişi tek kişi. * Asker er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)
    NEFERÂT (Nefer. C.) Neferler askerler erler.
    NEFES Soluk üfürülen hava. Soluma soluk verip alma. * Uzun söz. * Bolluk. * Hased etmek. *Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.
    NEFEZA (NEFZA) (C: Nefâyız) Düşmanın ahvâlini bilmek için dolaşan kavim.
    NEFEZAN Sıçramak.
    NEFFA' (Nef'. den) Çıkarı çok olan kimse.
    NEFFAC Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin.

    NA Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir.
    NA Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil $ : Ehliyetsiz ehil olmayan.
    NA'AB Aceleci. Hızlı yürüyen tez giden kişi.
    NA'AL Nalbant. Nalin yapan.
    NAAM (Bak: Neam)
    NA'AR Fesad ve fitneye çalışan. * Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.
    NA-AŞNA f. Bilinmeyen yabancı.
    NAAT (Bak: Na't)
    NAB (C.: Enyâb) Azı dişi. * Yaşlı deve.
    NAB f. Katıksız hâlis saf. * Oluk. * Berrak.
    NA'B Karga veya horoz ibiği.
    NA-BALİG f. Henüz büluğa ermemiş daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş yetişmemiş.
    NABAZAN Nabız atması damar vurması.
    NA-BAYESTE f. Lüzumsuz gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan.
    NA-BECA f. Yersiz uygunsuz münasebetsiz.
    NA-BEDİD (Bak: Nâ-bercâ)
    NA-BEHENCAR f. Usulsüz kuralsız yolsuz kaidesiz.
    NA-BEHENGÂM f. Vakitsiz mevsimsiz zamansız.
    NA-BEHRE f. Azim ulu. * Karışık. * Soysuz.
    NA-BEKAİDE f. Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz kuralsız nizamsız.
    NA-BEKÂR İşsiz işe yaramaz.

    NA-BEMAHAL f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz.
    NA-BERCA (Nâ-bedid) Belirsiz görünmez olan.
    NA-BESÎ f. Yokluk adem.
    NA-BESUD f. El dokunulmamış el değmemiş yeni şey.
    NÂBIZ Hareket eden.
    NABIZ Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
    NÂBIZA (C.: Nevâbız) Nabız damarı.
    NABIZ-ÂŞNÂ f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
    NABIZ-GİR f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen.
    NABİ' (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran kaynayan akan.
    NABİ Haber veren haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712)
    NABİ Yüksek yüce.
    NABİGA (C.: Nevabig) Şanı şöhreti büyük adam. ulu şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.
    NABİGAT-ÜL CA'DÎ Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.
    NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
    NABİL Ok yapan. * Üstad hâzık kimse. * Irgaç.
    NA-BİNA (C.: Na-binayan) Kör a'mâ gözleri görmez. Anadan doğma kör.
    NA-BİNAYAN (Na-bina. C.) Gözü görmeyenler a'mâlar körler.
    NA-BİNAYÎ f. Körlük a'mâlık.
    NABİT Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.
    NABİTE Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
    NABİZ Savaşçı muharip savaşan.
    NABUD (Nâ-bud) f. Mâdum yok olan bulunmayan. * İflas etmiş. Perişan olmuş. * Sonradan yok olan.
    NA-BUDMEND f. Yoksul fakir.
    NA'BÜDÜ "Biz ibadet ederiz" mânâsında fiil. ( Bak: Nun-u na'büdü)
    NABZ (Bak: Nabız)
    NABZA Damarın bir defa atması.
    NABZ-AŞNA f. Nabızdan anlayan mizac bilen.
    NABZ-GİR f. Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan nabza göre davranmasını bilen.
    NABZÎ Damarın atmasıyla ilgili.
    NA'C (C: Niâc-Neacât) Koyun.
    NA-CAİZ f. Yapılmaz câiz değil.
    NACAK Bir ağaç sapa geçirilen ağzı keskin genişçe demir âlet. Balta.
    NA'CAT (Na'ce. C.) Dişi koyunlar.
    NA'CE (C.: Niâc-Na'cât) Dişi koyun. * Dişi sülün. * Kadına da istiare ile söylenir.
    NACİ Kurtulan. Necat bulan. * (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi "Fetva" kelimesine kadar hazırlamıştır.
    NACİ' Hazmı kolay olan yiyecek.
    NACİ(YE) Kurtulmuş necat bulmuş. Cennetlik olan.
    NACİL Nesli kerim şerefli olan soyu temiz.
    NACİLEYN Ana ve baba ecdad ve evlâd dedeler ve babalar.
    NA-CİNS f. Aynı cinsten olmayan. * Cinsi bozuk.
    NACİR Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz.
    NACİS İyileşmez hastalık.
    NACİŞ Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.
    NACİYE (C.: Nâciyât) Sür'atli deve.
    NACİZ Azı dişi.
    NACİZ Hâzır.
    NACU f. Çam ağacı.
    NACUD f. Büyük kadeh.
    NACUR Sırça tabak.
    NA-CUNBAN f. Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam.
    NACÜV f. Çam ağacı.
    NA-ÇAR f. Çaresiz elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
    NA-ÇARÎ f. Çaresizlik.
    NA'ÇE f. Yumuşak yer.
    NA-ÇESPAN f. Uygun ve yakışık olmıyan.
    NAÇİZ (Nâ-çiz) f. Çok küçük ehemmiyetsiz şey değersiz hükümsüz.
    NAÇİZANE f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
    NA-ÇİZÎ f. Naçizlik ehemmiyetsizlik kıymetsizlik değersizlik.
    NA-DAN f. Cahil bilmez haddini bilmez.
    NÂ-DANÎ f. Terbiyesizlik haddini bilmezlik. * Cahillik.
    NÂ-DANİST (Nâ-dâniste) f. Câhil bilmez.
    NADAR (Nadâret) Altun.
    NA-DARÎ f. Olmamazlık bulunmayış.
    NADAS Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
    NA-DAŞT f. Hayâsız utanmaz.
    NADC Kıvam. Büluğa erme. Pişme.
    NADD Azık rızık.
    NADDAHATAN Püsküren çifte pınarlar.
    NA-DEMSAZ f. Uymayan uygun olmayan âhenksiz.
    NA-DERİDE f. Delinmemiş delik açılmamış.
    NADH Su serpmek sulamak. Su içip kanmak. * Musallat olanı defetmek. * Suyun feveran etmesi püskürmesi.
    NADIC (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış olmuş kıvama gelmiş.
    NADİ Nidâ eden haykıran çağıran. * Halkın meşveret gibi birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm meclis mahfil kongre tâbirleri gibidir. (E.T.)
    NADİB Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan.
    NADİC Olgun meyve. * İyi pişmiş et.
    NADİD Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık minder şilte gibi şeyler.
    NA-DİDE f. Az bulunur çok değerli. Az görülen görülmemiş.
    NADİM Nedamet etmiş pişman.
    NADİMÂNE f. Pişmanlıkla pişman olarak nedamet duyarak.
    NADİMİYET Pişmanlık nedamet.
    NADİR(E) Az bulunan. Seyrek.
    NADİRÂT Az bulunan şeyler.
    NADİREDÂN f. Zarif âlim.
    NADİREKÂR f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
    NADİREN Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.
    NADİRE-PERDÂZ f. Güzel söz söyleyen.
    NADİRE-SENC f. Nükteli konuşan güzel fıkralar anlatan zarif kimse.
    NADİRET Güzellik parlaklık tazelik. * Hoş ve lâtif.
    NADİYE Sudan uzak olan hurma ağacı.
    NA-DÜRÜST f. Doğru olmayan. Eğri. * Sağlam dürüst ve gerçek olmayan. * Yanlış haksız.
    NA-DÜRÜSTÎ f. Gerçek olmama doğru olmama.
    NA-EHİL f. Ehliyetsiz beceriksiz. Ehil olmayan.
    NA-ENDAM f. Muntazam olmıyan. Biçimsiz gayr-ı muntazam.
    NA-ENDİŞ f. Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık muhakkak.
    NA-ENDİŞÎDE f. Düşünülmemiş.
    NÂ-EVS f. Manastır kilise.
    NÂF f. Göbek. * Mc: Orta.
    NÂF-I ÂLEM Mekke-i Mükerreme.
    NÂF-I ŞEB Gece yarısı.
    NÂF-I ZEMİN Zeminin ortası. Mekke-i Mükerreme.
    NA'F Sütü çok olan deve.
    NAFAKA Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
    NAFAKA-İ İDDET Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
    NAFAKA-İ MAKZİYYE Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.
    NAFAKAT (Nafaka. C.) Nafakalar.
    NAFATA Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.
    NAFE f. Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı.
    NA-FERCAM f. Asıl ve esastan âri olan akibetsiz olan. Faydasız.
    NAFE-RİZ f. Koku saçan. * Göbek düşüren.
    NAFIA Bayındırlık işleri.
    NAFIK Geçer para. Geçer akçe.
    NAFIKA (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus).
    NAFIZ Çok titreten. Sıtma.
    NAFİ (Nefiy. den) Giderici yok eden nefyeden menfi yapan.
    NAFİ' Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı. * Esma-i Hüsnâdan bir isim.

    NAFİA İnşaat işleri. * Faydalı işler. Menfaatli olanlar.
    NAFİC (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.
    NAFİCE (C.: Enfice) Misk göbeği.
    NAFİH (Nefh. den) Üfürücü üfleyici.
    NAFİKA (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
    NAFİLE Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. * Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. * Torun. * Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
    NAFİR Nefret eden. Ürken korkan. Sevmeyen. * Galip olan. * Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.
    NAFİS (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse. * Açan ve ferahlandıran.
    NAFİS-ÜL KERB Sıkıntı ve belâlara göz değmesine nazara te'sir edip kaldıran.
    NAFİS Okuyup üfüren.
    NAFİZ İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren. * Sözü geçen kendine itaat edilen. Te'sirli nüfuzlu.
    NAFİZ-ÜL EMR Emri geçip sözü dinlenilen. * Kendisine itaat edip boyun eğilen.
    NAFİZ-ÜL KELİM Sözü geçen.
    NAFİZ Çok fazla titreten sıtma.
    NAFİZE Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.
    NAFİZİYET Sözü geçerlik nâfizlik.
    NAFUR (Nâfure) Fıskıye fevvâre.
    NAGÂH f. Birdenbire ansızın hemen. (Nâgeh nâgehan nagehâne nagehânî)
    NAGAM (Nağme. C.) Nağmeler âhenkler türküler.
    NAGAMÂT Nağmeler âhenkler güzel sesler.
    NAGAM-KÂR f. Nağmeler söyleyen ezgici.
    NAGAM-PERVER (C.: Nagamperverân) f. Türkü söyleyen nağmeci. Nağme seven.
    NAGAŞAN Iztırab acı.
    NA-GEHAN f. Birdenbire ansızın âniden.
    NAGFA Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.
    NAGIZ Şaşırdığında başını sallayan kimse. * Kürek başında olan kıkırdak.
    NAGK (C.: Nuguk) Karga çağırmak.
    NA-GÜŞADE f. Kapalı açılmamış.
    NA-GÜVAR (Nâ-güvâre) f. Midede zor hazmolunan şey. Sindirimi zor. * Yenilmesi veya içilmesi acı olan şey.
    NAGZ f. Güzel iyi. Göze hoş ve güzel görünen.
    NAGL Çürük sahtiyan.
    NAGM Gizli kelâm gizli söz.
    NAĞME (C.: Nağamât) Ahenk güzel ses âvaz ezgi teganni.
    NAĞME-GER f. Türkü söyleyen öten.
    NAĞME-HÂN f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAĞME-HÂNÎ f. Türkü söyleyicilik nağme söyleyicilik.
    NAĞME-HİZ f. Nağme uyandıran. Türkü şarkı söyleyen.
    NAĞME-KEŞ f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAĞME-PERDAZ f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAĞME-SAZ f. Ahenkle söyleyen terennüm eden.
    NAĞME-SERA f. Türkü okuyan şarkı söyleyen.
    NAĞME-ZEN f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAGR Gadap etmek hiddetlenmek kızmak. * Kin tutmak. * Çömlek kaynamak.
    NAGS Kederli gamlı olmak.
    NAGZ Devekuşunun erkeği. *Başını sallayıp depretmek. * Bulutun koyu ve kesif olması.
    NAH f. Göbek.
    NAH' Kesme boğazlama.
    NAH f. İp ince ip. * Tel. * Halı kilim.
    NAHA' Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek. * Yemen taifesinden bir kavim. * Hâlis etmek. * Uzaklık ıraklık.
    NAHABE (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
    NAHAFET Zayıflık arıklık cılızlık.
    NAHAFET Aksırma.
    NA-HAH f. İstemeyerek râzı olmayarak. Zoraki.
    NA-HAK f. Haksız beyhude boş.
    NA-HANDE f. Câhil ümmi okumamış.
    NAHARİR (Nihrir. C.) Bilgili akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
    NAHASET Esircilik. * Canbazlık.
    NA-HAST f. Kötürüm.
    NA-HAST f. İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden.
    NAHB Çekip çıkarma.
    NAHB Yüksek sesle ağlama. * Önemli iş mühim iş. Nezretmek adamak. * Seri seyr. * Vakit müddet. Ecel ölüm mevt.
    NAHÇİR f. Av hayvanı. Sayd. * Av yeri. * Yaban keçisi.
    NAHÇİR-GÂH f. Av yeri.
    NAHÇİR-GİR f. Avcı sayyad.
    NAHÇİR-VÂN f. Avcı.
    NA-HEMTA f. Denk ve eşit olmayan. Müsavi olmayan.
    NA-HEMVAR f. Eğri düz olmayan. * Uymayan mutabık gelmeyen. * Uygunsuz.
    NA-HENCAR f. Doğru olmayan.
    NAHF Aksırmak. Nefes almak.
    NAHH Davar sürmek. * İplik. * Zeyli denilen döşek. * Güç seyr. * Deve çökertmek için söylenen söz.
    NAHHAM Tamahkâr cimri hasis pinti. * Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.
    NAHHAS Esirci esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi.
    NAHHAS Bakırcı.
    NAHHAT Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.
    NAHHAT Gururlu kibirli.
    NAHI' Âlim.
    NAHİ (Nehy. den) Nehyeden yasak eden önleyen.
    NAHİB (Nehb. den) Yağma eden talan eden önleyen.
    NAHİB Korkak cebin.
    NAHİB Avaz avaz ağlamak feryad ile ağlamak.
    NAHİDE Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı.
    NAHİF Sümkürdüğünde genizden gelen ses.
    NAHİF Çelimsiz zayıf ince. Arık.
    NAHİK (Nehak. dan) Eşek gibi anıran eşek sesli.
    NAHİKA (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
    NAHİL (Nâhile) Zayıf arık ince.
    NAHİL Hurma ağaçları hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu. (O.T.D.S.)
    NAHİL Kalburcu.
    NAHİL Susayan kimse. * Suya kanmış kimse.
    NAHİLE Huy tabiat mizac.
    NAHİR (Nahr. dan) Kesilmiş boğazlanmış.
    NAHİR Burundan hırıltı çıkarma.
    NAHİR Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik.
    NAHİRAN Atın göğsünde olan iki damar.
    NAHİRE Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur yel estikçe ses verir delik deşik olmuş kemik.
    NAHİRE Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi.
    NAHİS Kıtlık yılı.
    NAHİS Kıtlık. * Yümünsüz uğursuz.
    NAHİS Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.
    NAHİS Vuran vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.
    NAHİSE Koyun sütüyle karışık keçi sütü.
    NAHİT (Nahite) İnilti.
    NAHİYE Yan taraf kenar civar çevre. * Küçük yer bölge. İdari taksimatta kazadan küçük köyden büyük olan yerleşme merkezi.
    NAHİZ Eti çok olan.
    NAHİZ f. Pusu.
    NAHİZGÂH f. Pusu yeri.
    NAHİZ Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu.
    NAHL Hurma ağacı. * Gelinler için yapılan süs ağacı. * Un elemek.
    NAHL Bal arısı. * Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey. * Sövmek iftira etmek.
    NAHL SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 16. Suredir. Mekkîdir.
    NAHL-BEND f. Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. * Balmumundan taklid süs ağacı yapan balmumcu.
    NAHLE Tek hurma fidanı. * Bir fidan.
    NAHLE Bir tek arı.
    NAHLİYE Hurmalar.
    NAHLİSTAN f. Hurma fidanlığı hurmalık. * Ağaçlık fidanlık.
    NAHME Göğüsten çıkan ses.
    NAHNAHA Hırıltı ile soluma. * Öksürük.
    NAHNAHA Deveyi çökertmek.
    NAHNU Biz.
    NA-HOŞ f. Hoş olmayan hoşa gitmeyen.
    NA-HOŞÎ f. Nahoşluk fenalık iğrençlik. Hoşa gitmemeklik.
    NA-HOŞ-GÜVAR f. Hazmı zor sindirimi güç. Tatsız.
    NA-HOŞNUD f. Razı ve hoşnud olmayan. Gayr-i memnun.
    NAHR Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
    NAHR-ÜN NEHAR Gündüzün evveli.
    NAHR-ÜŞ ŞEHR Ayın evveli.
    NAHR Eskimek. * Çürümek. * Parçalamak.
    NAHS Uğursuzluk yümünsüzlük. * Bahtsız uğursuz.
    NAHS Vurmak.
    NAHŞ Zayıflamak.
    NAHT Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı. * Yontma oyma.
    NAHT Sümkürmek.
    NAHU (Kürdçe) Öyle ise şöyle ki işte.
    NA-HUDA f. 'tan korkmaz. * Gemi kaptanı.
    NÂHUN f. Tırnak.
    NÂHUN-BE-DENDÂN f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan.
    NÂHUNBÜR f. Tırnak makası.
    NÂHUN-BÜRÂ(Y) f. Tırnak makası tırnak çakısı.
    NÂHUN-TIRAŞ f. Tırnak makası tırnak çakısı.
    NAHV (Nahiv) Yol cihet. Etraf yön. * Misâl. * Miktar. * Kasd ve azmeylemek. * Gr: Kelimelerin birbirine rabt izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir yani cümle tahlili yapılır.
    NAHVE Çörek otu.
    NAHVET Kibir gurur. Kibirlenme büyüklenme böbürlenme.
    NAHVETFÜRUŞ f. Böbürlenen gururlanan.
    NAHVÎ Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Nahiv ilmini iyice bilen.
    NAHVÎ LİSAN Kaidelere bağlı olan çok tertibli ince ve geniş mânâlı lisan.
    NAHVİYYUN Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri gramerciler.
    NAHZ Bir şeyle dürtme.
    NAHZ Kemiğin etini ayıklama.
    NAHZA Et parçası.
    NAIT Dağ. * Hemeden kabilelerinden bir kabile.
    NAÎ Kötü haber veren.
    NAİB(E) (Nevb. den) Vekil birinin yerine geçen. * Şeriat hâkimi olan kadı vekili. * Nöbet bekleyen.
    NAİB-ÜL ÂM Cumhuriyet müddei-i umumisi. Cumhuriyet savcısı.
    NAİB-İ FÂİL Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem" "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)
    NAİB Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.
    NAİCE Yumuşak yer.
    NAİF Zayıf cılız.
    NAİK Karga ötüşü veya horoz sesi. * Çobanın koyuna bağırması.
    NAİKAN Cevzâ burcundan iki yıldız.
    NAİL(E) Muradına eren nâil olan ele geçiren. Erişmiş.
    NAİLİYET Ele geçirmek murada ermek elde etmek.
    NAİM Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal. * Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası.
    NAİM Taze körpe. * Kılçıksız yumuşak kemiksiz. * Etli sebze.
    NAİM Uyuyan uykuda olan.
    NAİMÂNE f. Uyur gibi uyuklayarak uyurcasına.
    NAİME Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın. * Yumuşak yapılı hayvancıklar.
    NAİMÎN (Nâim. C.) Uyuyanlar uykuda bulunanlar.
    NA-İNSAF f. İnsafsız. İnsafı bulunmayan.
    NAİR Haykıran nâra atan. * Uzak. Irak baid.
    NAİR Parlak parlayan. * Düşmanlık adavet.
    NAİRE (C.: Nevâir) Alev ateş. * Hararet sıcaklık.
    NAİYE Ölüm haberi götüren kötü haber veren.
    NAİZ Kuvvetlendiren. Kaldıran.
    NAK f. Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk $ : Gamlı kederli.
    NAK' (C: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer. * Kuyu içinde olan su. * Deve kuşu avazı. * Feryâd etmek bağırıp çağırmak. * Susuzluğu teskin etmek susuzluğu gidermek. * Sıcak suda haşlama. * İlâç olarak çıkarılan su. * Suda ıslanma. * Toz.
    NA'K Karga avazı. * Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
    NÂKA Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce.
    NÂKA-İ SÂLİH Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
    NAKA' Temiz olma.
    NAKA (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe.
    NA-KABİL f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil kabiliyetsiz.
    NA-KABUL f. Kabiliyetsiz istidatsız.
    NA-KÂFİ f. Kâfi olmayan. Yetersiz kâfi değil.
    NAKAİS (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar.
    NAKAKA Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.
    NAKAL Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
    NAKALE (Nâkıl. C.) Haberciler nakledenler.
    NA-KÂM f. Muradına eremeyen tali'siz. Arzusuna kavuşamayan.
    NÂ-KÂMÎ f. Mahrumiyet bahtsızlık. isteğine kavuşamama.
    NAKARAT (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
    NAKARE f. Davul kös. Dümbelek.
    NA-KÂRE f. Bir işe yaramaz olan.
    NA-KA'RYAB f. Dibi bulunmayan dipsiz.
    NA-KASTE f. Eksiksiz noksansız. Tamam.
    NAKAVE Temizlik.
    NAKB (C.: Enkâb) Delmek delik açmak. * Girmek. * Dağ içindeki yol.
    NAKBA Tabanı aşınmış deve.
    NAKD (C?: Nukûd) Madeni para akçe. * Bir şeyin bedelini peşinen ödemek. * Para olarak bulunan servet. * Vezin ve ayarı tamam olan para. * Bir şeye hırsızlamasına bakma. * Seçmek. * Saymak.
    NAKD-İ CÂN En kıymetli olan şey.
    NAKD-İ MEVCUD Mevcud olan para elde bulunan para.
    NAKDEN Para olarak peşin elden.
    NAKDÎ Paraca peşin para ile. Para ile alâkalı ve paraya müteallik.
    NAKDİNE Hazır ve peşin para. * Kıymetli ve değerli mal.
    NAKDİNE-İ HAYAT Hayatın kıymeti.
    NA-KERDE f. Yapılmamış olmamış.
    NA-KES f. Hasis olan. * Zelil insaniyetsiz alçak deni.
    NA-KESAN (Nâ-kes. C.) Alçaklar âdi insanlar insaniyetsiz kimseler. * Cimriler tamahkârlar pintiler hasis kişiler.
    NA-KESÂNE f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla.
    NAKF (C: Nuküf-Enkâf) Başı dimağından yarmak. * Bakış nazar.
    NAKH Başı dimağından yarmak.
    NAKH Teftiş etmek kontrol etmek.
    NAKİ' Tâze. * Şifâlı devâ.
    NAKIBE (C.: Nukab) Kişinin yan tarafında çıkan çıban.
    NAKID Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran. * Tenkidci ayarcı. Paranın kalbını anlayan. * Dinar dirhem.
    NAKIF Kırıcı kıran. * Bakan nâzır.
    NAKIH (C.: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan.
    NAKIL İleten taşıyan aktaran nakleden. * Tercüme eden. * İşittiğini anlatan.
    NAKIL-I AHBAR Haberler nakleden.
    NAKILE Nakleden. * Cereyan geçiren.
    NAKILMECLİS Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.
    NAKIR Nişana isabet eden ok.
    NAKIS Noksan eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. * Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil)
    NAKIS-UL İYAR Ayarı bozuk.
    NAKIS Ekşi şarap.
    NAKISAT (Nâkıs. C.) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar.
    NAKISAT-ÜL AKL Aklı kısa. * Mc: Kadın.
    NAKIYY Pak temiz nazif.
    NAKIZ (Nakz. dan) Bozan bozucu.
    NAKİ (Nakiye) Temiz pâk. * Çok takvalı temiz insan. * Has undan yapılmış beyaz ekmek.
    NAKİ' (C.: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap. * İçinde hurma ıslatılan havuz. * Suyu çok olan kuyu. * Kandıran kandırıcı.
    NAKİA (C.: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek. * Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun. * Damat için hazırlanan yemek. * Ziyafet.
    NAKİB Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı. * En eski derviş veya dede. * Müfettiş.
    NAKİBE Akıl. Nefs. * İnsan ruhu.
    NAKİD (Bak: Nakd)
    NAKİH (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse.
    NAKİHE Nikâhlı kadın eş.
    NAKİK Kurbağa akrep ve tavuk sesleri.
    NAKİL Vazgeçen cayan dönen. * Çekinen kaçınan.
    NAKİL Nakleden işittiğini anlatan.
    NAKİL Yol tarik. * Bir yürüme çeşidi.
    NAKİLE (C.: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama.
    NAKİME Asıl cevher. Kendi nefis. * Nefsi mübarek olan.
    NAKİR Bir insanın hem cins ve aslı. * Gayet fakir. * Bir nevi kara sinek. * Ağzı dar olan küçük kab. * Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur. * Kıymetsiz şey.
    NAKİR Gadaplı kızgın.
    NAKİS Bayağı alçak. * Başını daima öne eğen adam.
    NAKİS (Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan.
    NAKİS Bozan çözen üzen veya dağıtan. * Rücu eden. Dönen.
    NAKİSE Kusur ayıb eksiklik kabahat noksanlık. * Gıybet.
    NAKİSEDÂR f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu.
    NAKİŞ Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması. * Benzer misil.
    NAKİT Dişi keklik.
    NAKİZ(E) (Nakz. dan) Zıt karşı. Birbirine karşı zıt olan şey veya iş. * Man: Bir şeyin bir kaziyenin hükmüne mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyninde fark vardır. Nakizeyn; ne cem' olurlar ne de ma'dum. Zıddeyn; cem' olmazlar ikisi de bir arada olmazlar ma'dum olurlar. * Eyer ve semerden çıkan ses.
    NAKİZA Dağ içindeki yol.
    NAKİZEYN Karşılıklı iki zıt şey.
    NAKKA' Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.
    NAKKAB (Nakb. dan) Delici delik açıcı.
    NAKKAD (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını sağlamını ayıran. * Tenkidci bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam hatib.
    NAKKAF Temkinli kimse iyi niyet sâhibi olan kişi.
    NAKKAL (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
    NAKKAR Müzik çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
    NAKKARE (Bak: Nakare)
    NAKKAŞ Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
    NAKKAŞ-I EZELÎ Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. (C.C.)
    NAKKAŞE Nakış yapan kadın. Nakışçı.
    NAKL Bir şeyi başka bir yere götürmek taşımak yer değiştirmek. * Anlatmak duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek rivâyet etmek. * Bir dilden başka dile çevirmek terceme etmek. * Eski mest ve çizme. * Yırtık elbiseyi yamamak.
    NAKL-İ HADİS Hadis-i şeriflerin nakledilmesi.
    NAKL-İ SAHİH Doğru şüphesiz gelen haber nakli.
    NAKL-ÜD DEM Kan aktarma.
    NAKL-BEND f. Hikâyeci. Masal uyduran.
    NAKLEN Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
    NAKLÎ Nakliye ile taşıma ile ilgili. * Akla değil de nakle dayanan yani söylenen hakikat.
    NAKLÎ DELİL Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur'andan herkesin istifade etmesine ait hususlar ise: Tefekkür faziletler ve havf ü rica ve bilhassa ahkâm-ı diniyenin hikmetlerini ve hakkaniyet delillerini görmek gibi ibret derslerine ait olup ahkâm-ı şer'iyeye ait değildir. (Bak: Edille-i erbaa Fetva)
    NAKLİYAT Nakil işleri taşıma işleri. * Anlatılanlardan öğrenilenler. * Nakiller.
    NAKLİYAT-I ASKERİYE Askerî kıt'aların; top tüfek cephane teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi nakledilmesi. Askerî nakliyat.
    NAKLİYE (C.: Nakliyat) Eşya taşıma işi. * Taşıma parası.
    NAKM (Nakmet) İntikam öç alma. Eza vererek cezalandırma.
    NAKNAKA (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses.
    NAKR Oymak kazmak. Taş oymak. * Kuşun yem toplaması. * Vurmak. * Sıklık vermek. * Ağaç üstüne nakşetmek. * Tanbur çalmak. * Üflemek. * Dille ıslık çalmak. * Parmak çıtlatmak.
    NAKRA Hususi dâvet özel dâvet.
    NAKREŞE Gizli his.
    NAKS Eksiklik noksan kusur. * Azaltma eksiltme. (Bak: Nâkıs)
    NAKS Nakletmek. * İfsad etmek bozmak. * Evmek. Acele etmek. * Kimseye lâkap takmak. * Ayıplamak. * Kilise çanını çalmak. Çan çalmak çana vurmak.
    NAKŞ Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak. * Resim. * Tezyin etmek. * Bedene batmış dikeni çıkarmak. * Bir şeyin esasını araştırmak. * Yaymak. * Suda ıslanmış hurma. * İpekle sırma ile işleme. * Mc: Hile.
    NAKŞ-I DİL-FİRİB Gönül aldatıcı suret.
    NAKŞ-I KADEM Ayak izi.
    NAKŞ-I KİLKÎ Kalemle yapılan nakış.
    NAKŞ-BEND f. Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. * Ressam.
    NAKŞ-BENDÎ f. Kalbde zikir yoluyla tefekkür ile İlâhî sevgiyi uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan.(Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını binler ezvak ve mevaâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki meşhur velâyettir. Biri velâyet-i vusta biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşîde iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez.
    NAKŞ-PERDAZ f. Nakış yapan ressam.
    NAKŞ-PERDAZÎ f. Ressamlık.
    NAKŞ-TIRAZ f. Süslü işlemeler.
    NAKT Çıkarmak.
    NAKUR Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi dışından da o ses çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâkadar olarak "nâkur" denilmiştir. Boru çalınmak askerin seferi için hareket kumandası demek olduğu gibi borusu ötmek de emir ve kumandasının nüfuzundan kinaye olur. E.T.)
    NAKUS Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.
    NAKVET Bir şeyin seçkini.NAKZ : Bozmak. Çözmek. Kırmak. * Bir sözleşmeyi yok saymak. * Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak. * Parmaklarda veya âzâda oynak yerler. * Kiriş. * Palan. Deri.
    NAKZ-I AHD Anlaşmayı bozma muâhede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir)
    NAKZ (Nakazân) (C.: Nevâkız) Sıçramak. * Talep etmek istemek.
    NAKZ Halâs olmak kurtulmak.
    NAKZAN (Nakzen) Bozarak hükmü bozulmuş olarak.
    NAKZEYN İki zıt zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.
    NAL(E) f. İnilti figân. * Kamış kalem. * Kamış düdük. * Şeker kamışı.
    NA'L Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir. * Oturulacak yerlerin en aşağısı.
    NALAN f. İnleyen sızlayan figân eden.
    NA-LAYIK f. Lâyık olmayan.
    NALBANT (Na'l-bend) f. Nal takan.
    NA'L-BUR f. Nal çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur.
    NALÇE Küçük nal. * Yemeni çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları. (O.T.D.S.)
    NALE (Bak: Nâl)
    NALEKÂR f. İnleyen figân eden feryad eden.
    NALEKÜNAN (Nâle-künân) f. Feryad ederek inleyerek.
    NALENDE f. İnleyen feryad eden inleyici.
    NALESENC f. İnleyen inildiyen.
    NALESENCÎ f. İnleyicilik feryad edicilik.
    NA'LEYN Bir çift ayakkabı. * Bir çift nalın.
    NALEZEN (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen.
    NALEZENAN f. İnildiyerek inleyerek.
    NA'LÎ Nal biçiminde olan.
    NALİŞ f. İnleme inilti inleyiş.
    NALİŞKÂR (Nâlişker) f. İnleyen inildiyen.
    NALİŞZEN f. İnleyen.
    NA'L-TIRAŞ f. Ağaç ayakkabı yapan kimse. * Nalıncı.
    NAM f. İsim ad. Lâkab. Ün. Şan. * Vekillik. * Adres.
    NAM-I MÜSTEAR Takma isim.
    NAM-I ŞERİF Mübarek isim şerefli ad.
    NA'MA Rahatlık nimet. Minnet ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak.
    NA-MA'DUD f. Sayılmaz çok. Sayısız.
    NA-MAĞLUB f. Yenilmez mağlub edilmez.
    NA-MAHDUD f. Hudutsuz sınırsız sonsuz.
    NA-MAHREM f. Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. * Yabancı.
    NA-MAHREMİYET f. Namahremlik.
    NA-MAHSUR f. Sonu olmayan sınırlanmamış sonsuz.
    NA-MAKBUL f. Makbule geçmez kabul olmayan. Kabul edilmeyen.
    NA-MA'KUL f. Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan.
    NA-MA'LUM f. Bilinmiyen bilinmemiş ma'lum olmayan.
    NAMAN (Nam. C.) f. İsimler adlar.
    NA'MAN Tâif yolunda Arafata çıkar bir derenin adı.
    NA-MA'RUF f. Tanınmayan bilinmeyen ma'ruf olmayan.
    NA-MARZİ f. Beğenilmeyen arzu ve isteğe uygun olmayan.
    NA-MATBU f. Basılmamış tab edilmemiş yazı.
    NAM-AVER (C.: Nam-âverân) f. Ünlü meşhur ad salmış.
    NAM-ÂVERÂN (Nam-âver. C.) Namlı kişiler ad salmış kimseler ünlüler meşhurlar.
    NAMAZ f. İslâmın beş şartından birisidir. * Duâ. * Zikir. * Kur'an. * Kunut. * Rüku. * Salât. * Şükür. * Tesbih. * Secde. * Hamd. (Bak: Salât - Târik-üs salât)(Arkadaş! Namaz kul ile arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı "Fütühat-ı Mekkiye"nin şerhettiği gibi öyle esrarı hâvidir ki her vicdanın muhabbetini celbetmek namazın şe'nindendir. Namaz Hâlik-ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde mânevi huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyyeyi tesbit ve idame.. ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyyenin kanununa itaat.. ve nizam-ı Rabbâniye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zaten insan medeni olduğu cihetle şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. O vesileye müracaat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil ne derece hâsir ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar ama iş işten geçer. İ.İ.)
    NAMAZGÂH Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır. * Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köyler halkı hep birden orada toplanırlardı.
    NAMAZGÜZAR f. Namazlarını kılan namazlarını eda eden.
    NAMBERDAR f. Şanlı ünlü ad salmış meşhur.
    NAMCU(Y) (C.: Namcuyân) f. Nam arayan. * Yiğit.
    NAMCUYÂN (Namcu. C.) f. Ün arayanlar nam arayanlar. * Yiğitler kahramanlar.
    NAMDAR f. Ünlü şöhretli meşhur.
    NAMDARÂN (Namdar. C.) Ünlüler namlılar meşhurlar.
    NAMDARÎ f. Namdarlık ünlülük meşhur olma.
    NAME f. Mektub. Risale. Kitap.
    NAME-İ HİCRAN Hicrân mektubu. Ayrılık mektubu.
    NAME-İ HÜMAYUN Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine Kırım Hanına Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına Erdel Kralına Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır.
    NAME-İ NUR Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.
    NA'ME Derinin nazik olması. * Hoş dirlikli olmak.
    NAMEAVER (Name-âver) f. Mektup götüren.
    NAMEBER f. Mektup götüren nameâver.
    NA-MEFHUM f. Anlamsız mânasız anlaşılmaz.
    NA-ME'MUL f. Umulmadık beklenmedik anda.
    NA-MERBUT f. Rabıtasız mânâsız anlamsız saçma sapan.
    NA-MERD f. Korkak. * İnsaniyetsiz sözünde durmayan. Alçak insanlık hislerinden habersiz.
    NÂ-MERDÂNE f. Namerdcesine alçakçasına.
    NÂ-MERDÎ f. Namerdlik alçaklık zillet. * Korkaklık.
    NAME-RES f. Mektup ulaştıran mektup eriştiren.
    NA-MERGUB f. Beğenilmeyen rağbet olunmayan.
    NA-MER'Î f. Görülmez. Mer'î olmayan.
    NA-MESBUK f. Benzeri hiç olmamış geçmemiş.
    NA-MESMU' f. İşitilmeğe değmez. * İşitilmemiş duyulmamış.
    NA-MESTUR f. Açık meydanda âşikâr. * Örtülmemiş.
    NA-MES'UD f. Mes'ud ve mübârek olmayan. Uğursuz.
    NA-MEŞHUD f. Gözle görülmemiş şâhit olunmamış.
    NA-MEŞRU f. Meşru olmayan şeriat harici. * Kanunsuz uygunsuz. * Günah olan şeyler.
    NA-MEVZUN f. Ahenksiz ölçüsüz vezinsiz orantısız. * Edb: Vezni bozuk veya hiç olmayan manzume.
    NA-MEYSUR f. Ele geçirememiş. Elde edememiş. * İşi kolaylaştırılmış.
    NAMIK Kâtib yazıcı.
    NAMIK KEMAL (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş "Firâki hapsi nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun ve İslâm dünyasının kurtuluşunu "ittihad-ı İslâm" da görmüş ve bu uğurda gayret göstermiştir. Bu emelini yazdığı " Celâleddin-i Harzemşah Salahaddin-i Eyyubi Yavuz Sultan Selim ve Fâtih Sultan Mehmed" isimli eserlerinde ortaya koymuştur. Mezarı Bolayır'dadır.
    NAMİ(YE) Büyüyen artan ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti. * Farsçada: Namlı şöhretli ünlü.
    NA-MİHR-BAN f. Vefasız sevgisiz muhabbetsiz.
    NA-MİHR-BANÎ f. Vefasızlık sevgisizlik muhabbetsizlik.
    NAMİSA (C.: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın.
    NAMİYE (Bak: Nami)
    NAMİYEBER f. Hayat verici.
    NA-MİZAC f. Keyifsiz rahatsız hasta.
    NA-MİZACÎ f. Keyifsizlik rahatsızlık hastalık.
    NA-MURAD f. Mahrum kalan muradına eremeyen.
    NAMUS Irz iffet edeb hayâ. * Şeriat. * Melâike. * İrade-i İlâhiyenin tecellisi. * Nizam. * Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet. * Bir kimsenin mahrem gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali kimseye denir. * Hayırlara ait gizli hâllerin hâmil ve vâkıfı olan. Bu mânada Cebrâil Aleyhisselâm'a ıtlak olunur. Sair melâikenin vâkıf olmadıkları vahyin sırlarına vakıf ve mahrem olması cihetiyle ona namus-u ekber denilmiştir. * Hâzık. * Mahir. * Av ve tuzak. * Nemmam mânâsiyle fitneci ve koğucu. * Birisinin hilesine siper ettiği şeye ve arslan yatağına da bu mâna verilmiştir. * Temizlik doğruluk. ( Bak: Desâtir)
    NAMUS-U MÜCESSEM Çok namuslu olan.
    NAMUSİYYE Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için yatağın etrafına çekilen perde.
    NAMUSKÂR f. Namuslu. * Doğru adam.
    NAMUSPERVER f. Namuslu.
    NA-MUTASAVVER f. Hatır ve hayale gelmez.
    NA-MUVAFIK f. Muvafık gelmeyen uygun olmayan.
    NA-MÜBAREK f. Uğursuz meymenetsiz.
    NA-MÜHEZZEB f. Terbiye görmemiş ıslah edilmemiş.
    NA-MÜLAYİM f. Uygun olmayan. * Çetin sert.
    NA-MÜNASİB f. Münâsebetsiz yakışıksız uygunsuz uygun olmayan.
    NA-MÜSAİD f. Elverişsiz. Müsaid olmayan.
    NA-MÜSTAİD f. Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız.
    NA-MÜTENAHİ f. Sonsuz ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz.
    NA-MÜVECCEH f. Yöneltilmemiş tevcih edilmemiş.
    NA-MÜYESSER f. Elden gelmeyen müyesser olmayan.
    NAMVER (C.: Namverân) Namlı adlı meşhur ünlü.

     

     

    Gül_yarasi - 30.05.2010 - 13:57
  2. ŞİRA Satın alma satın alınma.
    ŞİRA' Yelken. Gemi yelkeni.
    ŞİR'A (Şeria-Meşrea) Lügat mânası bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için 'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp açmak ve beyan etmek mânasına şer' mastarından veya birşeye duhul manasına şurû'dan alınmıştır. (E.T.) (Bak: Şeriat)
    Şİ'RA Koz: İki yıldızın adı.
    Şİ'RA-ÜL YEMANÎ Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
    Şİ'RA-ÜŞ ŞAMÎ "Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı.
    ŞİRAD (ŞÜRUD) Dağılmak. * Kaçmak.
    ŞİRAK (C.: Şürük) Nalbant kayışı.
    ŞİRAN f. (Şir. C.) Aslanlar.
    ŞİRANE f. Aslanca gazanferâne.
    ŞİRAR Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
    ŞİRAT Neşter.
    ŞİRAZ Süzülmüş yoğurt.
    ŞİRAZE f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen nizam esas.
    ŞİRAZE-BEND f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen tanzim eden düzen veren.
    ŞİRB (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
    ŞİRCENG f. Arslan gibi savaşan.
    ŞİRDAH Büyük ayaklı.
    ŞİRDİL (C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
    ŞİRE f. Süt. * Şıra.
    ŞİREC Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
    Şİ'REN Şiir tarzında şiir olarak.
    ŞİRHAR f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr beççe gulamçe gulâm sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara yavru demek olan beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.)
    ŞİRİN f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
    ŞİRİN-CEMAL f. Sevimli yüzlü.
    ŞİRİN-EDÂ f. Lâtif ve şirin edâlı.
    ŞİRİNÎ f. Tatlılık cana yakınlık sevimlilik.
    ŞİRİNKÂM f. Tadı damağında kalmış.
    ŞİRİNKÂR f. Hoş ve tatlı muamele eden.
    ŞİRİNZEBAN f. Tatlı dilli.
    ŞİRK En büyük günah olan 'a (C.C.) ortak kabul etmek. 'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)(Evet küfür mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudât âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudâtın Vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-ü azimdir ki; umum mahlukatın ve bütün Esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği küfrün adem-i afvını iktiza eder. $ şu mânâyı ifade eder. S.)(Mâdem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır elbette şirkin hakikatı olamaz. Çünki $ âyetinin hakikat-ı katıasiyle; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah hattâ bir nâhiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Ş.)
    ŞİRK-İ HAFÎ İhlâssızlık riyakârlık. rızası için değil de başkalarının rızâsı için ibâdet etmek.
    ŞİRK-ÂLUD f. Şirk karışık sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
    ŞİRKET Ortaklık iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet)
    ŞİRKET-İ A'MÂL Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.
    ŞİRMERD f. Arslan yürekli cesur.
    ŞİRPENÇE (Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
    ŞİRRET Terbiyesizlik hayasızlık edebsizlik. * Geçimsiz huysuz ve kavgacı.
    ŞİRRİB Şaraba karşı hırsı olan.
    ŞİRRİR (C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen pek çok şerir.
    ŞİRVAZ Yoğun kalın ve büyük.
    ŞİRYAN (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
    ŞİRZİME Küçük ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
    ŞİS (ŞİSÂ') Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
    ŞİS' (C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
    ŞİSI' Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
    ŞİŞE Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
    ŞİŞEHANE Şişe yapılan yer.
    ŞİŞHANE (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
    ŞİT Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.
    ŞİTA Kış. Senenin soğuk mevsimi.
    ŞİTAB f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek koşmak. Çabukluk acele etmek.
    ŞİTAÎ (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
    ŞİTEVÎ (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi kışlık sebze.
    ŞİVA' Kebap.
    ŞİVAL Az şey.
    ŞİVAR Meşveret etmek konuşmak istişâre etmek danışmak.
    ŞİVAZ Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
    ŞİVE Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
    ŞİVEBÂZ f. Cilveli şive ve naz eden.
    ŞİVEKÂR f. İşveli şiveli cilveli.
    ŞİVEN f. İnleme sızlanma. * Mâtem yas.
    ŞİYA' Zahir olmak görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.

    ŞİYAM Yerden kazılan toprak.
    ŞİYAT Yanmış yün ve pamuk kokusu.
    ŞİYEM (Şime. C.) Huylar tabiatlar.
    ŞİZ Abnus ağacı.
    ŞİZAF Katılık sertlik.

    ŞÖHRE Ünlü şöhretli meşhur.
    ŞÖHRET Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.(Ey şân ve şerefi nam ve şöhreti isteyen adam! Gel o dersi benden al. Şöhret ayn-i riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen $ de o belâdan kurtul. M.N.)
    ŞÖHRET-İ KÂZİBE Geçici şöhret. Yalancı dünyalık fâni şöhret. Aldatıcı nâm.
    ŞÖHRETGİR f. şöhretli ünlü. Meşhur.
    ŞÖHRETŞİÂR f. şöhretli. şöhret sahibi.
    ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
    ŞUA' Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
    ŞUAAT Işıklar parıltılar nurlar.
    ŞUA (C.: Şu') Sorgun ağacı.
    ŞUAB (şu'be. C.) şubeler. Kollar bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
    ŞUABAT (Şu'be. C.) Şubeler kısımlar takımlar bölükler. Dallar.
    ŞUAL (şu'le. C.) Alevler şu'leler. Ateş alevleri.
    ŞUARA (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
    ŞUAYB (A.S.) Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm kendisine inananlarla Mekke'ye gitti ve orada yerleşti. Musâ Aleyhisselâm'ın kayınpederi idi. (Bak: Ashab-ı Eyke)
    ŞUBAN f. Çoban.
    ŞU'BE Bölük bölüm. * Dal budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
    ŞU'BUB (Bak: şü'bub)
    ŞUGL İş meşgul olunacak şey gaile.
    ŞUGMUM Uzun tavil.
    ŞUGUL (Şugl. C.) İşler uğraşacak şeyler gaileler.
    ŞUH f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı işveli. * Açık saçık hayasız. Oynak.
    ŞUH (Şıh) Bahil cimri hasis kimse.
    ŞUHA Karın ağrısı.
    ŞUHH (ŞIHH) Bahillik.
    ŞUH-MEŞREB f. Açık meşrebli şen ve neşeli.
    ŞUHUD (Bak: şühud)
    ŞUHUM (Şahm. C.) Yağlar içyağlar.
    ŞUHUR (Bak: şühur)
    ŞUKAK Bir çeşit hayvan hastalığı.
    ŞUKKA Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
    ŞUKRE Sâfi kızıllık tam ve koyu kırmızılık.
    ŞUKUK (Şakk. C.) Çatlaklar yarıklar.
    ŞUKUNE Azlık.
    ŞU'LE Alev ateş alevi. Alevlenmiş odun.
    ŞU'LE-İ BERKIYYE Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
    ŞU'LE-İ CEVVAL Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.
    ŞU'LEBÂR f. Işıklı.
    ŞU'LEDÂR f. Alevlenmiş alevli. Işıklı.
    ŞU'LEFEŞÂN f. Işık saçan parlatan.
    ŞU'LEGİR f. Tutuşan alevlenen alev alan.
    ŞU'LENÜMÂ f. Alev gösteren alevli.
    ŞU'LEPÂŞ f. Işık saçan.
    ŞU'LEPERVER f. Işıklandıran. Alevlendirici.
    ŞU'LEPUŞ f. Alev içinde kalmış alevle örtülü.
    ŞU'LERİZ f. Işıldayan alev saçan.
    ŞU'M (Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz.
    ŞUM Hayırsız kişi.
    ŞUMA f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
    ŞUR f. Tuzlu kekremsi. * şamata gürültü.
    ŞURA Konuşma yeri istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.(Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim ruh-u cemaattan çıkmış az mütehassis sağırca metin bir şahs-ı manevîdir ki şurâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup bir şurâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan sırat-ı müstakime sevkedebilsin.) Sünühat'tan.(Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer'iyyedir. $ Ayet-i Kerimesi şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasiyle birbiriyle meşvereti bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi o şurâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şura'dır. Yâni nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler kıt'alar dahi o şurayı yapmaları lazımdır ki üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm'ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını zincirlerini açacak dağıtacak meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyyedir ki o hürriyet-i şer'iyye âdâb-ı şer'iyye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmândan gelen hürriyet-i şer'iyye iki esası emreder: $ $Yani: İman bunu iktiza ediyor ki tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek.. ve zâlimlere tezellül etmemek.. 'a hakiki abd olan başkalara abd olamaz. Birbirinizi -'tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani 'ı tanımayan herşeye herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye Cenab-ı Hakk'ın Rahman Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.Eğer denilse: Neden şuraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin hususan Asya'nın hususan İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şura ile olabilir?Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i İhlâs'ında izah edildiği gibi; haklı şura ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden üç elif yüzonbir olduğu gibi ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış tahribatçı muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur o hâcetlerin teminine yol açar. H.)
    ŞURA-YI DEVLET İdare dâvâlarını veya nizamname (tüzük) hazırlıklarını inceleyip fikrini bildiren resmi daire. Danıştay.
    ŞURA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup "Hâ mim ayn sin kaf" Suresi de denir.
    ŞURAB (ŞURÂBE) f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
    ŞUR-BAHT f. Bahtsız talihsiz.
    ŞURE f. Çorak tuzlu verimsiz toprak.
    ŞURE Heyet.
    ŞUR-EFGEN f. Karma karışık yapan kargaşalık çıkaran.
    ŞUR-ENGİZ f. Gürültü çıkaran şamata yapan.
    ŞUREZAR Çorak yerler verimsiz araziler.
    ŞURİDE f. Perişan karışık. * Tutkun âşık meftun.
    ŞURİDEGÎ f. Karışıklık perişanlık. * Tutkunluk düşkünlük.
    ŞURİSTAN Çorak yerler.
    ŞURİŞ f. Karışıklık kargaşalık.
    ŞURTA (Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis jandarma.
    ŞURU' Başlama. Mübaşeret etme.
    ŞURUT (Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar temeller.
    ŞURUT-U SALÂT Namazın şartları.
    ŞUS Pak etmek temizlemek.
    ŞUSY Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
    ŞUTBE (C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
    ŞUTTAR Pazu hareketi.
    ŞUTUR Irak uzak baid.
    ŞUTUR Irak uzak baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve.
    ŞUTUT (şatt. C.) Büyük nehirler.
    ŞUUB (şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
    ŞUUBAT (şu'be. C.) Şubeler kısımlar bölümler.
    ŞUUN (Şe'n. C.) İşler fiiller. Havadis.
    ŞUUN-U SEYYALE Akıcı bir halde durmayan işler.
    ŞUUNAT Şuunlar. Keyfiyetler haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
    ŞUUR Anlayış idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
    ŞUURDÂRÂNE f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre perişan küremiz sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
    ŞUVAZ Kızgın ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
    ŞUVEYY Yavaş.
    ŞUY f. Koca eş zevc.
    ŞUYİDE f. Yıkanmış.
    ŞÜBAN Çoban.
    ŞÜBANÎ Kırmızı yüzlü.
    ŞÜBBAN Gençler delikanlılar.
    ŞÜBBAN-I VATAN Vatanın gençleri.
    ŞÜBBUT Kalkan balığı.
    ŞÜBEH (şübhe C.) şübheler şekler. şübhe edilenler.
    ŞÜBHE (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
    ŞÜBHE-İ TÂRIK Zulmetten gelen şüphe belâsı.
    ŞÜBKE (C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık hısımlık.
    ŞÜBRÜM Kısa boylu kimse.
    ŞÜ'BUB Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
    ŞÜCA' (Şec'a - Şica') Yiğit cesur bahadır. Şecaatli.
    ŞÜCEA' (Şeci'. C.) Yiğitler cesurlar.
    ŞÜCEYRE Çalı ufak ağaç.
    ŞÜCNE Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
    ŞÜCUB Ev içinde olan direk.
    ŞÜCUN Ağaç dalları. * Füruât teferruat.
    ŞÜCUR Muhtelif ve çeşitli olmak.
    ŞÜD f. Geçti gitti; gidiş gitme. Oldu olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.
    ŞÜDUN Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
    ŞÜF'A Bir malı müşteriye mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi dava ederse bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir. (H.L.)
    ŞÜFAFE Kap dibinde kalan su.
    ŞÜFEA' (Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
    ŞÜFR (C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
    ŞÜFRE (ŞEFRE) (C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
    ŞÜFUF Zayıf olmak.
    ŞÜFUN Göz ucuyla bakmak.
    ŞÜGUR Yükseltmek. * Hâli etmek boşaltmak.
    ŞÜGÜL (C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
    ŞÜHBE Siyaha galip olan beyazlık.
    ŞÜHEDA (şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
    ŞÜHRE Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
    ŞÜHUB Mütegayyer olmak değişmek.
    ŞÜHUD şâhidler. * Görme şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
    ŞÜHUDÎ Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi avâmın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.)
    ŞÜHUR (şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
    ŞÜHUR-U SELÂSE Arabî üç aylar. Receb Şaban ve Ramazan ayları.
    ŞÜHUS Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.
    ŞÜHÜB (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
    ŞÜKAF (Bak: şikâf)
    ŞÜKARA Sütlü deve. * Sütlü koyun.
    ŞÜKAT (şâki. C.) şikâyet edenler şikâyetçiler.
    ŞÜKLE Gözün ağındaki kırmızılık.
    ŞÜKM Ücret ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
    ŞÜKR (Şükür) 'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. 'a teşekkür. (Bak: Ni'met)(Kalb ile dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur. Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir. Şükür eden her nimeti ın râzı olduğu yere sarfeder. Şükür; 'ın kullarının iyi amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir. Sebeplerin envaı cihetinden şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir. Hamd taalluk cihetinden daha umumi esbab cihetinden daha hususidir.)(Kur'an-ı Hakîm nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki kâinatın teşkilâtı şükrü intac edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür... Görüyoruz ki her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün envaiyle mânen ve maddeten hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür ile oluyor; şükrü yetiştiriyor şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve iştiyak bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor şükürden şirke gidiyor... Şükrün mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı; hırstır ve isrâftır hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i mahrumiyettir hem vasıta-i zillettir... Hem şükrün envaı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.)
    ŞÜKR-Ü KÜLLÎ Umumi nimetler için yapılan şükür.(Eğer desen: "Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"Elcevab: Küllî bir niyetle hadsiz bir itikad ile... Meselâ nasılki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki herbiri milyonlara değer hediyeler makbul adamlardan gelmiş orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir ne yapayım. " Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı bunların bir mislini sana hediye ederdim. " İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: Aciz bir abd namazında Ettahıyyâtü lillâh der. Yâni: Bütün mahlukatın hayatlariyle sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini ben kendi hesabıma umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve itikad pek geniş bir şükr-ü küllidir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri onların niyyetleridir. S.)
    ŞÜKR-Ü ÖRFÎ (Bak: Hamd)
    ŞÜKRAN İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
    ŞÜKRANİYET Şükranlık.
    ŞÜKRGÜZAR f. İyilik bilen teşekkür eden.
    ŞÜKUF(E) f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
    ŞÜKUFEZAR f. Çiçek bahçesi.
    ŞÜKUF-MİSAL Gonca gibi tomurcuk gibi.
    ŞÜKUH f. Azamet ululuk celal.
    ŞÜKUK (şekk. C.) şekler şüpheler.
    ŞÜKUR Hacet ihtiyaç. * Mühim işler umûr-u mühimme.
    ŞÜKÜFTE f. "Açılmış" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
    ŞÜLLE Niyyet. * Uzak emir.
    ŞÜMAR f. Hesap sayı. * Sevgi muhabbet.
    ŞÜMAR f. Sayan sayıcı. Eden edici.
    ŞÜMARENDE f. Sayan hesab eden.
    ŞÜMARİDE f. Sayılmış hesab edilmiş.
    ŞÜMHUT Uzun tavil.
    ŞÜMRUH Hurma budağı.
    ŞÜMS (C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
    ŞÜMU' (Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları.
    ŞÜMUH Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
    ŞÜMUL Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
    ŞÜMUS (şems. C.) şemsler güneşler.
    ŞÜMÜRDE f. Hesap edilmiş hesaplanmış sayılmış.
    ŞÜNAN Perâkende dağılmış.
    ŞÜNHUB(E) (C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
    ŞÜNŞÜN Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
    ŞÜNTÜR (C.: şenâtir) Parmak.
    ŞÜNUE Uzak olmak. Irak olmak.
    ŞÜNZUVE (C.: Şenazi) Dağ kenarı.
    ŞÜPÜŞ f. Bit.
    ŞÜRABİYE f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
    ŞÜRB İçme. İçilme.
    ŞÜREBE Çok içen. Çok içici olan.
    ŞÜREF (şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
    ŞÜREFA (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
    ŞÜREKA (şerik. C.) şerikler ortaklar.
    ŞÜRR Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
    ŞÜRRUF Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
    ŞÜRSE Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
    ŞÜRSUF (C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
    ŞÜRŞUR Yund kuşu dedikleri kuş.
    ŞÜRTA (C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
    ŞÜRU' Başlamak. (Bak: şuru')
    ŞÜRUH (Şerh. C.) Şerhler açıklamalar.
    ŞÜRUK Tulu' etmek doğmak.
    ŞÜRUR (şerr. C.) şerler. Kötülükler.
    ŞÜRUT (Bak: şurut)
    ŞÜS f. Akciğer.
    ŞÜST f. Yıkama.
    ŞÜSTE f. Yıkanmış.
    ŞÜSU' Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
    ŞÜSUB Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
    ŞÜŞ f. Karaciğer.
    ŞÜTUM (şetm. C.) Küfürler sövmeler.
    ŞÜTUM-İ GALİZA Galiz ve kaba küfürler.
    ŞÜTÜR f. Deve.
    ŞÜTÜRBÂN f. Deveci. Deve çobanı.
    ŞÜTÜRBÂR f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
    ŞÜTÜRDİL f. Deve huylu kinci inatçı.
    ŞÜTÜRGÂV f. Zürafa.
    ŞÜTÜR GÜRBE f. "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz karışık; iyi ile kötü.
    ŞÜTÜRLEB f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
    ŞÜTÜRMÜRG f. Devekuşu.
    ŞÜTÜRPÂ f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
    ŞÜUBİYYE Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
    ŞÜUN (Bak: şuun)
    ŞÜUNÂT (Bak: şuunât)
    ŞÜVAYE Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a.
    ŞÜVAZ (Bak: şuvaz)
    ŞÜYU' Herkes tarafından duyulmuş öğrenilmiş. * Yayılma şayi' olma.
    ŞÜYUH (Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
    ŞÜZAM Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
    ŞÜZUB Davarın ince belli olması.
    ŞÜZUR (Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
    ŞÜZUZ (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak muhalif olmak.
    ŞÜZZAZ Müteferrik perâkende parçalanmış dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

     

     

    Gül_yarasi - 05.06.2010 - 21:09
  3. anaam çok uzun öğrenmesi zor olur dateşekkür ederim paylaşım için

     

     

    HaKan_TK - 07.07.2010 - 16:48
  4. c) Kağnı.
    NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
    NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
    NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
    NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
    NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
    NEVRESİDEGÂ

     

     

    minigul - 03.04.2012 - 17:09
  5. diğer kelimeleri ide isteriz

     

     

    minigul - 03.04.2012 - 17:10
  6. NEVREC (Nevâric) Kağnı.
    NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
    NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
    NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
    NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
    NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
    NEVRESİDEGÂN (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar yeni yetişmeler. Gençler tazeler.
    NEVRESM f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
    NEVRESTE (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş yeni bitmiş yeni meydana gelmiş yeni hâsıl olmuş.
    NEVROZ Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
    NEVRUZ f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
    NEVRUZİYE Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan söylenen manzume.
    NEVRÜSTE f. Yeni yetişme.
    NEVS Tehir etmek sonraya bırakmak. * Kaçmak firar etmek. * Vahşi hımar yabani eşek.
    NEVS Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi sallanması. Hareket etme. Deprenme.
    NEVSALE f. Genç. Küçük. Tâze.
    NEVSEFER f. Yeni yolculuğa çıkan.
    NEVŞ Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
    NEVŞAH f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
    NEVŞE f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
    NEVŞÜKÜFTE f. Yeni açılmış (çiçek).
    NEVT (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
    NEVTA Göğüste olur bir verem.
    NEVTÎ Gemici.
    NEV'UMMA Bir derece bir suretle.
    NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
    NEVÜR Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
    NEVVAB Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
    NEVVAH(E) Ağlayan çığlık koparan.
    NEVVAR(E) Nurlu aydın. Aydınlık.
    NEVZ (C.: Envâz) Dere vâdi.
    NEVZAD f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
    NEVZEMİN f. Yeni çeşit yeni tarz.
    NEVZUHUR f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
    NEY Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
    NE'Y Uzak olmak.
    NEY' Susuzluk. * Meyletmek eğilmek.
    NEYB Dişle ısırmak.
    NEYÇE f. Küçük ney.
    NEYDELAN Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
    NEYELAN İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
    NEYFAK Tilki derisinden olan kürk.
    NEYH Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
    NEYİSTAN f. Kamışlık sazlık.
    NEYK Cima etmek.
    NEYL Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
    NEYNÜFER Nilüfer çiçeği.
    NEYPARE f. Kamış parçası.
    NEYRENC (C.: Neyrencât) Tılsım.
    NEYRENCÂT (Neyrenc. C.) Tılsımlar.
    NEYRİB Koğuculuk dedikoduculuk.
    NEYRUZ Yaz günü.
    NEYSEB Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
    NEYSİTAN f. Sazlık kamışlık.
    NEYŞEKER f. Şeker kamışı.
    NEYT Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.
    NEYT İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
    NEYTAL (C: Neyatîl) Belâ musibet felâket meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
    NEYY Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
    NEYYİF Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
    NEYYİR (Nur. dan) Nurlu parlak ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş şems.
    NEYYİR-İ ASGAR Ay. Kamer.
    NEYYİR-İ A'ZAM Güneş şems.
    NEYYİRAT (Neyyir. C.) Nurlular nur saçanlar.
    NEYYİREYN Cisimlenmiş iki nur yâni: Güneş ile Ay.
    NEYZ Çok olmak.
    NEYZAR f. Kamışlık sazlık.
    NEZ' Halkı birbirine düşürmek ifsâd bozmak.
    NEZ' Çekip koparmak ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak yok etmek.
    NEZA' Başta alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
    NEZAFET Temizlik paklık pakizelik.
    NEZAHET Ahlâk temizliği temizlik. * İncelik rikkat.
    NEZAİR (Nazire. C.) Nazireler benzerler emsâl olanlar.
    NEZAKET Naziklik incelik zariflik. Kaba olmamak. Edeb terbiye.
    NEZALE Sefillik. * Hasislik.
    NEZARET (T) (Nazar. dan) Bakmak seyir bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik nâzırlık bakanlık.
    NEZARE Azlık. Kıllet.
    NEZARE Korkutmak.
    NEZARET (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
    NEZAZA Az olmak kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi artığı ve âhiri.
    NEZB Çağırmak. * Ses sadâ savt.
    NEZD f. Yan. Yakın. Karib. * Göre nazarında fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
    NEZDİK f. Yakın karib.
    NEZE Hafif deve.
    NEZEL Menzil mekân.
    NEZELE Akmak seyelan.
    NEZEVAN Atlama sıçrama.
    NEZF Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme sarhoş olma. Zevâle gitme.
    NEZG İfsad etmek halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
    NEZGA Taan etmek çekiştirmek.
    NEZH (Nezih) Nezihlik temizlik saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim pak pâkize.
    NEZİA (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
    NEZİB (NEZÂB) Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
    NEZİF (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
    NEZİH (Nezihe) Pâk temiz. (Bak: Nezh)
    NEZİHÂNE f. Temizce iyice güzelce.
    NEZİL Misafir. İnen konan.
    NEZİL Menzil mekân.
    NEZİR (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup a (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
    NEZİRE Nezredilmiş olan şey adak.
    NEZK Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
    NEZK $ Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
    NEZLE (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
    NEZR Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
    NEZR Suâlde ısrar etmek. * Az miktar azlık.
    NEZUR Evlâdı az olan kadın.
    NEZV Sıçramak.
    NEZZ Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
    NEZZAM Nizâm veren düzenleyen tertipleyen.
    NEZZARE Seyirci seyreden bakan. Nezaret eden müfettiş mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
    NIHLE (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş atâ. * Dâva.
    NIHV (NİHÂ) (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
    NIKBE (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
    NIKK Kurbağa sesi.
    NIKMET (Bak: Nikmet)
    NIKRİS (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
    NIKY İlik.
    NI'ME (C.: Niam) Mal. * Sanat.
    NISA' Bir cins beyaz elbise.
    NISAF Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
    NISF Yarım yarı.
    NISF-I KUTR Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.
    NISF-ÜL LEYL Gece yarısı.
    NISF-ÜN NEHAR Öğle vakti gündüzün ortası. * Meridyen.
    NISFET (Bak: Nasfet)
    NISFİYET Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
    NISH (NISÂH) Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
    NIT' Ağız tavanının pütür yerleri.
    NITAB Baş. * Boyun damarı.
    NITAF Ter.
    NITNIT Uzun boylu adam.
    NIZAR (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
    NIZV (C.: Nuzuv Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.
    Nİ f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
    NİAC (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
    NİAL (Na'l. C.) Ayakkabılar pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler nallar.
    NİAM (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
    NİAM-I ESASİYE Esas nimetler en lüzumlu maddeler. İman din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
    NİBAH Köpek havlaması.
    NİBAL Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
    NİBRAS (Süryânice) Lâmba çıra.
    NİBZ Hurma ağacının dış kabuğu.
    NİCAD Kılıç bağı.
    NİCAF Kapının üst eşiği.
    NİCAR Asıl.

    NİDA' Seslenmek çağırmak haykırmak bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
    NİDAL (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
    NİDD Aynı eş. Benzer denk.
    NİDRE Et parçası.
    NİFA' Menfaat fayda.
    NİFAK Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
    NİFAKÎ Nifakla alâkalı.
    NİFAR İntikal etmek göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme korkma çekinme. * Nefret gösterme.
    NİFAS Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
    NİFAZ Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
    NİGÂH (Nigeh) f. Bakmak nazar etmek. Bakış.
    NİGÂH-I GAZAB Öfkeli bakış kızgınlık bakışı.
    NİGÂH-I HAYRET Hayret bakışı.
    NİGÂH-I TEDKİK Araştırma bakışı tedkik etme nazarı.
    NİGÂH-I TEGAFÜL Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
    NİGÂHBAN Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
    NİGÂHBANÎ f. Bekçilik gözcülük.
    NİGÂHDAR f. Bekçi gözcü. * Koruyucu muhafaza eden saklayıcı.
    NİGÂL f. Ateşli kömür parçası.
    NİGÂR f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put sânem. * Resmi yapılmış resmedilmiş.
    NİGÂRENDE f. Ressam.
    NİGÂRHANE f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
    NİGÂRİN f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
    NİGÂRİSTAN f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
    NİGÂRİŞ f. Resim yapma. Tasvir yapma.
    NİGÂŞTE f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
    NİGEH (Bak: Nigâh)
    NİGEHBÂN f. Gözcü gözetici bekçi.
    NİGEHBÂNÎ f. Bekçilik gözcülük.
    NİGEHDÂR f. Gözcü bekçi. * Saklayıcı koruyucu.
    NİGEH-ENDÂZ f. Bakan bakıcı bakıveren.
    NİGERAN f. Bakıveren bakıcı.
    NİGİN f. Mühür hâtem. * Yüzük.
    NİGİNDÂN f. Yüzük mahfazası yüzük kutusu.
    NİGİNSÂY f. Mühür kazıcı. Hakkak.
    NİGU f. Güzel iyi hasen.
    NİGUHÂH f. Hayır temenni eden iyilik isteyen.
    NİGUHİDE f. Çekiştirilmiş zemmolunmuş gıybet edilmiş.
    NİGUHİŞ f. Çekiştirme gıybet zemm.
    NİGUN f. Tersine dönmüş altüst olmuş başaşağı. * Ters uğursuz aksi.
    NİGUNBAHT f. Tâlihi ters dönmüş tâlihsiz şanssız.
    NİGUNSÂR f. Başaşağı.
    NİH f. (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. * Memleket şehir belde.
    NİHA (NİYÂHA) Yas tutmak.
    NİHAB (Nehb. C.) Çapullar yağmalar.
    NİHAD f. Huy tabiat hilkat bünye yaratılış.
    NİHADE f. Konmuş konulmuş.
    NİHADÎ f. Yaradılışta olan fıtrî.
    NİHAF (Nahif. C.) Cılız zayıf kimseler.
    NİHAÎ (Nihâiye) Sona ait son ile alâkalı sonuncu.
    NİHAL f. Taze düzgün. Fidan sürgün.
    NİHAL-İ ZARİF İnce güzel dal.
    NİHALAN (Nihal. C.) f. Taze fidanlar sürgünler.
    NİHALE f. Yeni taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
    NİHALÎ f. Sahan altlığı.
    NİHALİSTAN f. Fidanlık.
    NİHAN f. Gizli saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
    NİHANHANE f. Saklanacak yer. Mağara bodrum mahzen.
    NİHANÎ f. Gizlilik saklılık.
    NİHAS Asıl. Tabiat.
    NİHAS Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
    NİHAVEND İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam.
    NİHAVENDÎ f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
    NİHAYET Son uç son derece. * Çok.
    NİHAYET-İ AZM Kemik ucu.
    NİHAYET-ÜL EMR İşin nihayetinde işin sonunda. Netice.
    NİHAYET-ÜN NİHAYE En sonunda. Akıbet.
    NİHAYET-PEZİR Son bulan. Nihâyet bulur olan.
    NİHLE Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb.
    NİHRİR (C.: Nahârir) Tecrübeli bilgili fâzıl âlim mâhir kimse.
    NİHVAR f. Gururlu kibirli kendini beğenmiş adam.
    NİHY Gölcük.
    NİJAD f. Nesil soy neseb. * Cibilliyet tabiat.
    NİJM f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
    NİK f. İyi güzel hoş.
    NİK Ü BED İyi ve kötü.
    NİK (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri dağ tepesi. * Kızgın hiddetli gadaplı kimse.
    NİKAB Yüz örtüsü peçe perde.
    NİKABE (NEKABE) Kâhyalık. * Ululuk.
    NİKÂBET Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
    NİKÂH Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
    NİKÂH-I DÂHİLÎ İçerden evlenme akrabadan kız alma.
    NİKÂH-I HÂRİCÎ Dışardan evlenme akraba hâricinden kız alma.
    NİKÂH-I MUT'A Bir zamanlık geçici nikâh olup meşru değildir.
    NİKÂH-I SAHİH Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
    NİKAHTER (Nik - ahter) f. Tâlihli şanslı mutlu.
    NİKÂL f. Ateşli kömür parçası.
    NİKÂL Dizgin demiri.
    NİKAL Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
    NİKAM (Nikmet. C.) İntikamlar öc almalar.
    NİKAN (Nik. C.) f. İyiler iyi kimseler.
    NİKAR İnat. Kin.
    NİKAŞE Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
    NİKAT (Nokta. C.) Noktalar.
    NİKÂT (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı şakalı ve zarif sözler.
    NİKÂYET Düşmanı kılıçtan geçirme.
    NİKBAHT (Nîk-baht) f. Bahtlı tâlihli şanslı.
    NİKBAZ (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
    NİKBİN (Nîk-bin) f. İyi gören iyimser her şeyi iyi tarafından gören.
    NİKDA Yaş kanbel otu.
    NİKENDİŞ (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
    NİKFERCAM (Nîk-fercâm) f. Sonu âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
    NİKHASLET (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
    NİKHU f. Güzel huylu iyi huylu.
    NİKÎ f. İyilik iyi olma.
    NİKKİRDAR (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
    NİKL (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
    NİKMANZAR (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
    NİKMET Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
    NİKNAM f. İyi nam kazanmış iyi ünlü.
    NİKNİHAD (Nîk-nihâd) İyi huylu.
    NİKS Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
    NİKS Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.
    NİKTER (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş çok iyi.
    NİK-TERİN f. Çok iyi hepsinden iyi olan.
    NİKU Güzel iyi hoş.
    NİKUBAHT f. Bahtı açık.
    NİKUKÂR f. İşleri doğru ve iyi olan iyi işli.
    NİKUYÎ f. Güzellik iyilik.
    NİKZ (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
    NİL Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
    NİL Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi Dicle'nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat'i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde emr-i İlâhî ile incimad eder taş olur. Taş izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm toprağı taş üstünde serer zevilhayata makarr eder. S.)
    NİLE f. Çivit.
    NİLÎ Mavi çivit rengi.
    NİLÎ PERDE Gökyüzü sema.
    NİLU-BERG f. Nilüfer.
    NİLÜFER f. Beyaz mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
    NİM f. Yarım nısf buçuk yarı.
    NİM Eski kürk. * Bir ot cinsi.
    NİMAL (Neml. C.) Karıncalar.
    NİMAR (Nimr. C.) Kaplanlar.
    NİMAT (Nemat. C.) Örtüler ihramlar.
    NİMBİSMİL f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
    Nİ'ME Ne iyi ne âlâ ne güzel.
    NİME f. Yarım nısf yarı.
    NİME-İ RUZ Günün ortası. Yarım gün.
    Nİ'ME-L MATLUB Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı.
    Nİ'ME-L MEVLA Ne iyi sâhib ve mâlik ne iyi (C.C.)
    Nİ'ME-L VEKİL Ne güzel ne iyi vekil.
    Nİ'ME-L VESİLE Ne güzel sebeb ne âlâ vesile.
    NİME NİME f. Parça parça yarım yarım.
    Nİ'ME-R RAKİB Ne iyi gözetici koruyucu.
    NİME-RUZ (Bak: Nime-i ruz)
    Nİ'MET (Nimet) İyilik lütuf ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti zılliyeti sende ise taahhüd tahaffuz korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham korkular meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin O'nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün'im-i Hakiki onun yerini boş bırakmaz misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.)
    Nİ'MET-İ İLÂHİYE 'ın nimeti. 'ın verdiği nimet.
    Nİ'MET-ŞİNAS f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
    NİMGERM f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
    NİMHAB f. Yarı uykulu mahmur.
    NİMHANDE f. Gülümseme tebessüm.
    NİMKÜŞTE f. Yarı öldürülmüş yarı kesilmiş olan.
    NİMLAHZA f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
    NİMMANZUR f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
    NİMMEST f. Sarhoşça.
    NİMMUZLİM f. Yarı karanlık.
    NİMMÜRDE f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
    NİMNİGÂH f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
    NİMNİME Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
    NİMNİMETEYN Tırnak işareti.
    NİMPUHTE f. Tam pişmemiş yarı pişmiş.
    NİMR (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan.
    NİMRE Dişi kaplan.
    NİMRES f. Yarı ham yarı olgunlaşmış olan.
    NİMRUZ f. Yarı gün öğle.
    NİMS Bir ot cinsi.
    NİMS Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar.
    NİMSÜFTE f. Yarım olarak söylenmiş tam denmemiş.
    NİMŞEB f. Geceyarısı.
    NİMTEN f. Mintan.
    NİMZİNDE Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
    NİMZULMET f. Yarı karanlık.
    NİNAN (Nun. C.) Balıklar semekler.
    NİR (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
    NİRAN (Nur ve Nâr. C.) Nurlar ziyalar. Ateşler nârlar.
    NİRENC (C.: Nirencât) Düzen hile. * Resim taslak.
    NİRENG f. Düzen hile aldatmaca. * Taslak resim. * Büyü efsun.
    NİRU f. Kuvvet güç zor.
    NİRUMEND f. Güçlü kuvvetli zorlu.
    NİRUMENDÎ f. Kuvvetlilik zorluluk güçlülük.
    NİS' (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
    NİSA (C.: Nisvân) Kadınlar.
    NİSA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi.
    NİS'A (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
    NİSAB Zekât ölçüsü ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl esas. Sermaye mal. Derece had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse nasib. * İstenilen had derece. (Bak: Zekât)
    NİSAB-I EKSERİYET Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
    NİSACET Dokumacılık.
    NİSAÎ (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı kadınlara dâir.
    NİSAL (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
    NİSAR Saçmak dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
    NİSARÇİN f. Saçılan şeyleri toplayan.
    NİSAR "Saçan saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
    NİSBET Münasebet yakınlık bağlılık ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.

    NİSBETEN Nisbetle kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
    NİSBÎ (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete ölçüye göre.
    NİSEB Nisbetler kıyaslamalar ve ölçüler.
    NİST f. Değildir yoktur.
    NİSTÎ f. Yokluk adem.
    NİSUN (Nisvan. C.) Kadınlar.
    NİSVAN (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
    NİSVAN-I ZELİL Ahlâken ve dinen düşmüş zelil olmuş kadınlar.
    NİSVÎ Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
    NİSYAN Unutmak hatırdan çıkarmak.
    NİSYAN-İ EBEDÎ Ebedî unutma.
    NİŞ f. (Arı akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu zehir.
    NİŞA f. Nişasta.
    NİŞAD Bir kimseye yemin vermek.
    NİŞAN(E) f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
    NİŞANE-İ TASDİK Kabul edildiğine dâir işaret tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
    NİŞANDE Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
    NİŞANE (Bak: Nişan)
    NİŞANGÂH f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan nişan almağa yarayan kısım.
    NİŞDE (NİŞDÂN) Talep etmek istemek. * Söz vermek and vermek.
    NİŞDET Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
    NİŞE f. Çoban düdüğü. Kaval.
    NİŞEST f. Oturan.
    NİŞESTE (C.: Nişeste-gân) f. Oturan oturmuş.
    NİŞESTE-GÂN (Nişeste. C.) f. Oturanlar oturmuş olanlar.
    NİŞESTGÂH f. Oturacak yer.
    NİŞHAR f. Diken batmış iğnelenmiş.
    NİŞİB f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
    NİŞİBGÂH f. Çukur yer.
    NİŞİB Ü FİRAZ İniş ve yokuş.
    NİŞİMEN f. Oturacak yer.
    NİŞİMENGÂH f. Durak yurt. Toplanılacak yer.
    NİŞİN f. "Oturan oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
    NİŞİNENDE f. Oturan oturucu.
    NİŞTER f. Hekim bıçağı neşter.
    NİŞVE Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
    NİTA' (C.: Nutu') Deri döşek.
    NİTAC Yavrulama yavru doğurma.
    NİTAF (Nutfe. C.) Saf ve duru sular.
    NİTAH Tos vurma toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
    NİTAK Kemer kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
    Nİ'TAL Kova.
    NİTASÎ Anlayışlı tabib doktor.
    NİVA Düşmanlık. * Besili semiz deve.
    NİVE f. İnleme ağlama sızlanma.
    NİVEND f. İdrak anlayış akıl.
    NİVER f. Âlemde meydana gelen hâdiseler haller.
    NİYA (C.: Niyâgân) Dede cedd.
    NİYABE Nöbet.
    NİYABET Nâiblik vekillik. Kadı vekilliği.
    NİYAGÂN (Niyâ. C.) Dedeler ceddler. Ecdad.
    NİYAM (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar uyuyanlar.
    NİYAM f. Kılıf kın. Kılıç kını.
    NİYAMGER (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
    NİYAR (Nâr. C.) Ateşler.
    NİYAT (Niyet. C.) Niyetler.
    NİYAT (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)
    NİYAZ f. Yalvarma yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet ihtiyaç.
    NİYAZİ-İ MISRÎ (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan Hidayet-ül İhvan Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami' divanı vardır.
    NİYAZKÂR f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
    NİYAZKÂRÂNE Yalvararak niyaz ederek. * Muhtaç olarak muhtaçlıkla.
    NİYAZMEND (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan muhtaç. * Yalvaran yakaran niyaz eden.
    NİYERE (Nâr. C.) Ateşler.
    NİYET Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.)
    NİYLEC Çivit.
    NİYY Çiğ olmamış ham.
    NİYYAT (Niyet. C.) Niyetler.
    NİZA' Çekişme kavga. (Dünya öyle bir meta' değil ki; bir niza'a değsin. "Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir." Koca dünya böyle ise dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.)
    NİZA-İ LAFZÎ Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.
    NİZA Cima etmek.
    NİZAL Nişan işaret alâmet.
    NİZAM Sıra dizi düzen. Dizilmiş olan şey sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar sebep olan şey ve hâlet.
    NİZAM-I ÂLEM Kâinatta 'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
    NİZAM-I CEDİD Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
    NİZAM-ÜD DİN (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.
    NİZAMÂT (Nizam. C.) Nizamlar muntazam şeyler düzenler.
    NİZAMÂT-I LÂZİME Lüzumlu gerekli nizamlar.
    NİZAMEN Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
    NİZAMÎ Düzenli tertipli usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait onunla alâkalı.
    NİZAMİYE İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
    NİZAR Korkutup uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
    NİZAR Zayıf arık düşkün bitkin.
    NİZARET f. Zayıflık arıklık.
    NİZE Mızrak.
    NİZEDÂR f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
    NİZEK f. Câriye. * Küçük mızrak süngü.
    NİZEZEN f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
    NİZK Küçük süngü.
    NOBRAN Sert mizaçlı inatçı nâzik olmayan.
    NOKSAN (Nuksan) Eksik kusurlu nâkıs. * Eksiklik azlık. Eksilme azalma. * Yokluk.
    NOKSANÎ Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
    NOKSANİYET Eksiklik noksanlık.
    NOKTA (Nukta) Benek. * Durak mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
    NOKTA-İ BİNİŞ Gözbebeği.
    NOKTA-İ GALEYÂN Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
    NOKTA-İ İSTİMDAD Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
    NOKTA-İ İSTİNAD Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
    NOKTA-İ MİHRAKİYE Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
    NOKTA-İ NAZAR Görüş bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete âhirete Uluhiyete baktığı için hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete esbâba tabiata bakar ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler muhakkıkin-i İslâmiyeyi hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi' en bedi' ve en âciz en aziz en zaif en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı bütün semâvata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede bütün semâvâtı bir kefede koyuyor mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
    NOKTA-İ TEKATU' Kesişme noktası.
    NOKTA-İ TELÂKİ Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
    NOKTA-İ TEMAS Değme noktası. Temas etme noktası.
    NOKTA-İ ZERRİN Güneş. Altun nokta.
    NOKTATEYN İki nokta.
    NORMAL Fr. Kanun usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
    NOTA (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
    NUAA Yumuşak ot.
    NUAK (NAİK) Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
    NUAS Uyuklama uyuşukluk. (Bak: Nüas)
    NUF f. Yankı. Aks-i sadâ.
    NUFAHA Su üzerindeki kabarcık.
    NU'FE Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
    NUGAŞİ Kısa boylu adam.
    NUGBE (C.: Nugab) Bir içim su.
    NUGER f. Köle kul.
    NUGERÎ f. Kölelik kulluk.
    NUGNUG (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
    NUGRE (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
    NUGZ (NAGZ) Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
    NUH (ALEYHİSSELÂM) Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
    NUH SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir.
    NUHA' Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
    NUHAA Tükürmek.
    NUHAME Balgam.
    NUHAS Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
    NUHASÎ Bakırlı bakırla alâkalı bakırdan.
    NUHAT Nahiv (gramer) âlimleri.
    NUHAT Hıçkırma.
    NUHBE Herşeyin seçkini iyisi. * Seçkin seçilmiş müntehab güzide. * Korkak.
    NUHBE-İ ÂMÂL Mefkure ideal. Emellerin en sonu.
    NUHÎ Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
    NUHL Karşılıksız hediye ve hibe.
    NUHLA Atiyye hediye.
    NUHRE Kemik dokusunun çürümesi.
    NUHRE Burun deliği.
    NUHRUB (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
    NUHT Çocukla birlikte karından çıkan su.
    NUHUL Zayıflık arıklık.
    NUHUR (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
    NUHUSET Uğursuzluk.
    NUHUST f. Birinci ilk evvel.
    NUHUSTÎN f. Birinci ilk evvel.
    NUHUSTZÂD f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
    NUK f. Okun ucu temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey.
    NUK (Naka. C.) Dişi develer.
    NUKA Her şeyin kötüsü.
    NUKAA Birşeyi ıslamada kullanılan su.
    NUKAT (Nokta. C.) Noktalar.
    NUKAVE Temizlik paklık. * Her şeyin iyisi seçkini.
    NUKAYE Her nesnenin iyisi.
    NUKAZ Küçük serçe kuşu.
    NUKAZA Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
    NUKBE (C.: Nukab) Yol. * Yırtık delik. * Paçasız don. * Levn renk. * Pas.
    NUKRE Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
    NUKRE-İ KAFA Ense çukuru.
    NUKSAN Eksilmek noksanlaşmak.
    NUKTA (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
    NUKUD (Nakid. C.) Nakidler paralar akçeler madeni paralar.
    NUKUD-I MEVKUFE Vakfedilen paralar.
    NUKUL Nakiller rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
    NUKUŞ Resimler nakışlar.
    NUKZ (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
    NUL f. Kuş gagası.
    NU'M Sürur neşe sevinç neşat.
    NU'MAN (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.
    NUMİD f. (Bak: Nevmid)
    NUMRUKA (C.: Nemarik) Küçük yastık.
    NUMUD (Bak: Nümud)
    NUMUDE f. Gösterilmiş gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
    NUN Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık semek.
    NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
    NUN-U NA'BÜDÜ (Bak:Na'büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem' ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.)
    NUN SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 68. sure ve Kur'anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı esası ezelî me'hazı ve sermedî üstadı Kader'in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî'nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.)
    NU'NU Uzun boylu adam.
    NU'NUA Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
    NUR Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden şule ışık. (Bazılarınca ziya nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki nurlu cisimlerden ibarettir güneş ay ve yıldız gibi... Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber'e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de "nur" denir. Meşhur bir zata "Nuri" denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.)
    NUR-İ AYN f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
    NUR-İ ÇEŞM Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet.
    NUR-İ İMAN İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
    NUR-İ KASD Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
    NUR-İ MÜBİN Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.
    NUR-İ MÜCESSEM Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.
    NUR-UL ENVÂR Nurların nuru.
    NUR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi.
    NURAN Nurlu parlak.
    NURANÎ Nurlu ışıklı nura yakışır parlak münevver.
    NURANİYYET Nurlu olanın hali parlaklık nurluluk.
    NURBAHŞ f. Işık saçan aydınlatan parlatan.
    NURCULUK Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye'de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 - 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur'anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur'anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem'iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: "Risale-i Nur Talebesi"; kısaltılmış şekli ile "Nur Talebesi" veya "Nurcu" denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten teşkilâttan cemiyet kademelerinden mücerred aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri Âlem-i İslâma hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih 18746 sayılı yazısına ekli Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu'nun 29.6.1963 tarih 326 sayılı kararında:"Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp Said Nursî adındaki zâtın son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı Kur'an-ı Kerim âyetlerini ele alarak Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır." şeklinde beyan edilmiştir.
    NU'RE (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
    NUREFŞAN f. Etrafı aydınlatan nur saçan ışık veren.
    NUR-FEŞAN (Bak: Nurefşan)
    NURİ Nura mensub nura ait. * Erkek ismidir.
    NURİYE Nura âit nura mensub. * Kadın ismidir.
    NURPAŞ f. Nur saçan nur saçıcı.
    NURTAL'AT Nur yüzlü.
    NURUN ALA NUR Daha âlâ daha iyi nur üstüne nur.
    NUSAHA (Nasih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
    NUSARA (Nasir. C.) Yardımcılar.
    NUSB (C.: Ensâb) Meşakkat zahmet elem. * Zehir ağu. * Belâ musibet. * Put sanem heykel.
    NUSH Nasihat ögüt.
    NUSHA (Bak: Nüsha)
    NUSRET (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı hususen ruhani muavenet. Zafer galebe fetih üstünlük başarı düşmana gâlib olmak.
    NUSSA Saç kırpıntısı.
    NUSSAH (Nâsih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
    NUSSAR (Nâsır. C.) Yardımcılar.
    NUSU' Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
    NUSUL Huruç etmek çıkmak. * Dühul etmek girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
    NUSUS (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
    NUŞ f. İçen içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
    NUŞADUR f. Nişadır.
    NUŞA NUŞ f. İçtikçe içerek tekrar tekrar içerek defalarca içerek içe içe.
    NUŞDARU f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
    NUŞE f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
    NUŞENDE (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
    NUŞHAND f. Tatlı gülüşlü.
    NUŞİDEN "İçmek" mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
    NUŞİN f. Lezzetli tatlı.
    NUŞİRVAN İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
    NUTFE Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış dökülmüş su. * Deniz.
    NUTFE (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
    NUTÎ (C.: Nevâti) Gemici.
    NUTK (Nutuk) Söyleyiş söyleme kabiliyeti konuşma hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
    NUTK-U İFTİTAHÎ Açış nutku.
    NUTU' (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
    NUTUF (Nutfe. C.) Nutfeler dölsuları spermalar.
    NUTUH Boynuzuyla vuran davar.
    NUUMET Yumuşaklık.
    NUUT (Na't. C.) Vasıflar keyfiyetler umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
    NUYAN f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
    NU'Z Hicaz'da yetişen misvak ağacı.
    NUZAR Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi.
    NUZERA (Nazir. C.) Akranlar eşler.
    NUZUB (NAZAB) Sinmek. * Iraklık uzaklık. * Suyun toprak tarafından emilmesi.
    NÜAME Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
    NÜAMÎ Güney rüzgârı.
    NÜANS Fr. İnce fark.
    NÜAS Uyuklama uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
    NÜASÎ Uyuklama ile ilgili.
    NÜBAH Havlama.
    NÜBEA (Nebi. C.) Nebiler peygamberler.
    NÜBELE (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
    NÜBLE İhsan atiyye. Fazl.
    NÜBTA Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
    NÜBU' Suyun yerden çıkıp akması.
    NÜBUB Bitmek.
    NÜBUT Suyun yerden çıkıp akması.
    NÜBÜVVET (Nebi. den) Peygamberlik nebi olmak nebilik. 'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) - Resül)(.... Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu'cize gösterenler - gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat'iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler Resül-i Ekrem'de (A.S.M.) daha ekmel daha câmi bir surette mevcuddur... M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat'ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O'nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey'et-i mecmuası O'nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün geniş ve yüksek bir feyiz zâhir bir hak fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet şer ve hasâret onun muhâlifindedir... M.N.)
    NÜBÜVVET DA'VA ETMEK Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek peygamberliğini ileri sürmek.
    NÜBÜVVET-PENAH Peygamber nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât.
    NÜC'A Otlu yer istemek.
    NÜCEBA (Necib. C.) Necib kimseler. Nesli soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler.
    NÜCEBE Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.
    NÜCEYM Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız.
    NÜCH (NECÂH) Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
    NÜCME Bir ot cinsi.
    NÜCU' Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek girmek.
    NÜCUM Tulu' etmek doğmak. * Görünmek zuhur etmek.
    NÜCUM (Necm. C.) Yıldızlar.
    NÜCUM-U SÂKIBE Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
    NÜCUM-U SEYYARE Seyyar gezici yıldızlar.
    NÜCUM-PEREST f. Yıldıza tapanlar.
    NÜCUMÎ Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan.
    NÜDA (C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy rutubet. * Atâ bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi.
    NÜDBE Ölen bir kimsenin iyilikleri mehasini sayılarak ağlamak.
    NÜD'E Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı.
    NÜDEMA (Nedim. C.) Nedimler.
    NÜDFE Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt.
    NÜDGA Tırnak sonunda olan beyazlık.
    NÜDHA Genişlik vüs'at.
    NÜDUB (Nedebe. C.) Yara izleri nedbeler.
    NÜFASE Diş arasında kalan yemek parçası.
    NÜFAZ (NÜFÂZE) Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
    NÜF'E (C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.
    NÜFESA Loğusa kadın.
    NÜFFAHA (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
    NÜFHA Yüce beyaz tepe.
    NÜFTURE (C.: Nefâtir) Müteferrik dağılmış ot.
    NÜFUK Helâk olmak.
    NÜFUR Ürküp kaçma dağılma firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.
    NÜFUS (Nefs. C.) Nefisler canlar şahıslar.
    NÜFUS-U SEB'A 1- Nefs-i emmare 2- Nefs-i levvame 3- Nefs-i mülhime 4- Nefs-i mutmainne 5- Nefs-i râdiye 6- Nefs-i mardiyye 7- Nefs-i sâfiye. (Bak: Nefs)
    NÜFUŞ (NEFÂŞ) Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
    NÜFUZ Sözü geçer olmak sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.
    NÜFZ Arka ve kürek eti.
    NÜFZA Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.
    NÜGAK (NAGİK) Çobanın koyuna çağırıp haykırması.
    NÜH f. Dokuz.
    NÜHA Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men.
    NÜHAB Deve öksürüğü.
    NÜHAK Eşek anırtısı.
    NÜHALE Kepek.
    NÜHAM Bir kuş cinsi.
    NÜHAME Tükrük.
    NÜHAS Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
    NÜHAT Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan.
    NÜHATE Yonga. Talaş.
    NÜHAZ Yokuş. * Güç yer.
    NÜHAZ Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık.
    NÜHBE Gadapla ve kahirle cebren alınan mal.
    NÜHBE (C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi.
    NÜHBUR (C.: Nehâbir) Kum yığını.
    NÜHS Kuş ismi.
    NÜHS Dağ.
    NÜHU' Kusmak.
    NÜHUD (Nühuz) Kalkmak kıyam etmek yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek.
    NÜHUD Atın iri gövdeli olması.
    NÜHUL Arık zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul)
    NÜHUR (Nahr. C.) Kurbanlar.
    NÜHUR Akarsular nehirler ırmaklar.
    NÜHUR f. Göz basar ayn.
    NÜHUR Ayların evvelleri.
    NÜHUSET Yaramazlık uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı)
    NÜHUST f. İlk gelen evvel doğan evvelki olan.
    NÜHUZ Hareket etme deprenip kalkma.
    NÜHÜFT f. Saklı gizli.
    NÜHÜFTE f. Saklı gizli.
    NÜHÜFTEGÎ f. Gizlilik saklılık.
    NÜHÜM f. Dokuzuncu.
    NÜHÜVE (Et) çiğ olmak.
    NÜHYE (C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son.
    NÜHZA Devenin göğsünde olan bir hastalık.
    NÜHZE Fırsat.
    NÜKAF Deveyi öldüren bir verem.
    NÜKAH Tatlı soğuk su.
    NÜKAS Devenin dudağında olan bir hastalık.
    NÜKAT (Bak: Nikât- Nüket)
    NÜKET (Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.
    NÜKHET Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz kelime.
    NÜKKE Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.
    NÜKR Anlayışı fikri ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr.
    NÜKRE Bilinmezlik. * Zorluk güçlük. * Kabile ismi.
    NÜKS Hastalığın geri dönmesi depreşmesi.
    NÜKTE İnce mânalı söz idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla vurup eser bırakmak.
    NÜKTE-ÂMİZ f. Nükte karıştıran.
    NÜKTEBÎN f. İnceliği gören nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı anlayışlı zeki.
    NÜKTEDÂN f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
    NÜKTEDÂNÎ Nüktecilik nüktedanlık.
    NÜKTEDÂR f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
    NÜKTEGU f. Nükteli konuşan nükteli söz söyleyen.
    NÜKTEGUYÎ f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme.
    NÜKTEPERDAZ (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen nükteli konuşan.
    NÜKTEPİRA f. Nükteye süs veren.
    NÜKTESENC (C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan.
    NÜKTEVER f. Nükteyi anlamakta mâhir olan nükte bilen.
    NÜKU' Kısa boylu kadın.
    NÜKUB Rücu' etmek geri dönmek. * Udul etmek ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler şanssızlıklar. Felâketler musibetler düşkünlükler.
    NÜKUL Vazgeçme geri dönme cayma.
    NÜKUS Ardına dönmek.
    NÜLK Alıç adı verilen dağ yemişi.
    NÜMA f. Gösteren veya gözüken mânasında olup birleşik kelimeler yapılır.
    NÜMAYAN f. Görünen aşikâr olan gözükücü olan. Parlayan.
    NÜMAYANTER f. Fazla görünen en çok görünen.
    NÜMAYENDE f. Gösterici.
    NÜMAYİŞ .f Görünüş gösteriş dış görünüş. Gösteri.
    NÜMAYİŞGÂH f. Gösteri yeri.
    NÜMAYİŞKÂR f. Gösterişli.
    NÜMRUK (NÜMRUKA) (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
    NÜMUD f. Gösteren görünen benzeyen.
    NÜMUDAR f. Görünen. * Nümune örnek.
    NÜMUDE f. Görünmüş gösterilmiş gözükmüş.
    NÜMUN f. Gösteren benzer müşabih olan.
    NÜMUNE f. Örnek misâl misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey.
    NÜMUNE-İ İMTİSAL Örnek tutulacak şey.
    NÜMUNEHANE f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
    NÜMUR (Nimr. C.) Kaplanlar.
    NÜMUZEC Enmuzec. Örnek nümune misal.
    NÜMÜVV Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek yetişmek gelişmek.
    NÜMÜVV-Ü TABİÎ Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
    NÜMY Pul.
    NÜSAFE Buğdaydan ayrılan saman.
    NÜSAH Nüshalar sahifeler yazılı şeyler.
    NÜSAL Hayvandan dökülen tüyler.
    NÜSARE Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
    NÜSHA (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı).
    NÜSHA-İ KÜBRA Büyük sahife. Kâinat dünya çok manayı ifade eden âlem.
    NÜSHA-İ SUĞRA Küçük sahife küçük nüsha. Küçük mâna ifade eden küçük mahluk âlemin küçük bir nüshası mânasında insan.
    NÜSHATEYN İki nüsha.
    NÜSU' Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.
    NÜSUL Tüy dökme.
    NÜSUR (Nesr. C.) Nesirler manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın.
    NÜSUR (Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş).
    NÜSÜK (Nüsk) için ibadet etmek.
    NÜSÜSE Kurumak.
    NÜŞAB (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
    NÜŞABE (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
    NÜŞAFE Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.
    NÜŞARE Kesilen ağaçtan dökülen talaş yonga.
    NÜŞBE Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.
    NÜŞHAR f. Geviş.
    NÜŞK Buruna birşey koymak. * Koklamak.
    NÜŞKA Davarın boynuna takılan ip.
    NÜŞRE Sihir efsun.
    NÜŞU' İlâç içirmek.
    NÜŞUB Dühul etmek girmek dâhil olmak. * İlgilendirmek alâkalandırmak taalluk etmek.
    NÜŞUH Az miktar su.
    NÜŞUK Buruna çekilen ilâç toz enfiye vs. * Buruna çekme.
    NÜŞUR Neşirler. * Yaymalar dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.(Nüşur neşir gibi bâzan müteaddi bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir lâzım oldukları zaman ise ölmüş bir şeyin dirilip kalkması mânasınadır ki Kur'anda nüşur ekseriyetle bu mânayadır. (E.T.)
    NÜŞUS (NEŞS) Yüksek olmak yücelmek. * Nefret etmek.
    NÜŞUT Tohumun baş vermesi uç göstermesi.
    NÜŞUTA Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)
    NÜŞUZ Yüksek olmak yücelmek. * Kadının erkeğinden kaçıp nefret etmesi.
    NÜŞUZE Kadının kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.
    NÜTAC Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
    NÜTU Yumru çıkıntı. * Yumruluk.
    NÜTUC Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan.
    NÜUB Seri seyir.
    NÜUME Yumuşaklık.
    NÜUT (Bak: Nuut)
    NÜÜTÎ (C.: Nevat) Gemi reisi kaptan.
    NÜV' Açlık.
    NÜVAH Ölü için sesle ağlama.
    NÜVAHT f. Çalgı çalma.
    NÜVAT (Nüve. C.) Nüveler çekirdekler.
    NÜVATÎ (C.: Nüvâta) Gemici mellah.
    NÜVAZ f. "Okşayıcı taltif edici iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir.
    NÜVB Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü.
    NÜVBE Yetişmek. * Siyahi bir kabile.
    NÜVE Çekirdek asıl menba. (Sayısız hatemlerden canlı mahlukata vaz' edilen hayat hâtemine bakınız. Evet canlı bir mahluk câmiiyeti itibariyle kâinata küçük bir misaldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ve vücuda bir nüvedir ki; Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zihayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zihayatı halketmek bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. M.N.)
    NÜVEYT Çekirdekçik.
    NÜVİD f. Müjde beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir.
    NÜVİD-İ VASL (Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi.
    NÜVİS f. Yazan yazıcı.
    NÜVİSENDE f. Yazıcı kâtib.
    NÜVİŞT f. Yazılı yazılmış. * Mektub.
    NÜVNE Çene çukuru.
    NÜVRE Alçı taşı. * Kireçten yapılan.
    NÜVVAR (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
    NÜY'E Ham ve çiğ olmak.
    NÜYUB (Nâb. C.) Azı dişleri.
    NÜZ' Erkek ister kösnek davar.
    NÜZA Koyunda olan öldürücü bir hastalık.
    NÜZERA (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
    NÜZFE (C.: Nüzüf) Az miktar cüz'î.
    NÜZHET f. İç açıklığı safa eğlenme gönül ferahlığı. * Temizlik paklık. * Karışık bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud.
    NÜZHET-EFZÂ f. Eğlenceli ve gönül açacak yer.
    NÜZHET-FEZÂ (Bak: Nüzhet-efza)
    NÜZHET-GÂH Seyir yeri gezinti eğlence yeri.
    NÜZHET-PEZİR f. Safa ve neşe bulmuş olan.
    NÜZL (C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek.
    NÜZU' Çekilmiş. * Su çeken deve.
    NÜZUL İniş inmek aşağı inmek konaklamak. * Nüzül felç hastalığı. * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
    NÜZUL-İ SEFİNE Geminin denize inişi.
    NÜZUR (Nezir.C.) Nezirler adaklar. (Bak: Nezr)
    NÜZUR Korkutmak.
    NÜZÜ' (NEZ') İfsad etmek bozmak aldatmak yaramaz nesneye kandırmak.
    NÜZZAR (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.

    NEFFAH Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
    NEFFAS Sihir yapan üfüren üfürükçü.
    NEFFASÂT (Neffâse. C.) Neffâseler büyücü kadınlar.
    NEFFASE (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
    NEFFATA Neft yağı çıkan pınar.
    NEFH Rüzgâr esmek. * Güzel kokunun yayılması. Kokmak. * Vurmak. * Def'etmek kovmak. * Vuruşmak kat'etmek.
    NEFH Üflemek şişmek üfürük. * Kaba kuşluk vaktine varmak.
    NEFH-İ SUR İsrafil Aleyhisselâm'ın Kıyamet gününde "Sur' denilen boruyu üflemesi. * Kıyamet kopması. (Bak: Acbüzzeneb)
    NEFHA Üfürmek. Üfürük. * Şişmek. * Kabarık olan.
    NEFHA Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku.
    NEFİ (Bak: Nefy)
    NEF'Î Menfaat ile alâkalı faydacı. * Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.
    NEFİF Hevâ.
    NEFİR Cemaat topluluk. * Harp için seferber olan cemaat.
    NEFİS(E) Pek beğenilen pek güzel pek iyi.
    NEFİS (Bak: Nefs)
    NEFİS-PEREST Şeriat kanunlarına aykırı olarak ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.
    NEFİS-PERVER f. Nefsini çok sevip besleyen nefsi isteklerine çok düşkün.
    NEFİT Kaynamak galeyan.
    NEFİTE Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.
    NEFİY (Bak: Nefy)
    NEF'İYYET (Nef'î) Fls: Faydacı faydacılık.
    NEFİZ (NEFEZE) Okun geçmesi gibi içe geçmek işlemek. * Sözü geçer olmak.
    NEFK Helâk olmak.
    NEFL Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile. * Birisine ganimet malı veya atiyye ihsan vermek. * Yemin etmek.
    NEFR Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr" düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "nefir" herbirine de "nefer" denilir.İmamın halkı cihada dâvet ve tahrik etmesine de "istinfar" tâbir olunur ki lisanımızın şimdiki ıstılâhında "seferberlik emri" frenklerde de "mobilizasyon" yâni halkı yerinden oynatma tâbir edilir. (E.T.)
    NEFRET Tiksinmek ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası.
    NEFRETBAHŞ f. İnsana nefret veren iğrendiren tiksindiren.
    NEFRİN Lânet beddua. * Söğüp saymak.(Hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıylae o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittiba' edenlere binler nefrin ve teessüfler. L.)

    NEFRİN-HÂN f. Sövüp sayan.
    NEFRİN-KÜNÂN f. Lânet okuyan sövüp sayan.
    NEFS Üfürmek üflemek.
    NEFS (Nefis) Can kişi kendi öz varlık. Bir şeyin zatı olan kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil bedenin hissi istekleri. * Ruh hayat asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören bahtiyardır. M.)
    NEFS-İ AMEL Amelin ta kendisi.
    NEFS-İ EMMARE İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki o mübârek zatlar hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.)
    NEFS-İ HAYVANÎ Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.
    NEFS-İ İHBAR Tam haber. Haberin tam esası.
    NEFS-İ LEVVAME Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı. * İnsanın kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.
    NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE) Kusurlarını bilen kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.
    NEFS-İ MUTMAİNNE İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı 'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin 'ın emirleri altına sakin ve şehevâta muâraza ederek ıztırabdan kurtulmuş olma hâli.
    NEFS-İ MÜLHEME Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen tasaffi ve tekâmül etmiş nefis.
    NEFS-İ MÜTEKELLİM Gr: Birinci şahıs. (Bak: Mütekellim-i vahde)
    NEFS-İ NÂTIKA Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu.
    NEFS-İ RÂDİYE f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
    NEFS Gülme hususunda ifrata gitmek. * Çok fazla gülmek.
    NEFSA (C.: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.
    NEFSANÎ Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
    NEFSANİYET Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık garez kin.
    NEFSÎ Nefis ile kendisi ile alâkalı. Şahsa ait nefse dair.
    NEFSÎ NEFSÎ "Benim nefsim" "nefsim nefsim" mânâsına yalnız kendini düşünmeyi ve kendisiyle olan alâkayı ifâde eden bir tâbir.
    NEFS-ÜL EMİR Hakikatın kendisi. İşin hakikatı.
    NEFŞ Açmak. * Yapmak. * Yün ve pamuk atmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlaması.
    NEFŞELE Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.
    NEFT Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.
    NEFT (NEFİT) Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması. * Galeyan.
    NEFTA (Nifta) (C: Nefat) Çalışmaktan dolayı elde çıkan kabarcık.
    NEFTÎ f. Neft yağı renginde olan siyaha yakın koyu yeşil.
    NEFUH Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.
    NEFUR Ürken ürküp kaçan. * Herkese iyiliği dokunan kimse.
    NEFUZ Çocuk düşüren kadın.
    NEF U ZARAR Kâr ve zarar.
    NEFY Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan bir yerden başka bir yere nakletmek sürmek. * Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia. (Bak: İnkâr)(İşte küffarın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi Ramazanın başında Ayı görmediğinden nefyetse iki şâhidin isbâtiyle o cemm-i gafirin nefiy ve ittifakı sukut eder. L.)(Nefiy dahi iki kısımdır.Birisi: "Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur." der. Bu kısım ise isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imani ve kudsi ve âmm ve muhit olan mes'eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise... hiçbir cihetle isbat edilmez. Belki kâinatı ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır; tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin. Ş.)
    NEFY-İ EBED Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme.
    NEFY-İ MÜLK Bir malın başkasına ait olduğunu söyleme.
    NEFY EDÂTI Arabçada "Lâ" Farsçada "Nâ" gibi olumsuzluk bildiren edât.
    NEFYAN Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.
    NEFZ Saçma yayma. Neşretme. * Silkmek. * Nazar etme bakma.
    NEGATİF Fr. Mat: Sıfırdan küçük önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. * Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi)
    NEGÜHİDE f. Çirkin kötü.
    NEHA Pek akıllı adam. * İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)
    NEHABİK Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
    NEHABİR (Nühbur. C.) Kum yığınları kum tepeleri.
    NEHAFE Tıksırmak aksırmak. * Nefes verip almak.
    NEHAFE Zayıflık.
    NEHAK Eşek anırtısı.
    NEHAKE(T) Bahadırlık kahramanlık şecaat. * Keskinlik.
    NEHAMÎ Demirci.
    NEHAR (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın.
    NEHAR-I EBYAZ Gündüzün beyazlığı gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.
    NEHAR-I ÖRFÎ Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.
    NEHAR-I ŞER'Î Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.
    NEHAREN Gündüzün. Gündüz vakti.
    NEHARÎ Gündüzlü gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
    NEHAVE (Et) çiğ olmak.
    NEHB Yağma yağmacılık çapul. * At oynatmak koşturmak. * Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.
    NEHBE Kapmak.
    NEHBER Helâk olacak yer.
    NEHC Yol usul. * Doğru yol.
    NEHD İri gövdeli ve karınlı at.
    NEHDA' İyi otlar yetişen kumlu arâzi.
    NEHDAN Dolu dolmuş.
    NEHEC (C: Menâhic) Yol tarik. * İstikâmet.
    NEHEL Susuz olmak. * İçmenin evveli. * Yaşlı ihtiyar. * Semiz etli deve.
    NEHEM (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün şehvetli haris.
    NEHENG (C.: Nehengân) f. Timsah.
    NEHENGÂN (Neheng. C.) f. Timsahlar.
    NEHER Genişlik bolluk. * Nehir ırmak.
    NEHHAB (Nehb. den) Yağmacı çapulcu.
    NEHHAC (Nehc. den) Kılavuz rehber mürşid. Doğru yolu gösterici.
    NEHHAL Toprak kazan kazıcı.
    NEHHAM Yüksek ve gür sesli kimse. * Arslan.
    NEHHAS Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı.
    NEHHAS Esirci.
    NEHHAT Yüce avazlı gür sesli kişi.
    NEHHAT (NÜHHAT) Çalıştırılan sığır. * İnce. * Hımar eşek. * Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması.
    NEHİB (Nehb. den) Korku dehşet ürküntü. * Yağmacı çapulcu.
    NEHİB İnlemekle ve ses ile olan ağıt.
    NEHİDE Kalın kaymak.
    NEHİF Zayıf.
    NEHİH Boğaz içinden gelen ses.
    NEHİK Bahâdır kahraman. * Arslan. * Keskin kılıç. * İyi huylu kimse.
    NEHİK Anırtı eşek anırtısı.
    NEHİM Aç gözlü doymaz. * Yırtıcı. * Arslan kükremesi.
    NEHİR Burun içinden çıkan ses hırıltı.
    NEHİRE Çürümüş ufalanmış rüzgârla savrulur. Delik deşik göz göz olmuş. * Rüzgâr estikçe ses verir kemik çürümüş kemik. (Nâhir de denir)
    NEHİRE Ayın evveli.
    NEHİT İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek nefes alıp vermek.
    NEHİT Eşek anırtısı. Hımar avazı.
    NEHİTE (C.: Nehâyet) Tabiat.
    NEHİY Yasak etmek. Menetmek. * Gr: Emrin menfi şekli.
    NEHİZET Tabiat. * At kulağına benzer dokunmuş nesne.
    NEHK Eşek bağırışı.
    NEHK Zayıf etmek zayıflatmak. * Eskitmek. * Mübâlağa etmek.
    NEHME Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı oburluğu.
    NEHMET Himmet maksat yüksek himmet. Harislik. şehvet.
    NEHNEHE Dar kaftan dar elbise.
    NEHR Çay ırmak. * Vüs'at bolluk. Genişlik.
    NEHR-ÜS SEMA Samanyolu. Kehkeşan.
    NEHR Boğazlamak kesmek. * Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak. * Sadr göğüs.
    NEHREN Nehirden. Nehir yoluyla.
    NEHREYN İki nehir.
    NEHRÎ (Nehriye) Nehirle ilgili nehre ait.
    NEHS Çok yaramaz nesne.
    NEHS Kabzetmek almak. * Yılan sokması. * Eti ön dişiyle almak.
    NEHSEK Yaban havucu.
    NEHŞ Yılan sokmak. * Almak kabzetmek. * Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak. * Et almak.
    NEHŞEL Kurt zi'b. * Çakır. * Erkek ismi.
    NEHT Yontmak. Oymak.
    NEHT Çağırmak. * Ses avaz. * Men'etmek engel olmak.
    NEHUD f. Nohut.
    NEHUR Burnuna vurmayınca veya burnuna parmak sokmayınca sütünü salıvermeyen deve.
    NEHUS (C.: Nehâyıs) Gebe eşek.
    NEHUSET (Bak: Nühuset)
    NEHVA Bir şey kasdetmek. Bir şey söylemeği istemek. * Bir şey yapmağa evvelden hazırlanmak.
    NEHY (Bak: Nehiy)
    NEHYİ AN-İL MÜNKER 'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten men'etmek haram işleri yaptırmamak ve buna çalışmak.
    NEHZ Ayağa kalkmak deprenip kalkmak hareket.
    NEHZ Durmak kıyam. * Def'etmek kovmak. * Yakın olmak. * Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak. * Dolması için kovayı suya vurmak.
    NEHZ Süngü demirini inceltmek. * Kemik üstündeki eti soyup gidermek. * Çok et.
    NEHZ Vurmak. Dövmek. * Haykırmak.
    NEHZAT Hareket davranma kalkışma. Yola çıkma.
    NEİB Karga sesi. * Ağaçtan yemiş indirmek. * Süt sağmak.
    NEK' Dizine ayağın arkasıyla vurmak. * Def'etmek kovmak.
    NEKÂ' Yarayı kaşımak. * Soymak. * Çok azap etmek acı çektirmek.
    NEK'A Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap. * Her kırmızı olan şey.
    NEKAB Devenin tabanı aşınmak.
    NEKÂBET Dönme vazgeçme cayma.
    NEKABET Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek kontrol.
    NEKABET-İ ULEMÂ Âlimlerin başı olma.
    NEKAD (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.
    NEKAHET Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek anlamak bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
    NEKAİS (Nakise. C.) Nakiseler. Noksanlar.
    NEKAİZ (Nakize. C.) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.
    NEKÂL Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret.
    NEKAM (A uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.
    NEKÂRE Güçlük zorluk. * Belirsizlik.
    NEKAVE(T) Her şeyin iyisi seçkini. * Temizlik paklık.
    NEKAVET-İ VİCDÂN Vicdan temizliği.
    NEKÂYAT Çarklar. * Vakitler.
    NEKAYİ' (Nakia. C.) Ziyâfetler.
    NEKAZ (C: Enkâz) Her nesnenin kötüsü kıymetsizi.
    NEKB Musibet ve kedere uğrama. * Meyletmek eğilmek. * Udul etmek vazgeçmek haktan dönmek.
    NEKBA Esince adamı eğip düşüren rüzgâr. Fırtına.
    NEKBE (C.: Nekebât) şiddet meşakkat. * Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat.
    NEKBET (C.: Nekebât - Nükub) Talihsizlik şanssızlık bahtsızlık. * Musibet felâket. * Düşkünlük.
    NEKBETHANE f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya.
    NEKBETÎ f. Tâlihsiz bahtsız şanssız uğursuz.
    NEKBETZEDE f. Felâket görmüş musibete uğramış.
    NEKD (Nekâde) (C.: Enkâd) Hayırsız olmak.
    NEKDA' Sütü olmayan deve.
    NEKEB Hastanın iyileşmesi. * Devenin omuzlarında olan bir hastalık.
    NEKED Sıkıntı dert keder. Belâ musibet.
    NEKEFE (C.: Nüküf-Nükfân) Çene altında olan küçük bez.
    NEKEL Kuvvetli kişi.
    NEKES (Nâ-kes) Cimri tamahkâr hasis.
    NEKESAN Ardına dönmek.
    NEKF Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek. * Kuyudan su çekmek. * Arlanmak.
    NEKH (Nikâh) (C.: Enkihe) Tezevvüc evlenme cimâ etme. * Akit.
    NEKHET (Bak: Nükhet)
    NEKİB (C.: Nukabâ) Halkın iyisi. * Kâhya. * Kefil. * Müfettiş kontrolcü.
    NEKİB Deve at ve eşek ayaklarının dâiresi.
    NEKİBE Nefsi mübârek.
    NEKİR Bilinmemiş olan. Muayyen olmayan. * Mezarda iki sual meleğinden birisinin adı. (Diğerininki; münkerdir)
    NEKİRE (C.: Nekerât) Belirsiz.
    NEKİSE Hilâf ters. * Nefs.
    NEKKAD Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.
    NEKKAR Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu.
    NEKL Yular. At gemi. * Ezâ cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey.
    NEKMET (Bak: Nikmet)
    NEKR Zeki akıllı kimse. Pek zeyrek olan. * Dehâ fetânet.
    NEKRE Belirsiz olan. * Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin. * Garip ve gülünç fıkralar. * Hoş sohbet ve hazır cevap kimse. * Gr: Belirtilmemiş isim neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim.
    NEKRE-İ MEVSULE İki kelime veya mânâyı birbirine bağlayan kelime.
    NEKRE-İ TÂMME Mübhem mânâ ifade eden kelime.
    NEKRE-GÛ f. Tuhaf hikâyeler fıkralar anlatan. Gülünç sözler söyleyen.
    NEKS Sözünden dönmek. * Bozmak. Çözmek. * Üzmek. * Dağıtmak. * Münhal ve muhtel olmak.
    NEKS Çok çekinmek kaçınmak.
    NEKS (NÜKÜS) Başaşağı etmek ters döndürmek. * Aynı hastalığın geri gelmesi. (Bak: Nüks)
    NEKŞ Kuyunun çamurunu temizlemek. * Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak. * Bir şey üzerine gelip toplanmak.
    NEKT (C: Nikât) Süngüyü yere vurmak. * Taan etmek çekiştirmek.
    NEKÜS (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek.
    NEKZ Vurmak. * Kovmak def'etmek. * Yılan sokmak. * Azalmak. * Suyun yer tarafından emilmesi.
    NEKZ Gayret etme uğraşma çok çabalama.
    NELL Yüz üstüne bırakmak.
    NEM f. Rutubet az yaşlık. Hafif ıslaklık.
    NEM-İ DİDE Göz yaşı.
    NEMA Gelişme büyüme. * Uzamak artmak çoğalmak üremek. * Faiz.
    NEMADÂR f. Çoğalan ziyadeleşen. Artan büyüyen.
    NEMAİK (Nemika. C.) Mektuplar.
    NEMAİM (Nemime. C.) Dedikoducular çekiştiriciler.
    NEMARIK (Nemraka. C.) Yastıklar.
    NEMAS Kılın ince olması.
    NEMAT (C: Enmut-Nimât) Usul tarz. * Yol tarik. * Örtü ihram. * Topluluk insan cemaati. * Döşek yüzü yatak yüzü.
    NEMAT-I TAKRİR Söyleme tarzı.
    NEMÇE Tar: Osmanlılar tarafından Avusturya ve Avusturyalı mânasında kullanılan bir tâbir idi.
    NEMDAR f. Nemli ıslak yaş rutubetli.
    NE'ME Nağme ses.
    NEMED f. Keçe.
    NEMEDÎN f. Keçeden yapılma.
    NEMED-PÂRE f. Keçe parçası.
    NEMED-PUŞ f. Keçe giyen. Derviş.
    NEMED-ZÎN f. At eğeri altına konulan keçe.
    NEMEK f. Tuz. Milh. * Lezzet tat. * Bağlılık hak.
    NEMEK-ÇEŞ f. Tadına bakma tatma.
    NEMEK-DÂN f. Tuzluk tuz kabı.
    NEMEK-EFŞAN f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen.
    NEMEK-HARAM f. Tuz haini. * Mc: Nankör.
    NEMEK-HELÂL f. Tuz hakkı tanıyan. Bağlı sâdık kimse.
    NEMEKÎN f. Tuzlu lezzetli tadı yerinde. * Tuzlu gözyaşı.
    NEMEK-PERVER f. Sâdık ve bağlı kimse.
    NEMEK-SUD f. Tuzlanmış tuza bastırılmış tuzlu şey. * Pastırma.
    NEMEK-ŞİNÂS f. Tuz tanıyan. * Mc: İyilik bilen.
    NEMEŞ Dağınık parçalanmış şeyleri toplamak. * Nakış hatları. * Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.
    NEMF Küçük kurt (böcek).
    NEMGA Çocukların beyni deprendiği yer. * Dağ üstü.
    NEMİDANEM Bilmiyorum.
    NEMİDİDEM Görmüyorum.
    NEMİKA (C.: Nemâik) Mektub. Name.
    NEMİME Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme.
    NEMİMEKÂR f. Koğucu fitneci dedikoducu münafık.
    NEMİN Fısıltı. * Koğucu.
    NEMİR Tatlı su.
    NEMİR (C.: Nümur) Kaplan.
    NEMİRE Dişi kaplan. * Yün kaftan.
    NEMİS Bittikten sonra yine biten ot.
    NEMK Yazmak. * Düzeltmek.
    NEMKEŞİDE f. Islak nemli yaş rutubetli.
    NEML Karınca.
    NEML SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 27. Sure olup Süleyman Suresi de denir. Mekkîdir.
    NEMLE Bir tek karınca. * Vücutta olan karıncalanma.
    NEMM Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.
    NEMMAL Koğucu dedikoducu münafık.
    NEMMAM (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
    NEMNAK f. Nemli yaş ıslak.
    NEMNAKÎ f. Nemlilik ıslaklık yaşlık rutubet.

    NEMREKA (C.: Nemârık) Yastık.
    NEMRUD Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve a karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir. (Bak: Enaniyet)
    NEMS Süt ve yağın ekşimesi. * Ekşimek ve kokmak. * Sırrı ketmetmek gizlemek.
    NEMŞ f. Hile oyun dalavere desise.
    NEMY Kaldırmak. * Yetiştirmek.
    NE'NEE Zayıflık.
    NE'NEHAVA Anason kimyon.
    NENG f. Ayıp utanma hayâ etme. * Ün şöhret nam.
    NER f. Erkek er.
    NERBDAN f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım büküm; neverdiden; tayyetmek dürmek; bam ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.)
    NERE f. Dalga. * Erkek.
    NERE-İ ÂB Su dalgası.
    NERGİS (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.
    NERGİS-DÂN f. Nergis saksısı.
    NERGİSÎ f. Nergis biçiminde kesilip yapılan bir çeşit hamur işi.
    NERİMAN f. Pehlivan yiğit kahraman.
    NERİMANÎ f. Nerimanlık kahramanlık yiğitlik.
    NERM (Nermi - Nermin) f. Yumuşak.
    NERM-ÂHEN f. Gevşek şey.
    NERMDİL f. Yüreği yumuşak. Merhametli.
    NERMGÛ f. Yumuşak sözlü.
    NERMÎ f. Gevşeklik yumuşaklık.
    NERMİN f. Yumuşak.
    NERMİYET Yumuşaklık gevşeklik.
    NERMLİGAM (Nerm-ligâm) f. İtaatli muti söz dinler. * Başı sert olmayan at.
    NERM NERM f. Yavaş yavaş âheste âheste.
    NERMSAZ f. Yumuşak adam.
    NERRE-ŞİR f. Erkek arslan.
    NESA (C.: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar. * Te'hir etmek sonraya bırakmak.
    NESAİ (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
    NESAİC (Nesice. C.) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler dokular. (Bak: Nesc)
    NESAİH (Nesâyih) (Nasihat. C.) Nasihatler öğütler.
    NESAİK (Nesike. C.) Kesilen kurbanlar.
    NESAİM (Nesim. C.) Hafif ve lâtif rüzgârlar.
    NESAİS (Nesise. C.) Fesatlık için yapılan fısıltılar.
    NESAK Tarz usul yol şekil üslub.
    NESAK-I VÂHİD Tek şekilde tek tarzda tek biçimde.
    NESAKSÂZ f. Tertib eden düzenliyen tanzim eden düzen veren.
    NESAR (C.: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.
    NESC (Nesic) Dokunuş dokuma. * Canlı mahluklardaki hücrelerin 'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri kemik et vesâir kısımların yapılışı gibi)
    NESCÎ Nesc ile alâkalı.
    NESCOLMAK Dokunmak örülmek örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)
    NES'E Veresiye alma. Vade ile alma. * Tehir etmek.
    NESEB Sülâle hısımlık karabet soy. Baba soyu atalar zinciri. * Vuslat.
    NESEBEN Soyca sülâlece soy bakımından.
    NESEBÎ Neseb ve soya âit. Sülâle ile alâkalı.
    NESEL Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü. * İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.
    NESEM Soluk ruh nefes. Rahatı mucib hâlet. * Rüzgârın lâtif hoş esmesi.
    NESEME (Nesme) : (C: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı.
    NESEVÎ (Neseviye) Kadına mensub kadınla alâkalı kadınlık.
    NESEVİYYET Kadınlık.
    NESF Bir yapıyı temelinden yıkma.
    NESFE Dökülmüş ve saçılmış un.
    NESG Gitmek. * Almak. * Ağaç kesildiğinde çıkan su. * Vurmak. * Dürtmek.
    NESH Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz bunlar sabit birer hakikattırlar.) * Bir şeyin aynını kopya etmek aynını çoğaltmak. * İbtal etmek hükümsüz bırakmak değiştirmek. * Nakletmek kaldırmak bir şeyi zâil kılmak. (Güneşin gölgeyi giderdiği gibi.)
    NESHÎ Nesihle alâkalı neshe ait. * Bir cins yazı.
    NES'Î Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.
    NESİ' (C.: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap. * Unutkan. * Unutulan. Unutulmuş olmak.
    NESİ' Te'hir sonraya bırakma.
    NESİB Asil kadının vasfı. * Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi.
    NESİC (C: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş nescolunmuş.
    NESİCE (C: Nesâyic) Dokunmuş nescolunmuş şey.
    NESİE Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.
    NESİF İki kişi arasındaki sır.
    NESİG Ter.
    NESİK Düzenli tertibli nizamlı * Süslü bezenmiş donanmış.
    NESİKE Hak yoluna kesilen kurban. * Altın veya gümüş külçesi. (Bak: Akika)
    NESİL (Bak: Nesl)
    NESİL Erimiş mumsuz bal.
    NESİL Kazıldığında çıkan kuyu toprağı.
    NESİM Hoşa giden hafif ve lâtif esen rüzgâr.
    NESİM-İ NEVBAHÂR İlkbahar rüzgârı tan yeli.
    NESİM-İ SEHER Lâtif sabah rüzgârları.
    NESİM-İ SUBH Sabah rüzgârı.
    NESİM-İ SUBH-DEM Sabah vakti esen rüzgâr sabah rüzgârı.
    NESİMÎ Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.
    NESİR Hayvan aksırması.
    NESİRE Kuyu toprağı.
    NESİS Aşırı derecedeki açlık. * İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati. * Son nefes.
    NESİS Bir sıvının sızıp kabından dışarı çıkması.
    NESİSE (C.: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı.
    NESK Bir kelâmı başka kelâma atfetmek.
    NESL Soy sop. Zürriyet döl kuşak. * Halk. * Çocuk hâsıl etmek. * Kıl yolmak. * Mumsuz süzme bal.
    NESL Kuyudan toprak çıkarmak. * Sadaktan ok çıkarmak.
    NESLAN Çok yelmek. Evmek.
    NESLE Geniş gömlek.
    NESNAS Koğuculuk eden kişi. * Maymun.
    NESME Fık: Satın alınan köle.
    NESNE şey herhangi bir şey.
    NESR (Nesir) Çoğaltmak saçmak yaymak. * Manzum olmayan söz veya yazı.
    NESR Hamele-i Arş'tan olan bir melek. * Akbaba kartal. * Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. * Yarayı deşmek. * Kuşun eti didiklemesi. * Birinin aleyhinde konuşmak. * Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair denir. * Atın tırnağının içi veya tırnağın üstündeki et.
    NESRE Büyük geniş gömlek. * Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması. * Menazil-i kamerden iki yıldız.
    NESREN Nesir olarak manzum olmadan yazılan yazı. * Çoğaltmak suretiyle.
    NESRİN Yabani gül.
    NESS Sürmek sevk. * Kurumak.
    NESS İfşa etmek açıklamak. * Gayret ve hamiyyet etmek.
    NESSABE Nesepleri iyi bilen kimse.
    NESSAC Dokuyucu dokuyan çuhacı.
    NESSAF Gagası büyük bir kuş.
    NESSAR Dağıtan saçan neşreden. * Parlatan.
    NEST Sâkin olmak.
    NESTEİNU "Biz senden yardım inayet dileriz istiane ederiz" meâlinde duâ.
    NESTER (Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü yaban gülü.
    NESTERİNZAR f. Gül bahçesi. Güllük.
    NESUC Üstünde yük doğru durmayan deve.
    NESV İzhar etmek göstermek açıklamak.
    NESY Unutma nisyan. * Unutulmuş.
    NESYEN MENSİYYEN Tamamıyla unutulmuş tamamen hatırdan çıkmış.
    NEŞ' Bir nesneyi zorla çekmek.
    NEŞ' (NÜŞU') Yiğit olmak. * Yüksek olmak. * Rüzgâr esmek. * İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak.
    NE'Ş şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.
    NEŞA Nişasta.
    NEŞABET Okçuluk san'atı.
    NEŞAİD (Neşide. C.) Meşhur kaside ve beyitler mısralar.
    NEŞAK Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.
    NEŞAME Yüksek beyaz bulut.
    NEŞASA Beyaz yüksek bulut.
    NEŞASTEC Nişasta.
    NEŞAT Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur keyf. * Bir iş işlemek. Çalışmak.
    NEŞAT-ÂVER f. Sevinç ve sürur getiren.
    NEŞAT-BAHŞ f. Sevinç ve neşe bağışlayan.
    NEŞAT-EFZA f. Neşe ve sevinç artıran.
    NEŞÂT-ENGİZ f. Sevinç uyandıran.
    NEŞB (İğne ve diken) batma girme.
    NEŞC (NEŞİC) (C.: Enşâc) Sesli sesli ağlamak. * Ses.
    NEŞD Talep etmek istemek. * Yüksek yerde düz yer olmak. * Kaybolan şeyi aramak. * Bir şeyi gereği gibi bilmek.
    NEŞ'E Gönül açıklığı sevinç. * Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. * Yiğit olmak. * Yüksek olmak.
    NEŞ'E-İ UHRÂ Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna "Neş'e-i sâniye" de denir.
    NEŞ'E-İ ULÂ İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.(...Peygamber'in (A.S.M.) emrettiği gibi " Neş'e-i ulâyı gören adam neş'e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?" Çünkü ikinci teşekkül yâni ikinci yapılış birinci teşekkülden daha kolaydır. İ.İ.) (Bak: Taaccüb)
    NEŞ'E-İ ULYÂ Ahiretteki yüksek dereceli hayat âhiret hayatı.
    NEŞEB Mal mülk.
    NE-ŞEBEM f. Ben karanlık gece gibi nursuz değilim (meâlinde.)
    NE-ŞEBPERESTEM Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.
    NEŞEF İçmek. * Sinmek. * İçine girmek dühul etmek.
    NEŞEFE (C.: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.
    NEŞ'E-NİSAR f. Neşe dağıtan.
    NEŞER Dağılmış intişar etmiş münteşir.
    NEŞ'ET Meydana gelmek vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek ileri gelmek. * Çıkmak. Kaynak olmak.
    NEŞ'ET-İ UHRÂ (Bak: Neş'e-i uhrâ)
    NEŞ'ET-İ ULÂ (Bak: Neş'e-i ulâ)
    NEŞ'E-YAB f. Keyifli neşeli sevinçli.
    NEŞF İçmek suyu emerek içmek. * Sızmak. Sünger gibi sızmak. * Suyu çekmek.
    NEŞG Aşk galebe edip haykırıp çağırmak. * Tâlim etmek.
    NEŞİDE Manzume. Şiir. * Yüksek sesle okunan şiir. * Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ.
    NEŞİDEHÂN f. Neşide okuyan.
    NEŞİL Çömlekte pişmiş et.
    NEŞİR Dağıtma yayma herkese duyurma.
    NEŞİŞ Kaynayan şeyden çıkan ses.
    NEŞİT Neş'eli sevinçli şenlikli. Faal.
    NEŞİTA Bir şeyin aramaksızın bulunması. * Ansızın bulunan nesne. * Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.
    NEŞK Burna çekme.
    NEŞL Taan etmek. * Cezbetmek kendine çekmek.
    NEŞM Zerdali ağacı gibi bir ağaç. * Bir çiçek cinsi.
    NEŞNEŞE Koyun derisini yüzmek. * Zırh sesi. * Su kaynarken ötüp ses çıkmak.
    NEŞR Neşretmek yaymak bir haberi fâşetmek herkese duyurmak şâyi kılmak. * Başıboş cemaat. * Bulutlu günde yel esmek. * İzhar etmek. * Katetmek. * Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.
    NEŞR-İ SUHUF Sahifelerin neşri. * Haşirde insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat surenin işaret ettiği gibi haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki: Her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var fiilleri var vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlariyle beraber umum çekirdeklerinde tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisaniyle gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal budak yaprak çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakimâne Hafizâne Müdebbirâne Mürebbiyâne Lâtifâne şu işi yapan O'dur ki der: $Başka noktaları buna kıyas eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. S.)
    NEŞREN Yayılmak suretiyle neşir yoluyla. Yazarak dağıtarak.
    NEŞRÎ Neşir ile alâkalı.
    NEŞRİYÂT Gazete kitap radyo ve sâir vasıtalarla neşrolunmuş yayılmış şeyler.
    NEŞRİYÂT-I KÂZİBE Yalandan uydurma sözler.
    NEŞŞ Kaynamak galeyan. * Her nesnenin yarısı. * Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak. * Yirmi dirhem. * Karıştırmak.
    NEŞŞAB Okçu ot atan.
    NEŞŞABE Ok yapıcılık ok yapma sanatı.
    NEŞŞAF Bir şeyi kendine çeken. * Emen.
    NEŞŞAL Pişmemiş yemeğe saldıran.
    NEŞT Yılan sokmak ve ısırmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Çözmek. * Çıkarmak. * İpi bağlamak.
    NEŞTER Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
    NEŞUR Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan.
    NEŞUT Bir balık cinsi. * Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.
    NE-ŞÜKÜFTE f. Açılmamış.
    NEŞV f. Canlıların büyümesi yetişmesi boy atması. * Yeniden hayata gelmek.
    NEŞVAN Sarhoş.
    NEŞVAR Davar gevişi.
    NEŞVAT (Neşvet. C.) Keşifler neş'eler sevinçler.
    NEŞVE (Nişve - Nüşve) Sevinç keyif. * Büyümek ve yetişmek. * Koklamak. * Rayiha. * Bir şeyi tekrarlamak. * Mest ve sarhoş olmak. * İyice duyup vâkıf olmak.
    NEŞVEBAHŞ f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
    NEŞVEDÂR f. Keyifli neşeli.
    NEŞVEGÂH f. Neşe ve keyif yeri.
    NEŞVEMEND f. Keyifli neşeli.
    NEŞVERÜBA f. Neş'e verici.
    NEŞVET Keyif neşe. Sevinç sarhoşluğu.
    NEŞVEYAB f. Neşeli keyifli.
    NEŞV Ü NEMA Büyümek ve gelişmek.
    NEŞZ (C.: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer.
    NETA (Nütü') Yaranın şişmesi. * Yüksek olmak.
    NETAİC (Netayic) (Netice. C.) Neticeler.
    NETANE Çirkin kokmak pis kokmak.
    NETB (NÜTÜB) Büyük olmak gövdeli olmak.
    NETC Doğurmak.
    NETF Kıl yolma.
    NETG Alayla gülmek. * Bir kimseyi ayıplamak.
    NETH Terlemek sızmak.
    NETH Koparmak. * Çıkarmak.
    NETİCE (C.: Netâic) Son gaye. Semere hülâsa. * Döl evlâd.
    NETİCE-İ HAYAT Hayatın neticesi ve gayesi.
    NETİCE-İ HİLKAT Yaratılışın sonu gayesi. Yaratılmanın neticesi.
    NETİCE-İ KELÂM Sözün kısası.
    NETİCE-İ MA'KÛSE Aksi netice ters netice.
    NETİCEBAHŞ f. Neticelendiren sonuçlandıran. Netice veren.
    NETİCEPEZİR f. Son bulmuş neticelenmiş.
    NETK Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek.
    NETK Atmak. * Yüzmek. * Kendine çekmek cezbetmek. * Depretmek silkmek harekete geçirmek. * Oğlu ve kızı çok olmak.
    NETL (NETEL) Önüne çekmek. * Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.
    NETN Fena kokmak. Kötü kerih koku.
    NETNUN Bir ağaç cinsi.
    NETR Cezbetmek kendine çekmek. * Taan etmek çekiştirmek. * Bozulmak fâsid ve zâyi olmak.
    NETS Deri yüzmek. * Bir şeyin yerinden ayrılması.
    NETŞ Çıkarmak. * Yolmak.
    NETUC Çıkma. *Ağaç posası.
    NEUR Çivit.
    NEUZÜ "Sığınırız" meâlinde fiil.
    NEUZÜ-BİLLÂH 'a sığınırız korusun.
    NEV' Çeşit sınıf cins. * Taleb etmek. Meyletmek eğilmek. İki yana sallanmak.
    NEV'-İ BEŞER İnsanlar beşer nev'i.
    NEV f. Yeni tâze cedid. Son zamanda çıkmış.
    NEVA Bir yerden bir yere nakletmek. * Hıfzetmek korumak. * Sohbet etmek.
    NEVA f. Ahenk ses güzel sadâ nağme avaz. * Musikide bir makam ismi. * İntizamlı hâl. * Azık zahire rızık.
    NEVA-Yİ NEY Ney sesi.
    NEVABIZ (Nâbıza. C.) Nabız damarları.
    NEVABİG (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
    NEVABİT (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze genç kimse.
    NEVACİZ (Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.
    NEVAD f. Zarar ziyan hasar. * Mahzen. * Dil.
    NEVADE Torun.
    NEVADİ (Nâdi. C.) Toplantılar meclisler.
    NEVADİR Az olanlar nâdirler.
    NEVAFİL (Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.
    NEVAFİS (Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.
    NEVAGER f. Okuyucu hânende.
    NEVAH Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.
    NEVAHİ (Nahiye. C.) Taraflar yanlar nahiyeler.
    NEVAHİ-İ KAZA bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
    NEVAHİ-İ MEKKE Mekke civarı. Mekke'nin yakınları nahiyeleri.
    NEVAHİ (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar.
    NEVAHT f. Okşama. * Saz çalma.
    NEVAHTE f. Okşanmış. * Saz çalmış.
    NEVAHTEN f. Çalgı veya saz çaldırmak.
    NEVAÎ f. Ahenkle makamla ilgili.
    NEVAİB (Naibe. C.) Musibetler kazalar belâlar.
    NEVAİB-İ EYYAM Günlerin belâları.
    NEVAİR (Naire. C.) Ateşler alevler.
    NEVAİR (Naure. C.) Bostan dolapları.
    NEVAKET Hamakat ahmaklık.
    NEVAKIS (Noksan. C.) Eksiklikler noksanlar.
    NEVAKIS (Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.
    NEVAKİS (Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.
    NEVAL(E) Bahşiş. Kısmet tâli' nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
    NEVALE-ÇİN f. Yiyecek toplayan kısmetini alan.
    NEVAMİS (Namus. C.) Namuslar kanunlar şeriatlar. (Bak: Desâtir)
    NEVAMİS-İ İLÂHİYE İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
    NEV-AMUZ f. Acemi. Yeni alışan.
    NEV'AN Cins bakımından çeşitçe. * Biraz.
    NEV-A-NEV f. Yeni yeni.
    NEV'AN-MA Bir dereceye kadar bir bakıma göre bir suretle.
    NEVAR (C.: Niver) Ürkmek korkmak.
    NEV-ARUS (C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin.
    NEVA-SAZ f. Çalgıcı okuyucu.
    NEVASİ (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.
    NEVASİ İyi cins bir beyaz üzüm.
    NEVAT Çekirdek hurma çekirdeği. * Yirmi veya on adet. * Bir veya on okka altın. Beş dirhem altın. * Düşman.
    NEVATIH şiddetler.
    NEVATIR Kirişi kesik olan yay.
    NEVATİ (Nevtî. C.) Gemiciler.
    NEVATİR (Nâtur. C.) Hamam hademeleri. * Bostan bekçileri.
    NEVAYE Devenin semiz olması.
    NEV-AYİN f. Yeni tarz yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran.
    NEVAZ f. Okşayıcı taltif edici iyi edici. (Bak: Nüvaz)
    NEVAZENDE f. Okşayan okşayıcı.
    NEVAZIC (Nâzıc. C.) Kıvama gelmişler olgunlaşmışlar.
    NEVAZİL Nezleler. * Hâdiseler. Belâlar.
    NEVAZİŞ (Nüvaziş) f. Okşayış iltifat.
    NEVAZİŞGÂR f. Gönül alan okşayan. İltifat eden.
    NEVAZİŞGÂRANE f. Gönül alarak okşayarak iltifat ederek.
    NEVB Yakınlık. * İsabet.
    NEVBAHAR f. İlkbahar.
    NEVBAHAR-I ÖMR Ömrün ilkbaharı.
    NEVBAHARÎ f. İlkbaharla ilgili.
    NEVBAVE f. Yeni yeşillik. * Turfanda yemiş. * Hediye armağan.
    NEVBE (C.: Nüveb) Nöbet.
    NEVBENEV f. Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye.
    NEVBER f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız.
    NEVBET Nöbet sıra. Sıra ile görülen iş.
    NEVBETÎ f. Mehter başı.
    NEVBET-ZEN f. Belirli vaktin geldiğini bildiren nöbet çalan.
    NEVBÜNYAN f. Yeni yapılı yeni yapılmış.
    NEVBÜRİDE f. Yeni koparılmış yeni kesilmiş.
    NEVCAH f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah).
    NEVCET Fırtına.
    NEVCİVAN f. Genç delikanlı.
    NEVCİVANÎ Gençlik delikanlılık.
    NEVDEL Sarkık ve sülpük olmak.
    NEVE Torun.
    NEVED f. Doksan. 90
    NEVEND (Nevende) f. Postacı. Atlı postacı. * Hızlı giden at.
    NEVERD f. Dönen gezen dolaşan.
    NEVESAN Kımıldama hareket etme.
    NEVEY (Nevât. C.) Çekirdekler.
    NEVEYAT (Nevâ) Nüveler çekirdekler.
    NEVF (C.: Envâf) Hörgüç. * Uzun ve yüksek olmak.
    NEVFEL Deniz derya bahr. * Atâsı çok olan kişi. Çok bahşiş dağıtan.
    NEVFELE Tuzluk.
    NEVFER Nilüfer çiçeği.
    NEVGÜŞADE f. Yeni açılmış.
    NEVH Yükseltmek yüceltmek. * Kuvvetli ve kavi olmak.
    NEVH (NEVHA) Ağıt etmek. * Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.
    NEVHA Ölüye sesli ağlamak. * Nağme ile güvercin ötmesi.
    NEVHAST Taze ve genç hayvan.
    NEVHAT Sakalı yeni çıkmış genç.
    NEVHEVES (C.: Nevhevesân) f. Bir işe yeni olarak ve büyük bir hevesle başlayan. * Sık sık iş değiştiren. Hevesi çabuk geçen.
    NEVHİZ f. Genç taze. * Yeni çıkmış yeni yetişmiş.
    NEV'Î Nev'e ait çeşit ile alâkalı.
    NEVİ f. Yenilik.
    NEV-İ BEŞER (Bak: Nev')
    NEV-İCAD f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş.
    NEVİD f. Müjde beşaret iyi ve sevinçli haber.
    NEVİN f. Yeni yepyeni yeni şey.
    NEV-İNAN f. Acemi at bineğe yeni alıştırılan at.
    NEVİS Kuvvet.
    NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR Sadece şahsına benzer çeşit başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
    NEVK f. Sivri uç.
    NEVK-İ MÜJGÂN Kirpiklerin ucu.
    NEVKA Ahmak akılsız kimse.
    NEVKAR f. Acemi. İşe yeni başlamış.
    NEVL Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı. * Bahşiş atiyye.
    NEVM Uyku. Uyumak. Rüya. * Sönmek. Sükun. (Bak: Kaylule)
    NEVM-ÂLUD Uykulu uykuya bulaşmış uyumuş.
    NEVMÎ Uyku ile alâkalı uykuya âit.
    NEVMİD f. Ümidsiz me'yus mükedder cesareti kırılmış.
    NEVMİDÂNE f. Ümitsizce kederli ve ümidsiz olarak.
    NEVMİDÎ Ümidsizlik cesaret kırıklığı.
    NEVNİHAL f. Taze fidan yeni filiz.
    NEVNİYAZ f. İşe yeni başlayan.
    NEVPEYDA f. Yeni çıkma.
    NEVR (C.: Envâr) Parlaklık. * Ağaç çiçeği. Tomurcuk.
    NEVRAH f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol.

    NAMZED (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
    NAN f. Ekmek.
    NA'NA (C.: Neâni-Ne'nâ') Nâne. * Uzun boylu adam.
    NA'NAA Irak etmek uzaklaştırmak. * Hızlı konuşmak tez tez söylemek. * Katı deprenmek. * Yemeğe nane koymak.
    NANCU (Nâncuy) f. Ekmek arayan. Dilenci.
    NANE MOLLA Mc: Beceriksiz işe yaramaz ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.
    NANHAH Ekmek isteyen. Dilenci.
    NANHOR f. Dilenci.
    NANKÖR f. Gördüğü iyiliği unutan nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen gafil.
    NANPARE f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
    NANPÜZ f. Ekmekçi ekmek pişiren.
    NANÜ f. Ninni.
    NA-PÂK f. Temiz olmayan pis kirli.
    NA-PÂKÂN (Nâpâk. C.) Murdarlar pisler.
    NÂ-PÂKÎ f. Pislik murdarlık.
    NA-PAYDAR f. Süreksiz geçici. Sebatsız kararsız durmaz.
    NA-PERVA f. Pervasız korkusuz aldırışsız çekinmez. * Sersem.
    NA-PESEND f. Beğenilmez.
    NA-PEYDA f. Görünmeyen açıkta değil belirsiz.
    NA-PEZİR f. Olmaz olamaz kabul etmez.
    NA-PUHTE f. Ham çiğ pişmemiş. * Mc: Acemi tecrübesiz toy.
    NAR (C.: Niran envar niyere niyâr) Ateş. Cehennem. * Bir meyve adı. * Mc: ın gadabı. * Yakıcı azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
    NAR-I BEYZA "Akkor beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir. * Bir meyve adı.(Hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza hâlinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için şu tarz bürudetle etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip mânen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise ateşin bütün derecâtına ve umum envâına câmi olan Cehennem içinde elbette zemherir'in bulunması zaruridir. S.)
    NAR-I HAYAT Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti. (Bak: Hararet-i gariziye)
    NA'R Çağırmak. * Haykırmak. * Burun içinden çıkan ses. * Gitmek. * Firar kaçmak. * Galeyan.
    NA'RA (C.: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma. * Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde geçitlerde dönemeçlerde meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle sokağa fırlayan halkı çiğnenmekten kurtarmak için insanî bir maksad tâkib edilmekle beraber daha ziyade caka satılırdı. (O.T.D.S.)
    NA-RAST f. Eğri. Doğru olmayan.
    NA'RAT (Bak: Na'ra)
    NARBAC Nar aşı.
    NARBÜN f. Nar ağacı.
    NARCİL Hindistan cevizi.
    NARCİS Nergis.
    NARCİSTAN Nergislik.
    NARÇİL f. Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî.
    NARDA f. Lâyık değil.
    NARDAN f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal.
    NARDENK f. Erik nar elma kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez.
    NARDEŞİR Tavla oyunu.
    NA'RE Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma. * Burun içinden çıkan ses.
    NA'RE-ENDÂZ f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
    NA-REFTE f. Gidilmemiş geçilmemiş. Kimsenin gidip geçmediği yer.
    NARENC f. Portakal. * Turunç.
    NARENCÎ Turunç renginde.
    NARENCİYE Turunçgiller. (Mandalina portakal limon gibi meyveler.)
    NARENEC (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.
    NA-RESA f. Yetişmemiş ham. * Uygun ve münasib olmayan.
    NA-RESAYÎ f. Uygunsuzluk münasebetsizlik. * Hamlık.
    NA-RESİDE Yetişmemiş körpe. * Büluğa ermemiş.
    NA-REŞİD f. Kemâle ermemiş olgunlaşmamış.
    NA-REVA Yakışıksız reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan.
    NA'REZEN f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
    NARGİL f. Hindistan cevizi.
    NARH (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.
    NARÎ (Bak: Nariyye)
    NARİN f. İnce zayıf nazik. * İç oda.
    NARİS f. Ham meyva.
    NARİYYE Nar ile alâkalı nara mensub. Ateşten yanıp tutuşur patlar olan şey.
    NARKOTİK yun. Afyon morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.
    NAS f. İnsanlar.
    NAS SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 114. Sure. (Bak: Muavvezetân)
    NA'S Uykusu gelmek. Uyku bastırmak.
    NAS Iraklık uzaklık.
    NASA Kaldırmak. * Engel olmak men'etmek.
    NASAB Dert. * Zahmet meşakkat.
    NA-SAF f. Saf ve hâlis olmayan. Saf olmayıp karışık olan.
    NASAF Hizmetçi uşak.
    NASAFE Hizmet etmek.
    NASAHA Öğüt vermek nasihat etmek.
    NASAİB (Nasibe. C.) Dikili taşlar.
    NASAL Temrenci.
    NA'SAN Uykusu gelmiş olan adam.
    NASARA Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
    NA-SAVAB f. Doğru olmayan yanlış.
    NASAYİH (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler.
    NA-SAZ f. Münasebetsiz. uygunsuz uymaz.
    NA-SAZÎ f. Uygunsuzluk münasebetsizlik uymazlık.
    NA-SAZKÂR f. Uygun görmeyen muhâlif. * Beklenmemiş işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan.
    NA-SAZKÂRÎ f. Uygunsuz iş yapma münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık uygunsuzluk.
    NASB Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme. * Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması yani; (e a) diye okunuşu.
    NASB-ÜL AYN Göz dikilmesi. Bir şeye hırsla ve şiddetli arzu ile bakmak göz dikmek.
    NASBA Doğru boynuzlu koyun ve keçi.
    NASBETMEK Kelimenin son harfinin harekesini (E) diye okutmak. * Tâyin etmek.
    NA'SEL Erkek sırtlan. * Uzun sakallı bir kimsenin adı.
    NA'SELE Yaşlıların yürüyüşü.
    NA-SENCİDE f. Ölçülmemiş tartılmamış. * İyi düşünülmemiş. * Değerlenmemiş.
    NASERE f. Ayarı bozuk para.
    NA-SEZA f. Münasib olmayan lâyık olmayan.
    NASFET (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.
    NASI' Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan.
    NASIBE (Bk: Nasibe)
    NASIF Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.
    NASIFE (C.: Nevâsıf) Su mecrası su yolu.
    NASIH (Bak: Nâsih)
    NASIR Yardımcı yardım eden nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
    NASIRÎN (Nâsır. C.) Yardım edenler yardımcılar.
    NASİ Unutan nisyan eden.
    NASİB Nasbeden bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.
    NASİB Pay hisse kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey.
    NASİBDAR f. Nasibi olan. Hissedar.
    NASİBDAŞ f. Hissede beraber nasipte eş olan.
    NASİBE Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı.
    NASİBE (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.
    NASİC (Nesc. den) Dokuyan nesceden. * Düzenleyen tertib eden sıralayan.
    NASİF Baş örtüsü.
    NASİH (Nesh. den) Battal eden hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran.
    NASİH Nasihat eden öğüt veren. * İçi temiz adam.
    NASİH (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren nasihat eden.(...Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin başıboş değilsin bir vazifen var. Gururu bırak seni yaradanı düşün. Kabre gireceğini bil öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. L.)

    NASİHÂNE f. Öğüt vererek nasihat ederek.
    NASİHAT İbret verici ders tavsiye ihtar öğüt.
    NASİHAT-ÂMİZ f. İçinden öğüt alınacak söz.
    NASİHATGER f. Nasihat eden öğüt veren.
    NASİHATKÂR f. Nasihat eden öğüt veren.
    NASİHAT-NÂPEZİR f. Nasihat dinlemez öğüt tutmaz.
    NASİHATPEZİR f. Nasihat tutar öğüt tutar öğüt dinler.
    NASİK (Nesak. dan) Düzenleyen tertib eden.
    NASİK yolunda ibâdet eden dine bağlı zâhid.
    NASİL Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal.
    NASİL Kıl dökücü ilâç.
    NA-SİPAS f. Nankör. Şükretmeyen.
    NASİR Nesir yazan. * Saçan yayan.
    NASİR Nusret eden zafer veren. Yardımcı. Muin.
    NASİYE Çehrenin gösterişi alın yüz.
    NASİYE-PİRA f. Alnı süsleyen.
    NASİYESÂ f. Alnını yere süren.
    NASİYE-SÂZÎ f. Alnını yere sürme.
    NASİYY Yaş ot.
    NASİYYE Nass oluş. Kat'ilik şüphesizlik kesinlik. (Bak: Nass)
    NASL Okun ucundaki sivri demir. okun uçmasına yardım eden kanatlar.
    NASNAA Depretmek. * Devenin kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.
    NASR Yardım üstünlük yenme galip kılma. * Yağmurun her yeri sulaması.
    NASR SURESİ Kur'an-ı Kerim'deki 110. Sure. İza-câe veya Tevdi' Suresi de denir.
    NASRANİ Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
    NASRANİYET Hristiyanlık.(Nasraniyet ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet bir kaç defa yırtıldı protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek ümmetimden olacak şeriatımla amel edecektir." M.)
    NASREDDİN (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan.
    NASREDDİN HOCA (Mi: 1208 -1284) Mizahlı güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir Sivrihisar Medreselerinde okumuş Selçuklular zamanında yaşamıştır.
    NASRULLAH 'ın yardımı.
    NASS Kat'ilik kesinlik açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. * Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide. * Bir haberi kimden aldığını söyleyerek en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek.Bazılarınca istihraç ve izhar mânâlarından me'huzdur. Bir şeyin belâğ ve nihayetine denir. Bundan başka: Delil haber seyr-i şedid ref' hüccet bürhan zuhur mânalarına da gelir.
    NASS-I HADİS Hadisin açık gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.
    NASS-I KATI' Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet.
    NASSAH Terzi hayyat.
    NASSÎ Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik kat'ilik açıklık. Bedahet. * Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.
    NASSİYE (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm materyalizm darvinizim birer dogmatizm mâhiyetindedirler. İslâmda zorlama yoktur inanç için bilgi ve tefekkür esastır. Hakiki düşünce hürriyeti İslâmda vardır. İslâm dışında ...izmle biten görüşler önderlerini tartışılmaz otorite olarak kabul eder ve karşı görüşte olanlara her türlü baskı ve zulmü reva görürler.
    NAST Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.
    NA-SUDE f. Dinlenmemiş istirahat etmemiş.
    NASUH Hâlis. Temiz. Kesin kat'i. * Çok nasihat eden.
    NASUHÎ (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.
    NASUR Göz pınarında mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.
    NASUS (Bak: Nass)
    NASUT İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler.
    NASUTÎ Dünya ile ilgili insanlığa ait insanlıkla ilgili.
    NASUTİYÂN İnsanlar.
    NA-SÜFTE f. Delinmemiş deliksiz.
    NASYE Her nesnenin iyisi.
    NA'Ş Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. * Cansız vücud.
    NA-ŞAD f. Sevinçli olmayan mahzun tasalı kederli.
    NA-ŞADÎ f. Hüzünlü ve kederli oluş gamlılık.
    NA-ŞAYESTE f. Lâyık olmayan. Lâyık değil.
    NAŞIT Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam.
    NAŞİ Neş'et eden yeniden vücuda gelen yetişen yetişmiş. * Delil dolayı ötürü sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız.
    NAŞİB Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.
    NAŞİD(E) (Neşide. den) Şiir söyleyen şiir okuyan şiir yazan.
    NAŞİE Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.
    NA-ŞİKİB f. Sabırsız.
    NA-ŞİKİBÂNE f. Sabırsızlıkla.
    NA-ŞİKİBÂNÎ f. Sabırsızlık.
    NA-ŞİKİBÎ f. Sabırsızlık.
    NAŞİLE Eti az olan.
    NA-ŞİNAS f. Bilmez câhil. * Tanımaz olan tanımayan.
    NA-ŞİNİDE f. Duyulmamış işitilmemiş.
    NAŞİR Neşreden yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
    NAŞİRE (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
    NA-ŞİTA f. Sabahtan beri hiç bir şey yememiş olma.
    NAŞİTAT Meleklerden bir tâife.
    NAŞİZ Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış kabarmış atan (damar).
    NAŞİZE Kocasının hanesinden izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi hükmen de olabilir. * Kabarmış şişmiş.
    NA-ŞÜKÜFTE f. Açılmamış taze.
    NA-ŞÜSTE f. Yıkanmamış.
    NAT' (NATA'-NIT') (C.: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek. * Zahir olmak âşikâre olmak görünmek.
    NAT'-I ZEMİN Yer yüzü. Sath-ı Arz.
    NA'T Medih ve senâ ederek vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmı medhederek yazılan kaside.
    NATAFAN Suyun seyelân etmesi akması.
    NATAFE (C.: Nutuf) Küpe.
    NATAKTE Söyledin. (mânasına karşısındakine hitabdır)
    VE Bİ-L HAKKI NATAKTE Hak ile söyledin hakkı söyledin. Haksın sâdıksın.(Zira o Lâ ilahe illallah der dâva eder. Bütün sağ ve sol yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler aynı kelimeyi tekrar ederek icma ederek mânen "Sadakte ve bi-l hakkı natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. M.)
    NA-TAMAM f. Tamamlanmamış bitmemiş yarı kalmış.
    NA-TAMAMÎ f. Eksiklik noksanlık.
    NATEF Bulaşmak. * Fâsid olmak bozulmak.
    NA-TERAŞ Mc: Terbiye görmemiş kaba saba. Yontulmamış.
    NATES (C.: Entâs) Üstad âlim.
    NA-TEVAN f. (Bak: Na-tuvan)
    NATFE (Nıtfe) : Kabarcık. * Ufacık sivilce.
    NATH Süsmek. Hayvanın başı ile saldırması.
    NATIF Beyaz kaba helva.
    NATIH (C.: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran süsen hayvan. * Keder sıkıntı elem mihnet.
    NATIK Konuşan. Söz eden söyleyen beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen. * Altın ve gümüş gibi olan mal.
    NATIKA (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan güzel konuşabilme kabiliyeti.
    NATIKA-İ CEMİYET Cemiyetin nâtıkası yâni: Söz söyleme kudreti.
    NATIKAPERDAZ f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen.
    NATIKIYYET Konuşmaklık söz söylemeklik.
    NATIR (Nâtur) Bekçi. Bağ ve bostan bekçisi.
    NA-TIRAŞ f. Yontulmamış tıraş olmamış terbiye görmemiş. Ham kaba.
    NATIS Bilgili faziletli adam.
    NATİH (Nâtıh) : (C: Nevâtıh) Sana karşı gelen hayvan. * Şiddetli emir.
    NATİHA (C.: Netâyıh) Başka davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar.
    NATİŞ Kuvvet ve hareket.
    NATM Ulaştırmak vardırmak.
    NATNAT (C.: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu akılsız kimse.
    NATNATA Çok söylemek çok konuşmak. * Çekmek.
    NATS Nadas.
    NATŞ şiddet. Kuvvet.
    NATŞAN Susuz kalmış kişi.
    NATUH Çok süsen hayvan.
    NATUK (Nutk. dan) Güzel ve düzgün söz söyliyen.
    NATUL İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.
    NATURA Lât. Her canlının yapılış hususiyeti bünye yaratılış hali.
    NA-TUVAN (Nâtüvân) f. İktidarsız zayıf halsiz kudretsiz çâresiz.
    NA-TUVANÎ f. Güçsüzlük zayıflık kuvvetsizlik.
    NATÜRALİZM (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı maddeci görüş.
    NATV Iraklık uzaklık bu'd.
    NAUR Kanı durmayan damar. * Değirmen kanadı. * Döndükçe gıcırdayan dolap.
    NAURE (C.: Nevâir) Bostan dolabı.
    NAUS f. Manastır kilise.
    NAUS Yüksek yer.
    NA-ÜMİD f. Ümidsiz. Ümidi kırılmış.
    NA-ÜMİDÎ f. Ümit kırıklığı ümitsizlik me'yusiyet.
    NA-ÜSTÜVAR f. Dayanıksız sağlam olmıyan. * Münasebetsiz.
    NAV f. Küçük gemi. Sandal kayık. * İçi oyuk şey.
    NAVDÂN f. Oluk.
    NAVE f. Hamur teknesi.
    NAVEK f. Ok.
    NAVEK-İ KALBÎ İçten kalbden çekilen âh.
    NAVEK-ENDAZ f. Okçu. Ok atıcı.
    NAVER f. (C.: Naverân) Olabilir mümkün kabil.
    NAVERÂN (Naver. C.) Olabilir şeyler mümkün olan şeyler.
    NAVERD f. Savaş harb dövüş ceng.
    NAVERDGÂH f. Savaş alanı harb sahası muharebe meydanı.
    NAVERDHÂH f. Savaş isteyen muharebe arzulayan.
    NAVİ f. Üç direkli gemi. * İçi oyuk olan şey.
    NAVİCE f. Murdar pis habis mülevves.
    NAVUS (C.: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer.
    NA'Y Ölüm haberi getirmek.
    NAY Ney. Kamış düdük. (Bak: Ney)
    NA-YAB f. Bulunmaz. * Benzeri olmaz. Nâdir. Ender.
    NAYBAN f. Ney çalan.
    NAY-ÇE f. Küçük ney.
    NA'YE Birisinin öldüğünü bildiren söz. * Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.
    NA-YESTE f. Lâyık olmıyan.
    NAYİ' Susuz. * Mâil eğik.
    NAYÎ Uzak.
    NAYÎ f. Ney çalan.
    NAYİBE (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet belâ. * Zahmet meşakkat. * Şiddet.
    NAYİHA Yas tutan kadın.
    NAYİL Atâ bahşiş hediye.
    NAYİN f. Kamıştan yapılmış sazdan yapılmış.
    NAYVEŞ f. Ney gibi.
    NAYZEN f. Ney çalan.
    NAZ f. Bir şeyi beğenmeyiş şımarıklık. * Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. * Celb-i muhabbet için edilen nezâket letâfet ve zarafet. * Yalvarma rica.(İşte ubudiyetin esası olan acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Uluhiyete karşı secde etmeğe bedel naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini arşa müsavi tutar katre gibi makamını deniz gibi evliyanın makamatı ile iltibas eder; kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata tekellüfata mânâsız hodfüruşluğa ve birçok müşkülâta düşer. L.)
    NA'Z Münteşir olmak yayılmak. * Kıvama gelmek.
    NA-ZAD (Na-zade) f. Doğmamış. * Olmayacak.
    NAZAD (C.: Enzâd) şeref. * Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.
    NAZAFET Pâklık temizlik.
    NAZAH (C.: Enzâh) Havuz.
    NAZAİF (Nazif. C.) Nazifler. Nazafetli temiz kimseler.
    NAZAİR Nazire. Nazireler. Benzerler örnekler.
    NAZAN f. Nazlı. Nazdar.
    NAZAR (Nazaret) Altın. * Tazelik.
    NAZAR Göz atmak. Mülahaza düşünmek bakmak imrenerek bakmak düşünce. Yan bakış kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar.
    NAZAR-I HARAM Haram nazar. Nâmahremlere bakmak. (Bir genç hâfız pek çok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor ne yapayım?" Dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafii'nin (R.A.) dediği gibi: Haram nazar nisyan verir. Evet ehl-i İslâmda nazar-ı haram ziyadeleştikçe hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip vücudunda su'-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç def'a gusle mecbur olur. Ondan tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.Evet bu asırda açık saçıklık yüzünden hususan bu memalik-i harrede o su'-i nazardan su'-i istimalât umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor. Herkes cüz'î küllî o şekvadadır. İşte bu umumî hastalığın tezayüdiyle hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor çıkıyor unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek bazılarda o su'-i nazarla hıfz-ı Kur'an'a sed çekilecek; o hadisin te'vilini gösterecek. $ K.L.)
    NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE San'atkârane bakış.
    NAZAR-I ŞÂRİ' İlâhi nazar.
    NAZAR-I ŞUHUD Şâhidlerin şehâdet edenlerin görmesi ve tetkikleri.
    NAZAR-I TAKDİR Kıymet biçme bakışı takdir bakışı.
    NAZARAN Nisbeten nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak görerek.
    NAZAR-BÂZ f. Neşe ile bakan.
    NAZAR-ENDAZ f. Göz atmak. Göz atan bakan nazar eden.
    NAZAR-FİRİB f. Göz aldatan.
    NAZAR-GÂH f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
    NAZARÎ (NAZARİYE) Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
    NAZARİYYÂT (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
    NAZAR-RÜBÂ f. Göz çeken.
    NAZBALİN f. Yastık.
    NAZBALİŞ f. Yastık.
    NAZC Olgunluk olma pişme kıvam bulma. Yetişme. * Büluğa erme. Bâliğ olma.
    NAZC-I KABL-EL VAKT Zamanından önce büluğa erme.
    NAZD Her şeyi yerli yerine koymak.
    NAZDAR f. Nazlı. Naz yapan. Şımarık. * Meşhur bir cins lâle.
    NAZEKÎ Nâziklik incelik.
    NAZENDE f. Nazlı naz edici naz yapan.
    NAZENİN f. İnce nazlı zayıf lâtif hoş eda olan nazlı yetişmiş şımarık. Oynak. Nazik endamlı
    NAZH Su çekme. Herhangi bir yer çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma.
    NAZH Su serpmek su saçmak. * Suyun çok olması. * Suyun pınarından çıkıp akması. * Defetmek kovmak.
    NAZH Bulaşmak.
    NAZHA Yağmur.
    NAZIC Olgun pişmiş kıvama gelmiş yetişmiş.
    NAZIH (C.: Nevâzıh) Deve ile su çekilen kuyu.
    NAZIM Nizamlayan nazmeden. Manzume yazan düzenleyen.
    NAZIMÂNE f. Nazım olana yakışır surette.
    NAZIMÎN (Nâzım. C.) Tanzim edenler düzenleyenler nizama koyanlar.
    NAZIR (C.: Nüzzâr) Nazar eden bakan. * Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. * Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. * Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayin olunan zat. (Ist. Fık. K.)(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin bâhusus zihayat herbir harfinin herbir cümlesine müteveccih birer yüzü nâzır birer gözü vardır. M.)
    NAZIR Taze tazeleşen.
    NAZIRA Nazar eden nezaret eden bakan. * Göz.
    NAZIRA-HÂN f. Bakarak taklid eden.
    NAZIYY (C.: Enzâ) Boğaz.
    NAZİ' Çekici kimse. * Husumet eden düşmanlık eden.
    NAZİAT Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar. * Nez'edenler. Çekip koparanlar.
    NAZİAT SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 79. Suresidir. Sâhire ve Tâmme Suresi de denir.
    NAZİC Pişmiş yetişmiş olgunlaşmış kıvamına ermiş.
    NAZİD (Nazide) Tertibli nizamlı yerli yerinde. * Minder yastık vs. gibi ev eşyası.
    NAZİF(E) Temiz pâk nazik.
    NÂZİK f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce dayanıksız. * Ehemmiyet verilmesi icab eden. * Tehlikeli husus.
    NÂZİKÂNE f. Nazik kimseye yakışır şekilde kibarlıkla terbiyelice.
    NÂZİK-BEDEN f. Vücudu bedeni nâzik olan.
    NÂZİK-EDÂ f. Nâzik tavırlı kibar.
    NÂZİK-ENDÂM f. Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı.
    NÂZİK-GÜZİN f. Çok nâzik. Seçkin nâzik.
    NÂZİK-HULK Yaradılışı ve tabiatı nâzik olan.
    NÂZİKÎ f. Nâziklik. Nezaket.
    NÂZİK-TEN f. Nâzik vücudlu.
    NÂZİK-TER f. Çok nâzik.
    NÂZİK-TERİN f. En nâzik daha nâzik.
    NÂZİL (Nüzul. dan) Nüzul eden inen yukardan aşağıya inen bir yere konan. Bir yerde konaklayan.
    NÂZİLE Belâ sıkıntı. * İnme nüzul. * Nezle hastalığı.
    NAZİM Sıra sıra dizi dizi olan şey.
    NAZİR Tâze. * Altın.
    NAZİR(E) Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk eş örnek. Benzeyen. * Edb: Bir şairin manzumesine başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer.
    NAZİRE Mühlet vermek tehir etmek.
    NAZİREGÛ f. Nazire söyliyen.
    NAZİYE Kenarı az olan çanak.
    NAZİZ (C: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su. * Az yağmur. * Az az akmak.
    NAZL Ok atmak.
    NAZM Sıra tertib. * Kafiyeli vezinli söz şiir. * Dizili olan şey. * Kur'an âyetleri.
    NAZM-I CELİL Pek büyük kıymetli nazm edilmiş güzel söz. * Kur'an-ı Kerim'in bir vasfı. * Celil olan Cenab-ı Hakk'ın nazmı.
    NAZM-I LAFZ Kelâmın lâfız esas alınarak düzenlenmesi.
    NAZMEN Nazım olarak manzume halinde. Sıralı ve tertibli olarak.
    NAZMİYYAT (Nazm. C.) Manzum yazılar.
    NAZNAZA Yılanın dilini çıkarıp hareket ettirmesi.
    NAZ-PERDAR f. Birinin nazını çeken.
    NAZ-PERDARÎ f. Naz çekme.
    NAZPERVER f. Naz eden naz yapan.
    NAZ-PERVERD (Nâzperverde) f. Naz içinde büyümüş nazlı.
    NAZR (Nazir) : (C.: Enzur) Altın.
    NAZRA (Bir tek) bakış.
    NAZRAGÂH f. Gözle bakılan yer bakış yeri. Göz önü.
    NAZRAKÜNÂN f. Seyrederek bakarak.
    NAZRE Cin gözü. * Nazarı değen adam.
    NAZRET Tazelik tarâvet.
    NAZUME Bir cins renkli kumaş.
    NAZUR (C.: Nevâzır) Gece bekçisi.
    NAZÜKÎ f. Nâziklik incelik.
    NAZZ (Nâzz) : Dirhemler ve dinarlar.
    NAZZAM En çok nazmedici en güzel nazmedici en güzel tanzim eden.
    NAZZARE Bir şeye bakan kavim.
    NE f. "Değil yok" mânasına nefy edâtıdır.
    NEAB Karga yavrusu. * Horoz veya karga gibi ötme.
    NEAİM (Neâme. C.) Deve kuşları.
    NE'AL Nalbant.
    NEAM "Evet olur" mânâsında cevap edâtıdır. * Pek iyi âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir. * At deve sığır koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.
    NEAMA' Nimetler. İhsan atiyye. * Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.
    NEAMAT (Neâme. C.) Deve kuşları.
    NEAME (C: Neâm-Neamât) Deve kuşu. * Cemaat. * Gölgelik gölgelenecek yer.
    NEAM-LA Evet hayır. " Doğru fakat mes'elenin içinde senin hatırına gelmeyen şu da var." mânâsınadır.
    NE'AR Baş kaldıran âsi kafa tutan serkeş.
    NEAYİM Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.
    NE'B (C: Niyeb) Sâfi nesne. * Yaşlı dişi deve.
    NEB' Gizli ses.
    NEB' Suyun çıkıp akması. * Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar budaklarından da ok yapılır.
    NEBA' Kaynak olmak pınardan su çıkarmak su akması. * Akçaağaç.
    NEB'A Yay yapacak yer.
    NEBAA Oturacak yer kıç mak'at.
    NEBAC Sesi yüksek olan.
    NEBAGAT Meydana çıkma.
    NEBAH (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması. * Yılan seslenişi. * Keçi ve geyik inleyişi.
    NEBAHE(T) (Nebahat) şeref şan onur itibar. * şan şeref ve itibar sâhibi.
    NEBAİL (Nebile. C.) Yüceler ulular yüksekler.
    NEBAİR (Nebire. C.) Torunlar.
    NEBALE(T) Zekâ fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük azamet. * İyi olmak. * Cömertlik elaçıklık. * Okçu ok yapıp satan. Okçuluk.
    NEBAT Acem fellahlarından bir kabile.
    NEBAT (C: Nebatât) Topraktan yetişen biten her çeşit şey. Bitki. * Yemen diyarında bir kabile adı.
    NEBATÂT (Nebât. C.) Nebâtlar bitkiler.
    NEBATÎ Nebat cinsinden nebata mensup ve nebata ait yerden biten cinsinden olan.
    NEBATİYYUN Botanik bilginleri botanik âlimleri.
    NEBBAC Sesi sert olan.
    NEBBAH Havlayıcı.
    NEBBAL Ok yapıp satan kimse. Okçu.
    NEBBAR Fasih dilli güzel konuşan adam.
    NEBBAŞ Mezar soyucu kefen soyucu.
    NE'BE (C: Nâibat) Musibet belâ.
    NEBE' Haber. (Peygam)
    NEBE' SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 78. Suredir. Amme Suresi de denir.
    NEBEAN Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.(Demek ki şu enharın nebeanları âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor. S.)
    NEBE'-AVER f. Haber getiren.
    NEBEHRECE Geçmez bakırlı para. Sahte akçe. * Her nesnenin kötüsü.
    NEBEKE (C: Nübük-Nebâk) Tepe.
    NEBERD f. Muhârebe savaş harb ceng.
    NEBERD-AZMÂ f. Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse.
    NEBERDE f. Savaşçı muhârib.
    NEBERDGÂH f. Savaş yeri muharebe sahası.
    NEBERD-PİŞE f. Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı.
    NEBEVÎ Nebiye ait. Peygambere dâir. Peygamberle alâkalı.
    NEBEZ (C: Enbâz) Lâkab.
    NEBG Un öğütülürken tozan un. * Görünmek zâhir olmak.

    NEBH (C: Nevâbih) Kabarcık. * Toprak.
    NEBH Köpeğin ürüyüp uluması.
    NEBH Bir şeyi tenbih etmek unuttuğunu hatırlatmak. * Ansızın bulunan. Yitik. * Ansızın yitirmek. * Uykudan uyanmak. * Şerefli olmak. * Meşhur olmak ün salmak.
    NEBHA Yüksek beyaz yer.
    NEBİ Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettiren Peygamber. (Bak: Resül)
    NEBİ-Yİ EFHAM En büyük en kıymetli olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
    NEBİYYÜ-L HARAM Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
    NEBİYYÜ-R RAHMET Bütün âlemler için Rahmete vesile olduğundan peygamber Efendimiz için söylenmiş bir isimdir.
    NEBİYYÜ-T TEVBE Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi. (Ümmetinin tevbelerinin kabul edileceğine işâreten bu isim verilmiştir.)
    NEBİB (C: Enbüb) Boğum kamış boğumu.
    NEBİH (Nebihe) Namlı şanlı şerefli.
    NEBİH İt avazı köpek uluması.
    NEBİK (C: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.
    NEBİL (Nebile) Akıllı anlayışlı zekâ sahibi. * Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu. * Bilgili ve faziletli kimse.
    NEBİLE Büyük iri. (Bak: Nebil)
    NEBİR (Nebire) Torun.
    NEBİSE Kız torun.
    NEBİSE Kuyu toprağı. Irmak toprağı.
    NEBİT Muhkem sağlam katı.
    NEBİYY Yükseklik. * Yol.
    NEBİZ (C: Enbize) Hurma şarabı. * Yola bırakılıp atılan çocuk.
    NEBK Yazmak. * Husumet etmek düşmanlık yapmak. * Düz etmek düzleştirmek.
    NEBL Ok. Ok hazırlamak.
    NEBR (Nibr) : (C: Enbâr - Nibâr) Keneye benzer bir küçük böcek. * Yukarı kaldırmak yükseltmek.
    NEBRAS (Nibrâs) (C.: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba. * Mc: Nur merkezi.
    NEBRE Demir parçası.
    NEBS Yeri kazma toprağı kazma. * Eser nişan.
    NEBS Söylemek.
    NEBŞ Gömülü bir şeyi yerden çıkarma. * Bir şeyi diğer bir şey vasıtasıyla meydana çıkarma.
    NEBT Bitme yerden çıkma. Meydana gelme. * Ot.
    NEBT Suyun yerden çıkıp akması.
    NEBTA Yanları beyaz olan dişi koyun.
    NEBV Sakız.
    NEBVE Uzaklaşmak. * Ok hedefe varamamak. * Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması. * Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması. * Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.
    NEBVE (Nebâve) Yüksek yer. * Yükseklik.
    NEBZ Bırakmak. * Az miktar cüz'i.
    NEBZ-İ AHD Muâhedeyi feshetme.
    NEBZ Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak istihzâ etmek. * İhtiyarlık işareti belirmek.
    NEBZ (Nebezân) : Damarın hareket etmesi.
    NEBZE Az miktar cüz'i bir şeyin artığı.
    NECA Göz değmek.
    NECA Evmek. Acele etmek. * Halâs olmak kurtulmak.
    NECABET Neciblik temiz soyluluk. Huy temizliği.
    NECADET Kahramanlık efelik yiğitlik.
    NECAH Zafer bulmak murâda ermek ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.
    NECAH Ses sadâ.
    NECAİB (Necib. C.) Şerefli necib asil temiz kimseler.
    NECARE Dülgerlik neccarlık.
    NECASET Pislik kazurat murdarlık. (Bak: Habes)
    NECASET-İ GALİZA Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi)
    NECASET-İ GAYR-İ MER'İYE Câmid bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)
    NECASET-İ HAFİFE Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.
    NECASET-İ KALİLE Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
    NECASET-İ MER'İYE Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi)
    NECASETTEN TAHARET Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
    NECAŞE Süratle yürümek hızlı yürümek.
    NECAŞİ (NİCÂŞİ) Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre mutlaka bu isim Habeş Meliklerinin has isimleridir.
    NECAT Kurtuluş selâmet. * Hırs ve hased. * Yüksek mekân. * Ağaç budağı. * Mantar.
    NECATÎ Kurtulmaya ait kurtulmakla ilgili.
    NECB Ağaç kabuğunu soymak.
    NECCAD Yorgancı. Yatak yastık yorgan gibi şeyler yapan.
    NECCAH Yorgancı.
    NECCAR Doğramacı. Marangoz. * Dülger.
    NECCAŞ Hayvan sürücüsü.
    NECCİNA Bizi kurtar bize selâmet ver bizi hıfzeyle (meâlinde dua).
    NECD Açık ve işlek yol. * Yüksek yer. * Minder döşeme gibi oturacak şeyler. * Ağaçsız mekân. * Hâzık ve mâhir kılavuz. * Yiğitlik hâli. Gamlılık gussa. * Hasma galip gelmek. * Çok terlemek. * Meme. * Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.
    NECDET Yiğitlik şecaat kahramanlık. * Harp ve kıtal. *Yeis korku.
    NEC'E Şiddetli nazar. Şiddetli bakış.
    NECEB Ağaç kabuğu.
    NECEF (Necefe) : (C: Nicâf-Encâf) Üzerine su çıkmayan yer. Tümsek yer yüksek tepe sırt. * Irakta bir şehrin adı.
    NECEFE Büyük askı kandil.
    NECEL Büyük gözlülük. İri gözü olmak.
    NECER Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.
    NECES Murdarlık pislik necâset.
    NECEŞ Değeri artırmak için almak. * Bir kumaşın pahasını artırmak. * Dağılmış şeyleri bir yere toplamak. * Örtmek setretmek.
    NECH Men' ve reddetmek.
    NECİB Cömert kerim kişi.
    NECİB Soyu ve nesli temiz aslı kerim olan. Cömert. Asilzâde. Güzel huylu ve ahlâklı.
    NECİBE Soyu sopu temiz kimse. Cömert. Asilzâde.
    NECİD Kahraman bahadır. * Arabistan'da bir memleket ismi. * Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket. * Arslan.
    NECİF (C: Nicef) Geniş temrenli olan ok.
    NECİH Galip ve muzaffer. * Sabırlı. * Sağlam rey.
    NECİH Su sesi.
    NECİL (Necile) Soyu temiz. Soylu. * Ağaç yaprağından bir cins.
    NECİRE Bulamaç aşı.* Kızgın taş ile kızdırılmış su. * Kârgir duvar. * Tahtadan veya ağaçtan olan sofa. * Çulhaların beze sürdükleri haşil.
    NECİS Temiz olmayan. Pis.
    NECİS Pis necasetli murdar. * Şifa bulmaz dert. (Bak: Habes)
    NECİS-ÜL AYN Pisliğin ta kendisi.
    NECİS Yavaş hareketli insan veya hayvan. * Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek. * Gizlenen sır nişan. * Bir nevi yeşillik.
    NECİSE Kuyudan çıkardıkları toprak.
    NECİY Sırdaş sır saklayan.
    NECİYYA (Münâcât. dan) Gizli yalvararak gizli söyleyerek.
    NECİYYULLAH Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)
    NECL (C: Encâl) Oğul evlât çocuk. * Kuşak nesil sülâle. * Atmak. * Ayak ucuyla vurmak. * İstihrac etmek meydana çıkarmak. * Yerden çıkan su.
    NECL-İ NECİB Soyu temiz çocuk.
    NECM (Necim) Yıldız ahter kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker onbir yıldızdır. Altısı görünür gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir. (Peygamberimiz (A.S.M.) hepsini de görür idi.) * Belirli olan vakit. (Araplar vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi) * Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.* Belirli vakitte yapılan vazife. * Kur'an-ı Kerim. * Ceste ceste kısım kısım oluş. * Kur'an-ı Kerim'in her defa inzal edildiği kısım. * Huk: Bir borcun taksitlerini ödemek için hulül eden muayyen borç.
    NECM-İ DIRAHŞAN Parlayan yıldız.
    NECM-İ SÂKIB Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.
    NECM SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 53. Suresidir. Vennecmi Suresi de denir. Mekkîdir.
    NECM Ü HİLÂL Yıldız ve ay.
    NECMEDDİN (Bak: Necm-üd din)
    NECMEDDİN-İ KÜBRA (Mi: 540 - 618) İran Mutasavvıflarının en mühim şahsiyetlerindendir. Kübreviyye veya Zehebiyye ismi ile anılan tarikatın kurucusu sayılır. İsmi: Ahmed bin Ömer Eb-ul Cenab Necmeddin Kübra el-Hivakî el-Harzemî.Münazara ve mübaheseyi çok sevdiği ve her münazarada hasımlarını yendiği için kendisine "Ettâmmet-ül Kübra" lâkabı verilmiş sonradan sadece "Kübra" denilmiştir. Moğolların Harzem'i istilâsında şehri terk etmeyerek onlara karşı kahramanca çarpışarak şehid düşmüştür. (K.S.)
    NECMÎ Yıldıza dair yıldızlarla alâkalı.
    NECM-ÜD DİN (Bizde daha çok Necmeddin şeklinde telâffuz olunur) Dinin necmi yıldızı meâlindedir.
    NECNECE Geriye döndürmek. * Engel olmak men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek. * Zayıf etmek zayıflatmak.
    NECR Ağaç yonmak. * Şiddetli sevk. * Asıl. * Renk. * Halâs kurtuluş.
    NECRAN Susuz. * Kapı ökçesi. ("süve" denir). * Yemen diyarında bir yerin adı.
    NECS (Neces) Pis ve murdar olan habes. şer'an pis olup gözle görülen şey.
    NECS Yerden define çıkarmak. * Kuyuyu ayıklamak.
    NECŞ Avı yatağından çıkarma. * Dağılmış parçaları toplamak.
    NECV (C: Nicâ) Yüzmek. * İki kişi arasında olan sır. * Karından çıkan necis.
    NECVA Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak. * Ağız koklamak. * İki kişi arasındaki sır.
    NECVE Tümsek yüksek yer.
    NECZ Bitip tükenmek. * İhtiyaç bitirmek. * Vâdeyi yerine getirmek.
    NED' Dikkat etmek.
    NEDA Rutubet çiğ nem.
    NEDAİD (Nedid ve Nedide C.) Emsâller akranlar eşler.
    NEDALET Kir pislik. * Çalma sirkat etme aşırma.
    NEDAMET (Nedm. den) Pişmanlık nedâmet etmek.
    NEDAMETGÂH f. Pişmanlık yeri.
    NEDAMETKÂR f. Nedamet eden. Pişman olan.
    NEDAMETKÂRÎ f. Pişmanlık nâdim oluş.
    NEDAN f. Bilmeyen bilmez.
    NEDARET Tazelik parlaklık letafet taravet.
    NEDAVET Yaşlık ıslaklık nemlik rutubet.
    NEDB Dua etmek.
    NEDBE (Bak: Nedebe)
    NEDD Gitmek. * Kaçmak.
    NEDDAF Hallâç. Pamuk atan kimse.
    NEDEBE Yara izi.
    NEDEM Pişman olma nedamet pişmanlık.
    NEDF Pamuk ditme pamuk atma.
    NEDG Kılıçla veya sözle taan etmek çekiştirmek.
    NEDH Geniş yer.
    NEDH Men'etmek engel olmak.
    NEDHE (Nüdhe) : Çokluk fazlalık.
    NEDİ' Ateş veya kül içinde pişmiş olan.
    NEDİB Yara izi kalan âzâ.
    NEDİD(E) (C.: Nedâid) Emsâl akran eş.
    NEDİF Atılmış hallaçlanmış pamuk. Yün.
    NEDİM (C.: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı meclis arkadaşı. * Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan. * Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.
    NEDİME Kadın nedim. * Zengin veya şerefli itibarlı bir kadının arkadaşı.
    NEDİS Akıllı kişi.
    NEDL Kir. * Hırsızlık.
    NEDM Pişman olmak.
    NEDMAN Pişmanlık nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma.
    NEDRET Azlık seyreklik az bulunmak.
    NEDS Akıllılık. * Taan etmek çekiştirmek.
    NEDS Huruç etmek çıkmak.
    NEDŞ Her nesneyi eritip sormak. * Pamuk atmak.
    NEDVE Yaşlık nemlilik. * Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek. * Konuşmak.
    NEEC Yel esmek rüzgâr esmek. * Yalvarmak tazarru etmek.
    NEED Belâ musibet. Zahmet meşakkat.
    NEF' Fayda yararlılık. * Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin doğru veya yanlış; iyi ve kötü olması ın emir ve nehyine tâbidir.
    NEFAD (Nefed) Bitip tükenmek yok olmak.
    NEFAİS (Nefise. C.) Değerli güzel ve beğenilir şeyler.
    NEFAİS-PEREST f. Nefis şeyleri beğenenen güzel şeyleri seven.
    NEFAK (C.: Enfâk) İki kapılı ev.
    NEFASET Beğenilir olmak kıymetlilik değerlilik çok güzellik pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.
    NEFAZ Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.
    NEFAZ Geçme işleyip öte tarafa geçme. * Sözü geçme sözü dinlenme.
    NEFC Çıkmak huruc etmek.
    NEFD Tükenmek bitmek. * Geçici ve fâni olmak.
    NEFEAN Faydalı olarak.
    NEFEAN Lİ-L-UMUM Herkes için faydalı oluş.
    NEFED Bitirme tükenme bitirilme.
    NEFEHAT (Nefha. C.) Esintiler. Üfürmeler.
    NEFEL Düşmandan alınan mal ganimet. * Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.
    NEFER Bir kişi tek kişi. * Asker er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)
    NEFERÂT (Nefer. C.) Neferler askerler erler.
    NEFES Soluk üfürülen hava. Soluma soluk verip alma. * Uzun söz. * Bolluk. * Hased etmek. *Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.
    NEFEZA (NEFZA) (C: Nefâyız) Düşmanın ahvâlini bilmek için dolaşan kavim.
    NEFEZAN Sıçramak.
    NEFFA' (Nef'. den) Çıkarı çok olan kimse.
    NEFFAC Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin.

    NA Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir.
    NA Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil $ : Ehliyetsiz ehil olmayan.
    NA'AB Aceleci. Hızlı yürüyen tez giden kişi.
    NA'AL Nalbant. Nalin yapan.
    NAAM (Bak: Neam)
    NA'AR Fesad ve fitneye çalışan. * Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.
    NA-AŞNA f. Bilinmeyen yabancı.
    NAAT (Bak: Na't)
    NAB (C.: Enyâb) Azı dişi. * Yaşlı deve.
    NAB f. Katıksız hâlis saf. * Oluk. * Berrak.
    NA'B Karga veya horoz ibiği.
    NA-BALİG f. Henüz büluğa ermemiş daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş yetişmemiş.
    NABAZAN Nabız atması damar vurması.
    NA-BAYESTE f. Lüzumsuz gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan.
    NA-BECA f. Yersiz uygunsuz münasebetsiz.
    NA-BEDİD (Bak: Nâ-bercâ)
    NA-BEHENCAR f. Usulsüz kuralsız yolsuz kaidesiz.
    NA-BEHENGÂM f. Vakitsiz mevsimsiz zamansız.
    NA-BEHRE f. Azim ulu. * Karışık. * Soysuz.
    NA-BEKAİDE f. Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz kuralsız nizamsız.
    NA-BEKÂR İşsiz işe yaramaz.

    NA-BEMAHAL f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz.
    NA-BERCA (Nâ-bedid) Belirsiz görünmez olan.
    NA-BESÎ f. Yokluk adem.
    NA-BESUD f. El dokunulmamış el değmemiş yeni şey.
    NÂBIZ Hareket eden.
    NABIZ Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
    NÂBIZA (C.: Nevâbız) Nabız damarı.
    NABIZ-ÂŞNÂ f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
    NABIZ-GİR f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen.
    NABİ' (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran kaynayan akan.
    NABİ Haber veren haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712)
    NABİ Yüksek yüce.
    NABİGA (C.: Nevabig) Şanı şöhreti büyük adam. ulu şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.
    NABİGAT-ÜL CA'DÎ Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.
    NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
    NABİL Ok yapan. * Üstad hâzık kimse. * Irgaç.
    NA-BİNA (C.: Na-binayan) Kör a'mâ gözleri görmez. Anadan doğma kör.
    NA-BİNAYAN (Na-bina. C.) Gözü görmeyenler a'mâlar körler.
    NA-BİNAYÎ f. Körlük a'mâlık.
    NABİT Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.
    NABİTE Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
    NABİZ Savaşçı muharip savaşan.
    NABUD (Nâ-bud) f. Mâdum yok olan bulunmayan. * İflas etmiş. Perişan olmuş. * Sonradan yok olan.
    NA-BUDMEND f. Yoksul fakir.
    NA'BÜDÜ "Biz ibadet ederiz" mânâsında fiil. ( Bak: Nun-u na'büdü)
    NABZ (Bak: Nabız)
    NABZA Damarın bir defa atması.
    NABZ-AŞNA f. Nabızdan anlayan mizac bilen.
    NABZ-GİR f. Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan nabza göre davranmasını bilen.
    NABZÎ Damarın atmasıyla ilgili.
    NA'C (C: Niâc-Neacât) Koyun.
    NA-CAİZ f. Yapılmaz câiz değil.
    NACAK Bir ağaç sapa geçirilen ağzı keskin genişçe demir âlet. Balta.
    NA'CAT (Na'ce. C.) Dişi koyunlar.
    NA'CE (C.: Niâc-Na'cât) Dişi koyun. * Dişi sülün. * Kadına da istiare ile söylenir.
    NACİ Kurtulan. Necat bulan. * (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi "Fetva" kelimesine kadar hazırlamıştır.
    NACİ' Hazmı kolay olan yiyecek.
    NACİ(YE) Kurtulmuş necat bulmuş. Cennetlik olan.
    NACİL Nesli kerim şerefli olan soyu temiz.
    NACİLEYN Ana ve baba ecdad ve evlâd dedeler ve babalar.
    NA-CİNS f. Aynı cinsten olmayan. * Cinsi bozuk.
    NACİR Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz.
    NACİS İyileşmez hastalık.
    NACİŞ Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.
    NACİYE (C.: Nâciyât) Sür'atli deve.
    NACİZ Azı dişi.
    NACİZ Hâzır.
    NACU f. Çam ağacı.
    NACUD f. Büyük kadeh.
    NACUR Sırça tabak.
    NA-CUNBAN f. Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam.
    NACÜV f. Çam ağacı.
    NA-ÇAR f. Çaresiz elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
    NA-ÇARÎ f. Çaresizlik.
    NA'ÇE f. Yumuşak yer.
    NA-ÇESPAN f. Uygun ve yakışık olmıyan.
    NAÇİZ (Nâ-çiz) f. Çok küçük ehemmiyetsiz şey değersiz hükümsüz.
    NAÇİZANE f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
    NA-ÇİZÎ f. Naçizlik ehemmiyetsizlik kıymetsizlik değersizlik.
    NA-DAN f. Cahil bilmez haddini bilmez.
    NÂ-DANÎ f. Terbiyesizlik haddini bilmezlik. * Cahillik.
    NÂ-DANİST (Nâ-dâniste) f. Câhil bilmez.
    NADAR (Nadâret) Altun.
    NA-DARÎ f. Olmamazlık bulunmayış.
    NADAS Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
    NA-DAŞT f. Hayâsız utanmaz.
    NADC Kıvam. Büluğa erme. Pişme.
    NADD Azık rızık.
    NADDAHATAN Püsküren çifte pınarlar.
    NA-DEMSAZ f. Uymayan uygun olmayan âhenksiz.
    NA-DERİDE f. Delinmemiş delik açılmamış.
    NADH Su serpmek sulamak. Su içip kanmak. * Musallat olanı defetmek. * Suyun feveran etmesi püskürmesi.
    NADIC (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış olmuş kıvama gelmiş.
    NADİ Nidâ eden haykıran çağıran. * Halkın meşveret gibi birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm meclis mahfil kongre tâbirleri gibidir. (E.T.)
    NADİB Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan.
    NADİC Olgun meyve. * İyi pişmiş et.
    NADİD Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık minder şilte gibi şeyler.
    NA-DİDE f. Az bulunur çok değerli. Az görülen görülmemiş.
    NADİM Nedamet etmiş pişman.
    NADİMÂNE f. Pişmanlıkla pişman olarak nedamet duyarak.
    NADİMİYET Pişmanlık nedamet.
    NADİR(E) Az bulunan. Seyrek.
    NADİRÂT Az bulunan şeyler.
    NADİREDÂN f. Zarif âlim.
    NADİREKÂR f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
    NADİREN Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.
    NADİRE-PERDÂZ f. Güzel söz söyleyen.
    NADİRE-SENC f. Nükteli konuşan güzel fıkralar anlatan zarif kimse.
    NADİRET Güzellik parlaklık tazelik. * Hoş ve lâtif.
    NADİYE Sudan uzak olan hurma ağacı.
    NA-DÜRÜST f. Doğru olmayan. Eğri. * Sağlam dürüst ve gerçek olmayan. * Yanlış haksız.
    NA-DÜRÜSTÎ f. Gerçek olmama doğru olmama.
    NA-EHİL f. Ehliyetsiz beceriksiz. Ehil olmayan.
    NA-ENDAM f. Muntazam olmıyan. Biçimsiz gayr-ı muntazam.
    NA-ENDİŞ f. Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık muhakkak.
    NA-ENDİŞÎDE f. Düşünülmemiş.
    NÂ-EVS f. Manastır kilise.
    NÂF f. Göbek. * Mc: Orta.
    NÂF-I ÂLEM Mekke-i Mükerreme.
    NÂF-I ŞEB Gece yarısı.
    NÂF-I ZEMİN Zeminin ortası. Mekke-i Mükerreme.
    NA'F Sütü çok olan deve.
    NAFAKA Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
    NAFAKA-İ İDDET Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
    NAFAKA-İ MAKZİYYE Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.
    NAFAKAT (Nafaka. C.) Nafakalar.
    NAFATA Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.
    NAFE f. Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı.
    NA-FERCAM f. Asıl ve esastan âri olan akibetsiz olan. Faydasız.
    NAFE-RİZ f. Koku saçan. * Göbek düşüren.
    NAFIA Bayındırlık işleri.
    NAFIK Geçer para. Geçer akçe.
    NAFIKA (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus).
    NAFIZ Çok titreten. Sıtma.
    NAFİ (Nefiy. den) Giderici yok eden nefyeden menfi yapan.
    NAFİ' Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı. * Esma-i Hüsnâdan bir isim.

    NAFİA İnşaat işleri. * Faydalı işler. Menfaatli olanlar.
    NAFİC (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.
    NAFİCE (C.: Enfice) Misk göbeği.
    NAFİH (Nefh. den) Üfürücü üfleyici.
    NAFİKA (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
    NAFİLE Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. * Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. * Torun. * Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
    NAFİR Nefret eden. Ürken korkan. Sevmeyen. * Galip olan. * Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.
    NAFİS (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse. * Açan ve ferahlandıran.
    NAFİS-ÜL KERB Sıkıntı ve belâlara göz değmesine nazara te'sir edip kaldıran.
    NAFİS Okuyup üfüren.
    NAFİZ İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren. * Sözü geçen kendine itaat edilen. Te'sirli nüfuzlu.
    NAFİZ-ÜL EMR Emri geçip sözü dinlenilen. * Kendisine itaat edip boyun eğilen.
    NAFİZ-ÜL KELİM Sözü geçen.
    NAFİZ Çok fazla titreten sıtma.
    NAFİZE Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.
    NAFİZİYET Sözü geçerlik nâfizlik.
    NAFUR (Nâfure) Fıskıye fevvâre.
    NAGÂH f. Birdenbire ansızın hemen. (Nâgeh nâgehan nagehâne nagehânî)
    NAGAM (Nağme. C.) Nağmeler âhenkler türküler.
    NAGAMÂT Nağmeler âhenkler güzel sesler.
    NAGAM-KÂR f. Nağmeler söyleyen ezgici.
    NAGAM-PERVER (C.: Nagamperverân) f. Türkü söyleyen nağmeci. Nağme seven.
    NAGAŞAN Iztırab acı.
    NA-GEHAN f. Birdenbire ansızın âniden.
    NAGFA Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.
    NAGIZ Şaşırdığında başını sallayan kimse. * Kürek başında olan kıkırdak.
    NAGK (C.: Nuguk) Karga çağırmak.
    NA-GÜŞADE f. Kapalı açılmamış.
    NA-GÜVAR (Nâ-güvâre) f. Midede zor hazmolunan şey. Sindirimi zor. * Yenilmesi veya içilmesi acı olan şey.
    NAGZ f. Güzel iyi. Göze hoş ve güzel görünen.
    NAGL Çürük sahtiyan.
    NAGM Gizli kelâm gizli söz.
    NAĞME (C.: Nağamât) Ahenk güzel ses âvaz ezgi teganni.
    NAĞME-GER f. Türkü söyleyen öten.
    NAĞME-HÂN f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAĞME-HÂNÎ f. Türkü söyleyicilik nağme söyleyicilik.
    NAĞME-HİZ f. Nağme uyandıran. Türkü şarkı söyleyen.
    NAĞME-KEŞ f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAĞME-PERDAZ f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAĞME-SAZ f. Ahenkle söyleyen terennüm eden.
    NAĞME-SERA f. Türkü okuyan şarkı söyleyen.
    NAĞME-ZEN f. Türkü söyleyen şarkı söyleyen.
    NAGR Gadap etmek hiddetlenmek kızmak. * Kin tutmak. * Çömlek kaynamak.
    NAGS Kederli gamlı olmak.
    NAGZ Devekuşunun erkeği. *Başını sallayıp depretmek. * Bulutun koyu ve kesif olması.
    NAH f. Göbek.
    NAH' Kesme boğazlama.
    NAH f. İp ince ip. * Tel. * Halı kilim.
    NAHA' Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek. * Yemen taifesinden bir kavim. * Hâlis etmek. * Uzaklık ıraklık.
    NAHABE (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
    NAHAFET Zayıflık arıklık cılızlık.
    NAHAFET Aksırma.
    NA-HAH f. İstemeyerek râzı olmayarak. Zoraki.
    NA-HAK f. Haksız beyhude boş.
    NA-HANDE f. Câhil ümmi okumamış.
    NAHARİR (Nihrir. C.) Bilgili akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
    NAHASET Esircilik. * Canbazlık.
    NA-HAST f. Kötürüm.
    NA-HAST f. İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden.
    NAHB Çekip çıkarma.
    NAHB Yüksek sesle ağlama. * Önemli iş mühim iş. Nezretmek adamak. * Seri seyr. * Vakit müddet. Ecel ölüm mevt.
    NAHÇİR f. Av hayvanı. Sayd. * Av yeri. * Yaban keçisi.
    NAHÇİR-GÂH f. Av yeri.
    NAHÇİR-GİR f. Avcı sayyad.
    NAHÇİR-VÂN f. Avcı.
    NA-HEMTA f. Denk ve eşit olmayan. Müsavi olmayan.
    NA-HEMVAR f. Eğri düz olmayan. * Uymayan mutabık gelmeyen. * Uygunsuz.
    NA-HENCAR f. Doğru olmayan.
    NAHF Aksırmak. Nefes almak.
    NAHH Davar sürmek. * İplik. * Zeyli denilen döşek. * Güç seyr. * Deve çökertmek için söylenen söz.
    NAHHAM Tamahkâr cimri hasis pinti. * Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.
    NAHHAS Esirci esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi.
    NAHHAS Bakırcı.
    NAHHAT Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.
    NAHHAT Gururlu kibirli.
    NAHI' Âlim.
    NAHİ (Nehy. den) Nehyeden yasak eden önleyen.
    NAHİB (Nehb. den) Yağma eden talan eden önleyen.
    NAHİB Korkak cebin.
    NAHİB Avaz avaz ağlamak feryad ile ağlamak.
    NAHİDE Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı.
    NAHİF Sümkürdüğünde genizden gelen ses.
    NAHİF Çelimsiz zayıf ince. Arık.
    NAHİK (Nehak. dan) Eşek gibi anıran eşek sesli.
    NAHİKA (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
    NAHİL (Nâhile) Zayıf arık ince.
    NAHİL Hurma ağaçları hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu. (O.T.D.S.)
    NAHİL Kalburcu.
    NAHİL Susayan kimse. * Suya kanmış kimse.
    NAHİLE Huy tabiat mizac.
    NAHİR (Nahr. dan) Kesilmiş boğazlanmış.
    NAHİR Burundan hırıltı çıkarma.
    NAHİR Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik.
    NAHİRAN Atın göğsünde olan iki damar.
    NAHİRE Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur yel estikçe ses verir delik deşik olmuş kemik.
    NAHİRE Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi.
    NAHİS Kıtlık yılı.
    NAHİS Kıtlık. * Yümünsüz uğursuz.
    NAHİS Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.
    NAHİS Vuran vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.
    NAHİSE Koyun sütüyle karışık keçi sütü.
    NAHİT (Nahite) İnilti.
    NAHİYE Yan taraf kenar civar çevre. * Küçük yer bölge. İdari taksimatta kazadan küçük köyden büyük olan yerleşme merkezi.
    NAHİZ Eti çok olan.
    NAHİZ f. Pusu.
    NAHİZGÂH f. Pusu yeri.
    NAHİZ Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu.
    NAHL Hurma ağacı. * Gelinler için yapılan süs ağacı. * Un elemek.
    NAHL Bal arısı. * Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey. * Sövmek iftira etmek.
    NAHL SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 16. Suredir. Mekkîdir.
    NAHL-BEND f. Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. * Balmumundan taklid süs ağacı yapan balmumcu.
    NAHLE Tek hurma fidanı. * Bir fidan.
    NAHLE Bir tek arı.
    NAHLİYE Hurmalar.
    NAHLİSTAN f. Hurma fidanlığı hurmalık. * Ağaçlık fidanlık.
    NAHME Göğüsten çıkan ses.
    NAHNAHA Hırıltı ile soluma. * Öksürük.
    NAHNAHA Deveyi çökertmek.
    NAHNU Biz.
    NA-HOŞ f. Hoş olmayan hoşa gitmeyen.
    NA-HOŞÎ f. Nahoşluk fenalık iğrençlik. Hoşa gitmemeklik.
    NA-HOŞ-GÜVAR f. Hazmı zor sindirimi güç. Tatsız.
    NA-HOŞNUD f. Razı ve hoşnud olmayan. Gayr-i memnun.
    NAHR Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
    NAHR-ÜN NEHAR Gündüzün evveli.
    NAHR-ÜŞ ŞEHR Ayın evveli.
    NAHR Eskimek. * Çürümek. * Parçalamak.
    NAHS Uğursuzluk yümünsüzlük. * Bahtsız uğursuz.
    NAHS Vurmak.
    NAHŞ Zayıflamak.
    NAHT Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı. * Yontma oyma.
    NAHT Sümkürmek.
    NAHU (Kürdçe) Öyle ise şöyle ki işte.
    NA-HUDA f. 'tan korkmaz. * Gemi kaptanı.
    NÂHUN f. Tırnak.
    NÂHUN-BE-DENDÂN f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan.
    NÂHUNBÜR f. Tırnak makası.
    NÂHUN-BÜRÂ(Y) f. Tırnak makası tırnak çakısı.
    NÂHUN-TIRAŞ f. Tırnak makası tırnak çakısı.
    NAHV (Nahiv) Yol cihet. Etraf yön. * Misâl. * Miktar. * Kasd ve azmeylemek. * Gr: Kelimelerin birbirine rabt izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir yani cümle tahlili yapılır.
    NAHVE Çörek otu.
    NAHVET Kibir gurur. Kibirlenme büyüklenme böbürlenme.
    NAHVETFÜRUŞ f. Böbürlenen gururlanan.
    NAHVÎ Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Nahiv ilmini iyice bilen.
    NAHVÎ LİSAN Kaidelere bağlı olan çok tertibli ince ve geniş mânâlı lisan.
    NAHVİYYUN Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri gramerciler.
    NAHZ Bir şeyle dürtme.
    NAHZ Kemiğin etini ayıklama.
    NAHZA Et parçası.
    NAIT Dağ. * Hemeden kabilelerinden bir kabile.
    NAÎ Kötü haber veren.
    NAİB(E) (Nevb. den) Vekil birinin yerine geçen. * Şeriat hâkimi olan kadı vekili. * Nöbet bekleyen.
    NAİB-ÜL ÂM Cumhuriyet müddei-i umumisi. Cumhuriyet savcısı.
    NAİB-İ FÂİL Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem" "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)
    NAİB Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.
    NAİCE Yumuşak yer.
    NAİF Zayıf cılız.
    NAİK Karga ötüşü veya horoz sesi. * Çobanın koyuna bağırması.
    NAİKAN Cevzâ burcundan iki yıldız.
    NAİL(E) Muradına eren nâil olan ele geçiren. Erişmiş.
    NAİLİYET Ele geçirmek murada ermek elde etmek.
    NAİM Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal. * Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası.
    NAİM Taze körpe. * Kılçıksız yumuşak kemiksiz. * Etli sebze.
    NAİM Uyuyan uykuda olan.
    NAİMÂNE f. Uyur gibi uyuklayarak uyurcasına.
    NAİME Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın. * Yumuşak yapılı hayvancıklar.
    NAİMÎN (Nâim. C.) Uyuyanlar uykuda bulunanlar.
    NA-İNSAF f. İnsafsız. İnsafı bulunmayan.
    NAİR Haykıran nâra atan. * Uzak. Irak baid.
    NAİR Parlak parlayan. * Düşmanlık adavet.
    NAİRE (C.: Nevâir) Alev ateş. * Hararet sıcaklık.
    NAİYE Ölüm haberi götüren kötü haber veren.
    NAİZ Kuvvetlendiren. Kaldıran.
    NAK f. Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk $ : Gamlı kederli.
    NAK' (C: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer. * Kuyu içinde olan su. * Deve kuşu avazı. * Feryâd etmek bağırıp çağırmak. * Susuzluğu teskin etmek susuzluğu gidermek. * Sıcak suda haşlama. * İlâç olarak çıkarılan su. * Suda ıslanma. * Toz.
    NA'K Karga avazı. * Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
    NÂKA Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce.
    NÂKA-İ SÂLİH Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
    NAKA' Temiz olma.
    NAKA (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe.
    NA-KABİL f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil kabiliyetsiz.
    NA-KABUL f. Kabiliyetsiz istidatsız.
    NA-KÂFİ f. Kâfi olmayan. Yetersiz kâfi değil.
    NAKAİS (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar.
    NAKAKA Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.
    NAKAL Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
    NAKALE (Nâkıl. C.) Haberciler nakledenler.
    NA-KÂM f. Muradına eremeyen tali'siz. Arzusuna kavuşamayan.
    NÂ-KÂMÎ f. Mahrumiyet bahtsızlık. isteğine kavuşamama.
    NAKARAT (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
    NAKARE f. Davul kös. Dümbelek.
    NA-KÂRE f. Bir işe yaramaz olan.
    NA-KA'RYAB f. Dibi bulunmayan dipsiz.
    NA-KASTE f. Eksiksiz noksansız. Tamam.
    NAKAVE Temizlik.
    NAKB (C.: Enkâb) Delmek delik açmak. * Girmek. * Dağ içindeki yol.
    NAKBA Tabanı aşınmış deve.
    NAKD (C?: Nukûd) Madeni para akçe. * Bir şeyin bedelini peşinen ödemek. * Para olarak bulunan servet. * Vezin ve ayarı tamam olan para. * Bir şeye hırsızlamasına bakma. * Seçmek. * Saymak.
    NAKD-İ CÂN En kıymetli olan şey.
    NAKD-İ MEVCUD Mevcud olan para elde bulunan para.
    NAKDEN Para olarak peşin elden.
    NAKDÎ Paraca peşin para ile. Para ile alâkalı ve paraya müteallik.
    NAKDİNE Hazır ve peşin para. * Kıymetli ve değerli mal.
    NAKDİNE-İ HAYAT Hayatın kıymeti.
    NA-KERDE f. Yapılmamış olmamış.
    NA-KES f. Hasis olan. * Zelil insaniyetsiz alçak deni.
    NA-KESAN (Nâ-kes. C.) Alçaklar âdi insanlar insaniyetsiz kimseler. * Cimriler tamahkârlar pintiler hasis kişiler.
    NA-KESÂNE f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla.
    NAKF (C: Nuküf-Enkâf) Başı dimağından yarmak. * Bakış nazar.
    NAKH Başı dimağından yarmak.
    NAKH Teftiş etmek kontrol etmek.
    NAKİ' Tâze. * Şifâlı devâ.
    NAKIBE (C.: Nukab) Kişinin yan tarafında çıkan çıban.
    NAKID Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran. * Tenkidci ayarcı. Paranın kalbını anlayan. * Dinar dirhem.
    NAKIF Kırıcı kıran. * Bakan nâzır.
    NAKIH (C.: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan.
    NAKIL İleten taşıyan aktaran nakleden. * Tercüme eden. * İşittiğini anlatan.
    NAKIL-I AHBAR Haberler nakleden.
    NAKILE Nakleden. * Cereyan geçiren.
    NAKILMECLİS Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.
    NAKIR Nişana isabet eden ok.
    NAKIS Noksan eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. * Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil)
    NAKIS-UL İYAR Ayarı bozuk.
    NAKIS Ekşi şarap.
    NAKISAT (Nâkıs. C.) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar.
    NAKISAT-ÜL AKL Aklı kısa. * Mc: Kadın.
    NAKIYY Pak temiz nazif.
    NAKIZ (Nakz. dan) Bozan bozucu.
    NAKİ (Nakiye) Temiz pâk. * Çok takvalı temiz insan. * Has undan yapılmış beyaz ekmek.
    NAKİ' (C.: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap. * İçinde hurma ıslatılan havuz. * Suyu çok olan kuyu. * Kandıran kandırıcı.
    NAKİA (C.: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek. * Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun. * Damat için hazırlanan yemek. * Ziyafet.
    NAKİB Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı. * En eski derviş veya dede. * Müfettiş.
    NAKİBE Akıl. Nefs. * İnsan ruhu.
    NAKİD (Bak: Nakd)
    NAKİH (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse.
    NAKİHE Nikâhlı kadın eş.
    NAKİK Kurbağa akrep ve tavuk sesleri.
    NAKİL Vazgeçen cayan dönen. * Çekinen kaçınan.
    NAKİL Nakleden işittiğini anlatan.
    NAKİL Yol tarik. * Bir yürüme çeşidi.
    NAKİLE (C.: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama.
    NAKİME Asıl cevher. Kendi nefis. * Nefsi mübarek olan.
    NAKİR Bir insanın hem cins ve aslı. * Gayet fakir. * Bir nevi kara sinek. * Ağzı dar olan küçük kab. * Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur. * Kıymetsiz şey.
    NAKİR Gadaplı kızgın.
    NAKİS Bayağı alçak. * Başını daima öne eğen adam.
    NAKİS (Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan.
    NAKİS Bozan çözen üzen veya dağıtan. * Rücu eden. Dönen.
    NAKİSE Kusur ayıb eksiklik kabahat noksanlık. * Gıybet.
    NAKİSEDÂR f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu.
    NAKİŞ Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması. * Benzer misil.
    NAKİT Dişi keklik.
    NAKİZ(E) (Nakz. dan) Zıt karşı. Birbirine karşı zıt olan şey veya iş. * Man: Bir şeyin bir kaziyenin hükmüne mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyninde fark vardır. Nakizeyn; ne cem' olurlar ne de ma'dum. Zıddeyn; cem' olmazlar ikisi de bir arada olmazlar ma'dum olurlar. * Eyer ve semerden çıkan ses.
    NAKİZA Dağ içindeki yol.
    NAKİZEYN Karşılıklı iki zıt şey.
    NAKKA' Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.
    NAKKAB (Nakb. dan) Delici delik açıcı.
    NAKKAD (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını sağlamını ayıran. * Tenkidci bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam hatib.
    NAKKAF Temkinli kimse iyi niyet sâhibi olan kişi.
    NAKKAL (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
    NAKKAR Müzik çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
    NAKKARE (Bak: Nakare)
    NAKKAŞ Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
    NAKKAŞ-I EZELÎ Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. (C.C.)
    NAKKAŞE Nakış yapan kadın. Nakışçı.
    NAKL Bir şeyi başka bir yere götürmek taşımak yer değiştirmek. * Anlatmak duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek rivâyet etmek. * Bir dilden başka dile çevirmek terceme etmek. * Eski mest ve çizme. * Yırtık elbiseyi yamamak.
    NAKL-İ HADİS Hadis-i şeriflerin nakledilmesi.
    NAKL-İ SAHİH Doğru şüphesiz gelen haber nakli.
    NAKL-ÜD DEM Kan aktarma.
    NAKL-BEND f. Hikâyeci. Masal uyduran.
    NAKLEN Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
    NAKLÎ Nakliye ile taşıma ile ilgili. * Akla değil de nakle dayanan yani söylenen hakikat.
    NAKLÎ DELİL Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur'andan herkesin istifade etmesine ait hususlar ise: Tefekkür faziletler ve havf ü rica ve bilhassa ahkâm-ı diniyenin hikmetlerini ve hakkaniyet delillerini görmek gibi ibret derslerine ait olup ahkâm-ı şer'iyeye ait değildir. (Bak: Edille-i erbaa Fetva)
    NAKLİYAT Nakil işleri taşıma işleri. * Anlatılanlardan öğrenilenler. * Nakiller.
    NAKLİYAT-I ASKERİYE Askerî kıt'aların; top tüfek cephane teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi nakledilmesi. Askerî nakliyat.
    NAKLİYE (C.: Nakliyat) Eşya taşıma işi. * Taşıma parası.
    NAKM (Nakmet) İntikam öç alma. Eza vererek cezalandırma.
    NAKNAKA (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses.
    NAKR Oymak kazmak. Taş oymak. * Kuşun yem toplaması. * Vurmak. * Sıklık vermek. * Ağaç üstüne nakşetmek. * Tanbur çalmak. * Üflemek. * Dille ıslık çalmak. * Parmak çıtlatmak.
    NAKRA Hususi dâvet özel dâvet.
    NAKREŞE Gizli his.
    NAKS Eksiklik noksan kusur. * Azaltma eksiltme. (Bak: Nâkıs)
    NAKS Nakletmek. * İfsad etmek bozmak. * Evmek. Acele etmek. * Kimseye lâkap takmak. * Ayıplamak. * Kilise çanını çalmak. Çan çalmak çana vurmak.
    NAKŞ Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak. * Resim. * Tezyin etmek. * Bedene batmış dikeni çıkarmak. * Bir şeyin esasını araştırmak. * Yaymak. * Suda ıslanmış hurma. * İpekle sırma ile işleme. * Mc: Hile.
    NAKŞ-I DİL-FİRİB Gönül aldatıcı suret.
    NAKŞ-I KADEM Ayak izi.
    NAKŞ-I KİLKÎ Kalemle yapılan nakış.
    NAKŞ-BEND f. Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. * Ressam.
    NAKŞ-BENDÎ f. Kalbde zikir yoluyla tefekkür ile İlâhî sevgiyi uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan.(Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını binler ezvak ve mevaâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki meşhur velâyettir. Biri velâyet-i vusta biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşîde iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez.
    NAKŞ-PERDAZ f. Nakış yapan ressam.
    NAKŞ-PERDAZÎ f. Ressamlık.
    NAKŞ-TIRAZ f. Süslü işlemeler.
    NAKT Çıkarmak.
    NAKUR Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi dışından da o ses çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâkadar olarak "nâkur" denilmiştir. Boru çalınmak askerin seferi için hareket kumandası demek olduğu gibi borusu ötmek de emir ve kumandasının nüfuzundan kinaye olur. E.T.)
    NAKUS Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.
    NAKVET Bir şeyin seçkini.NAKZ : Bozmak. Çözmek. Kırmak. * Bir sözleşmeyi yok saymak. * Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak. * Parmaklarda veya âzâda oynak yerler. * Kiriş. * Palan. Deri.
    NAKZ-I AHD Anlaşmayı bozma muâhede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir)
    NAKZ (Nakazân) (C.: Nevâkız) Sıçramak. * Talep etmek istemek.
    NAKZ Halâs olmak kurtulmak.
    NAKZAN (Nakzen) Bozarak hükmü bozulmuş olarak.
    NAKZEYN İki zıt zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.
    NAL(E) f. İnilti figân. * Kamış kalem. * Kamış düdük. * Şeker kamışı.
    NA'L Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir. * Oturulacak yerlerin en aşağısı.
    NALAN f. İnleyen sızlayan figân eden.
    NA-LAYIK f. Lâyık olmayan.
    NALBANT (Na'l-bend) f. Nal takan.
    NA'L-BUR f. Nal çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur.
    NALÇE Küçük nal. * Yemeni çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları. (O.T.D.S.)
    NALE (Bak: Nâl)
    NALEKÂR f. İnleyen figân eden feryad eden.
    NALEKÜNAN (Nâle-künân) f. Feryad ederek inleyerek.
    NALENDE f. İnleyen feryad eden inleyici.
    NALESENC f. İnleyen inildiyen.
    NALESENCÎ f. İnleyicilik feryad edicilik.
    NA'LEYN Bir çift ayakkabı. * Bir çift nalın.
    NALEZEN (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen.
    NALEZENAN f. İnildiyerek inleyerek.
    NA'LÎ Nal biçiminde olan.
    NALİŞ f. İnleme inilti inleyiş.
    NALİŞKÂR (Nâlişker) f. İnleyen inildiyen.
    NALİŞZEN f. İnleyen.
    NA'L-TIRAŞ f. Ağaç ayakkabı yapan kimse. * Nalıncı.
    NAM f. İsim ad. Lâkab. Ün. Şan. * Vekillik. * Adres.
    NAM-I MÜSTEAR Takma isim.
    NAM-I ŞERİF Mübarek isim şerefli ad.
    NA'MA Rahatlık nimet. Minnet ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak.
    NA-MA'DUD f. Sayılmaz çok. Sayısız.
    NA-MAĞLUB f. Yenilmez mağlub edilmez.
    NA-MAHDUD f. Hudutsuz sınırsız sonsuz.
    NA-MAHREM f. Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. * Yabancı.
    NA-MAHREMİYET f. Namahremlik.
    NA-MAHSUR f. Sonu olmayan sınırlanmamış sonsuz.
    NA-MAKBUL f. Makbule geçmez kabul olmayan. Kabul edilmeyen.
    NA-MA'KUL f. Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan.
    NA-MA'LUM f. Bilinmiyen bilinmemiş ma'lum olmayan.
    NAMAN (Nam. C.) f. İsimler adlar.
    NA'MAN Tâif yolunda Arafata çıkar bir derenin adı.
    NA-MA'RUF f. Tanınmayan bilinmeyen ma'ruf olmayan.
    NA-MARZİ f. Beğenilmeyen arzu ve isteğe uygun olmayan.
    NA-MATBU f. Basılmamış tab edilmemiş yazı.
    NAM-AVER (C.: Nam-âverân) f. Ünlü meşhur ad salmış.
    NAM-ÂVERÂN (Nam-âver. C.) Namlı kişiler ad salmış kimseler ünlüler meşhurlar.
    NAMAZ f. İslâmın beş şartından birisidir. * Duâ. * Zikir. * Kur'an. * Kunut. * Rüku. * Salât. * Şükür. * Tesbih. * Secde. * Hamd. (Bak: Salât - Târik-üs salât)(Arkadaş! Namaz kul ile arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı "Fütühat-ı Mekkiye"nin şerhettiği gibi öyle esrarı hâvidir ki her vicdanın muhabbetini celbetmek namazın şe'nindendir. Namaz Hâlik-ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde mânevi huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyyeyi tesbit ve idame.. ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyyenin kanununa itaat.. ve nizam-ı Rabbâniye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zaten insan medeni olduğu cihetle şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. O vesileye müracaat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil ne derece hâsir ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar ama iş işten geçer. İ.İ.)
    NAMAZGÂH Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır. * Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köyler halkı hep birden orada toplanırlardı.
    NAMAZGÜZAR f. Namazlarını kılan namazlarını eda eden.
    NAMBERDAR f. Şanlı ünlü ad salmış meşhur.
    NAMCU(Y) (C.: Namcuyân) f. Nam arayan. * Yiğit.
    NAMCUYÂN (Namcu. C.) f. Ün arayanlar nam arayanlar. * Yiğitler kahramanlar.
    NAMDAR f. Ünlü şöhretli meşhur.
    NAMDARÂN (Namdar. C.) Ünlüler namlılar meşhurlar.
    NAMDARÎ f. Namdarlık ünlülük meşhur olma.
    NAME f. Mektub. Risale. Kitap.
    NAME-İ HİCRAN Hicrân mektubu. Ayrılık mektubu.
    NAME-İ HÜMAYUN Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine Kırım Hanına Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına Erdel Kralına Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır.
    NAME-İ NUR Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.
    NA'ME Derinin nazik olması. * Hoş dirlikli olmak.
    NAMEAVER (Name-âver) f. Mektup götüren.
    NAMEBER f. Mektup götüren nameâver.
    NA-MEFHUM f. Anlamsız mânasız anlaşılmaz.
    NA-ME'MUL f. Umulmadık beklenmedik anda.
    NA-MERBUT f. Rabıtasız mânâsız anlamsız saçma sapan.
    NA-MERD f. Korkak. * İnsaniyetsiz sözünde durmayan. Alçak insanlık hislerinden habersiz.
    NÂ-MERDÂNE f. Namerdcesine alçakçasına.
    NÂ-MERDÎ f. Namerdlik alçaklık zillet. * Korkaklık.
    NAME-RES f. Mektup ulaştıran mektup eriştiren.
    NA-MERGUB f. Beğenilmeyen rağbet olunmayan.
    NA-MER'Î f. Görülmez. Mer'î olmayan.
    NA-MESBUK f. Benzeri hiç olmamış geçmemiş.
    NA-MESMU' f. İşitilmeğe değmez. * İşitilmemiş duyulmamış.
    NA-MESTUR f. Açık meydanda âşikâr. * Örtülmemiş.
    NA-MES'UD f. Mes'ud ve mübârek olmayan. Uğursuz.
    NA-MEŞHUD f. Gözle görülmemiş şâhit olunmamış.
    NA-MEŞRU f. Meşru olmayan şeriat harici. * Kanunsuz uygunsuz. * Günah olan şeyler.
    NA-MEVZUN f. Ahenksiz ölçüsüz vezinsiz orantısız. * Edb: Vezni bozuk veya hiç olmayan manzume.
    NA-MEYSUR f. Ele geçirememiş. Elde edememiş. * İşi kolaylaştırılmış.
    NAMIK Kâtib yazıcı.
    NAMIK KEMAL (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş "Firâki hapsi nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun ve İslâm dünyasının kurtuluşunu "ittihad-ı İslâm" da görmüş ve bu uğurda gayret göstermiştir. Bu emelini yazdığı " Celâleddin-i Harzemşah Salahaddin-i Eyyubi Yavuz Sultan Selim ve Fâtih Sultan Mehmed" isimli eserlerinde ortaya koymuştur. Mezarı Bolayır'dadır.
    NAMİ(YE) Büyüyen artan ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti. * Farsçada: Namlı şöhretli ünlü.
    NA-MİHR-BAN f. Vefasız sevgisiz muhabbetsiz.
    NA-MİHR-BANÎ f. Vefasızlık sevgisizlik muhabbetsizlik.
    NAMİSA (C.: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın.
    NAMİYE (Bak: Nami)
    NAMİYEBER f. Hayat verici.
    NA-MİZAC f. Keyifsiz rahatsız hasta.
    NA-MİZACÎ f. Keyifsizlik rahatsızlık hastalık.
    NA-MURAD f. Mahrum kalan muradına eremeyen.
    NAMUS Irz iffet edeb hayâ. * Şeriat. * Melâike. * İrade-i İlâhiyenin tecellisi. * Nizam. * Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet. * Bir kimsenin mahrem gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali kimseye denir. * Hayırlara ait gizli hâllerin hâmil ve vâkıfı olan. Bu mânada Cebrâil Aleyhisselâm'a ıtlak olunur. Sair melâikenin vâkıf olmadıkları vahyin sırlarına vakıf ve mahrem olması cihetiyle ona namus-u ekber denilmiştir. * Hâzık. * Mahir. * Av ve tuzak. * Nemmam mânâsiyle fitneci ve koğucu. * Birisinin hilesine siper ettiği şeye ve arslan yatağına da bu mâna verilmiştir. * Temizlik doğruluk. ( Bak: Desâtir)
    NAMUS-U MÜCESSEM Çok namuslu olan.
    NAMUSİYYE Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için yatağın etrafına çekilen perde.
    NAMUSKÂR f. Namuslu. * Doğru adam.
    NAMUSPERVER f. Namuslu.
    NA-MUTASAVVER f. Hatır ve hayale gelmez.
    NA-MUVAFIK f. Muvafık gelmeyen uygun olmayan.
    NA-MÜBAREK f. Uğursuz meymenetsiz.
    NA-MÜHEZZEB f. Terbiye görmemiş ıslah edilmemiş.
    NA-MÜLAYİM f. Uygun olmayan. * Çetin sert.
    NA-MÜNASİB f. Münâsebetsiz yakışıksız uygunsuz uygun olmayan.
    NA-MÜSAİD f. Elverişsiz. Müsaid olmayan.
    NA-MÜSTAİD f. Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız.
    NA-MÜTENAHİ f. Sonsuz ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz.
    NA-MÜVECCEH f. Yöneltilmemiş tevcih edilmemiş.
    NA-MÜYESSER f. Elden gelmeyen müyesser olmayan.
    NAMVER (C.: Namverân) Namlı adlı meşhur ünlü.






    Sitem etmek var yazılmış tüm zalimliklere
    Sitem etmek var vefasızlığa
    Artık yaşasam ne farkeder yüreğimin tüm kaleleri yerlebir !!



    " Sükûtuma lâdes cümleler peşindeyim.!!!
    Cevapla Alıntı ile Cevapla
    05.06.2010, 18:09 #2
    Gül_yarasi
    Korgeneral

    Üyelik tarihi
    05.07.2009
    Nereden
    Sukut
    Mesajlar
    4,454
    ŞİRA Satın alma satın alınma.
    ŞİRA' Yelken. Gemi yelkeni.
    ŞİR'A (Şeria-Meşrea) Lügat mânası bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için 'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp açmak ve beyan etmek mânasına şer' mastarından veya birşeye duhul manasına şurû'dan alınmıştır. (E.T.) (Bak: Şeriat)
    Şİ'RA Koz: İki yıldızın adı.
    Şİ'RA-ÜL YEMANÎ Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
    Şİ'RA-ÜŞ ŞAMÎ "Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı.
    ŞİRAD (ŞÜRUD) Dağılmak. * Kaçmak.
    ŞİRAK (C.: Şürük) Nalbant kayışı.
    ŞİRAN f. (Şir. C.) Aslanlar.
    ŞİRANE f. Aslanca gazanferâne.
    ŞİRAR Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
    ŞİRAT Neşter.
    ŞİRAZ Süzülmüş yoğurt.
    ŞİRAZE f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen nizam esas.
    ŞİRAZE-BEND f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen tanzim eden düzen veren.
    ŞİRB (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
    ŞİRCENG f. Arslan gibi savaşan.
    ŞİRDAH Büyük ayaklı.
    ŞİRDİL (C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
    ŞİRE f. Süt. * Şıra.
    ŞİREC Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
    Şİ'REN Şiir tarzında şiir olarak.
    ŞİRHAR f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr beççe gulamçe gulâm sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara yavru demek olan beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.)
    ŞİRİN f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
    ŞİRİN-CEMAL f. Sevimli yüzlü.
    ŞİRİN-EDÂ f. Lâtif ve şirin edâlı.
    ŞİRİNÎ f. Tatlılık cana yakınlık sevimlilik.
    ŞİRİNKÂM f. Tadı damağında kalmış.
    ŞİRİNKÂR f. Hoş ve tatlı muamele eden.
    ŞİRİNZEBAN f. Tatlı dilli.
    ŞİRK En büyük günah olan 'a (C.C.) ortak kabul etmek. 'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)(Evet küfür mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudât âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudâtın Vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-ü azimdir ki; umum mahlukatın ve bütün Esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği küfrün adem-i afvını iktiza eder. $ şu mânâyı ifade eder. S.)(Mâdem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır elbette şirkin hakikatı olamaz. Çünki $ âyetinin hakikat-ı katıasiyle; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah hattâ bir nâhiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Ş.)
    ŞİRK-İ HAFÎ İhlâssızlık riyakârlık. rızası için değil de başkalarının rızâsı için ibâdet etmek.
    ŞİRK-ÂLUD f. Şirk karışık sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
    ŞİRKET Ortaklık iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet)
    ŞİRKET-İ A'MÂL Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.
    ŞİRMERD f. Arslan yürekli cesur.
    ŞİRPENÇE (Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
    ŞİRRET Terbiyesizlik hayasızlık edebsizlik. * Geçimsiz huysuz ve kavgacı.
    ŞİRRİB Şaraba karşı hırsı olan.
    ŞİRRİR (C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen pek çok şerir.
    ŞİRVAZ Yoğun kalın ve büyük.
    ŞİRYAN (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
    ŞİRZİME Küçük ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
    ŞİS (ŞİSÂ') Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
    ŞİS' (C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
    ŞİSI' Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
    ŞİŞE Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
    ŞİŞEHANE Şişe yapılan yer.
    ŞİŞHANE (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
    ŞİT Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.
    ŞİTA Kış. Senenin soğuk mevsimi.
    ŞİTAB f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek koşmak. Çabukluk acele etmek.
    ŞİTAÎ (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
    ŞİTEVÎ (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi kışlık sebze.
    ŞİVA' Kebap.
    ŞİVAL Az şey.
    ŞİVAR Meşveret etmek konuşmak istişâre etmek danışmak.
    ŞİVAZ Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
    ŞİVE Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
    ŞİVEBÂZ f. Cilveli şive ve naz eden.
    ŞİVEKÂR f. İşveli şiveli cilveli.
    ŞİVEN f. İnleme sızlanma. * Mâtem yas.
    ŞİYA' Zahir olmak görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.

    ŞİYAM Yerden kazılan toprak.
    ŞİYAT Yanmış yün ve pamuk kokusu.
    ŞİYEM (Şime. C.) Huylar tabiatlar.
    ŞİZ Abnus ağacı.
    ŞİZAF Katılık sertlik.

    ŞÖHRE Ünlü şöhretli meşhur.
    ŞÖHRET Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.(Ey şân ve şerefi nam ve şöhreti isteyen adam! Gel o dersi benden al. Şöhret ayn-i riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen $ de o belâdan kurtul. M.N.)
    ŞÖHRET-İ KÂZİBE Geçici şöhret. Yalancı dünyalık fâni şöhret. Aldatıcı nâm.
    ŞÖHRETGİR f. şöhretli ünlü. Meşhur.
    ŞÖHRETŞİÂR f. şöhretli. şöhret sahibi.
    ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
    ŞUA' Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
    ŞUAAT Işıklar parıltılar nurlar.
    ŞUA (C.: Şu') Sorgun ağacı.
    ŞUAB (şu'be. C.) şubeler. Kollar bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
    ŞUABAT (Şu'be. C.) Şubeler kısımlar takımlar bölükler. Dallar.
    ŞUAL (şu'le. C.) Alevler şu'leler. Ateş alevleri.
    ŞUARA (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
    ŞUAYB (A.S.) Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm kendisine inananlarla Mekke'ye gitti ve orada yerleşti. Musâ Aleyhisselâm'ın kayınpederi idi. (Bak: Ashab-ı Eyke)
    ŞUBAN f. Çoban.
    ŞU'BE Bölük bölüm. * Dal budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
    ŞU'BUB (Bak: şü'bub)
    ŞUGL İş meşgul olunacak şey gaile.
    ŞUGMUM Uzun tavil.
    ŞUGUL (Şugl. C.) İşler uğraşacak şeyler gaileler.
    ŞUH f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı işveli. * Açık saçık hayasız. Oynak.
    ŞUH (Şıh) Bahil cimri hasis kimse.
    ŞUHA Karın ağrısı.
    ŞUHH (ŞIHH) Bahillik.
    ŞUH-MEŞREB f. Açık meşrebli şen ve neşeli.
    ŞUHUD (Bak: şühud)
    ŞUHUM (Şahm. C.) Yağlar içyağlar.
    ŞUHUR (Bak: şühur)
    ŞUKAK Bir çeşit hayvan hastalığı.
    ŞUKKA Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
    ŞUKRE Sâfi kızıllık tam ve koyu kırmızılık.
    ŞUKUK (Şakk. C.) Çatlaklar yarıklar.
    ŞUKUNE Azlık.
    ŞU'LE Alev ateş alevi. Alevlenmiş odun.
    ŞU'LE-İ BERKIYYE Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
    ŞU'LE-İ CEVVAL Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.
    ŞU'LEBÂR f. Işıklı.
    ŞU'LEDÂR f. Alevlenmiş alevli. Işıklı.
    ŞU'LEFEŞÂN f. Işık saçan parlatan.
    ŞU'LEGİR f. Tutuşan alevlenen alev alan.
    ŞU'LENÜMÂ f. Alev gösteren alevli.
    ŞU'LEPÂŞ f. Işık saçan.
    ŞU'LEPERVER f. Işıklandıran. Alevlendirici.
    ŞU'LEPUŞ f. Alev içinde kalmış alevle örtülü.
    ŞU'LERİZ f. Işıldayan alev saçan.
    ŞU'M (Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz.
    ŞUM Hayırsız kişi.
    ŞUMA f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
    ŞUR f. Tuzlu kekremsi. * şamata gürültü.
    ŞURA Konuşma yeri istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.(Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim ruh-u cemaattan çıkmış az mütehassis sağırca metin bir şahs-ı manevîdir ki şurâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup bir şurâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan sırat-ı müstakime sevkedebilsin.) Sünühat'tan.(Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer'iyyedir. $ Ayet-i Kerimesi şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasiyle birbiriyle meşvereti bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi o şurâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şura'dır. Yâni nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler kıt'alar dahi o şurayı yapmaları lazımdır ki üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm'ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını zincirlerini açacak dağıtacak meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyyedir ki o hürriyet-i şer'iyye âdâb-ı şer'iyye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmândan gelen hürriyet-i şer'iyye iki esası emreder: $ $Yani: İman bunu iktiza ediyor ki tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek.. ve zâlimlere tezellül etmemek.. 'a hakiki abd olan başkalara abd olamaz. Birbirinizi -'tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani 'ı tanımayan herşeye herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye Cenab-ı Hakk'ın Rahman Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.Eğer denilse: Neden şuraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin hususan Asya'nın hususan İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şura ile olabilir?Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i İhlâs'ında izah edildiği gibi; haklı şura ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden üç elif yüzonbir olduğu gibi ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış tahribatçı muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur o hâcetlerin teminine yol açar. H.)
    ŞURA-YI DEVLET İdare dâvâlarını veya nizamname (tüzük) hazırlıklarını inceleyip fikrini bildiren resmi daire. Danıştay.
    ŞURA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup "Hâ mim ayn sin kaf" Suresi de denir.
    ŞURAB (ŞURÂBE) f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
    ŞUR-BAHT f. Bahtsız talihsiz.
    ŞURE f. Çorak tuzlu verimsiz toprak.
    ŞURE Heyet.
    ŞUR-EFGEN f. Karma karışık yapan kargaşalık çıkaran.
    ŞUR-ENGİZ f. Gürültü çıkaran şamata yapan.
    ŞUREZAR Çorak yerler verimsiz araziler.
    ŞURİDE f. Perişan karışık. * Tutkun âşık meftun.
    ŞURİDEGÎ f. Karışıklık perişanlık. * Tutkunluk düşkünlük.
    ŞURİSTAN Çorak yerler.
    ŞURİŞ f. Karışıklık kargaşalık.
    ŞURTA (Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis jandarma.
    ŞURU' Başlama. Mübaşeret etme.
    ŞURUT (Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar temeller.
    ŞURUT-U SALÂT Namazın şartları.
    ŞUS Pak etmek temizlemek.
    ŞUSY Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
    ŞUTBE (C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
    ŞUTTAR Pazu hareketi.
    ŞUTUR Irak uzak baid.
    ŞUTUR Irak uzak baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve.
    ŞUTUT (şatt. C.) Büyük nehirler.
    ŞUUB (şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
    ŞUUBAT (şu'be. C.) Şubeler kısımlar bölümler.
    ŞUUN (Şe'n. C.) İşler fiiller. Havadis.
    ŞUUN-U SEYYALE Akıcı bir halde durmayan işler.
    ŞUUNAT Şuunlar. Keyfiyetler haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
    ŞUUR Anlayış idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
    ŞUURDÂRÂNE f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre perişan küremiz sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
    ŞUVAZ Kızgın ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
    ŞUVEYY Yavaş.
    ŞUY f. Koca eş zevc.
    ŞUYİDE f. Yıkanmış.
    ŞÜBAN Çoban.
    ŞÜBANÎ Kırmızı yüzlü.
    ŞÜBBAN Gençler delikanlılar.
    ŞÜBBAN-I VATAN Vatanın gençleri.
    ŞÜBBUT Kalkan balığı.
    ŞÜBEH (şübhe C.) şübheler şekler. şübhe edilenler.
    ŞÜBHE (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
    ŞÜBHE-İ TÂRIK Zulmetten gelen şüphe belâsı.
    ŞÜBKE (C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık hısımlık.
    ŞÜBRÜM Kısa boylu kimse.
    ŞÜ'BUB Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
    ŞÜCA' (Şec'a - Şica') Yiğit cesur bahadır. Şecaatli.
    ŞÜCEA' (Şeci'. C.) Yiğitler cesurlar.
    ŞÜCEYRE Çalı ufak ağaç.
    ŞÜCNE Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
    ŞÜCUB Ev içinde olan direk.
    ŞÜCUN Ağaç dalları. * Füruât teferruat.
    ŞÜCUR Muhtelif ve çeşitli olmak.
    ŞÜD f. Geçti gitti; gidiş gitme. Oldu olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.
    ŞÜDUN Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
    ŞÜF'A Bir malı müşteriye mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi dava ederse bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir. (H.L.)
    ŞÜFAFE Kap dibinde kalan su.
    ŞÜFEA' (Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
    ŞÜFR (C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
    ŞÜFRE (ŞEFRE) (C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
    ŞÜFUF Zayıf olmak.
    ŞÜFUN Göz ucuyla bakmak.
    ŞÜGUR Yükseltmek. * Hâli etmek boşaltmak.
    ŞÜGÜL (C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
    ŞÜHBE Siyaha galip olan beyazlık.
    ŞÜHEDA (şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
    ŞÜHRE Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
    ŞÜHUB Mütegayyer olmak değişmek.
    ŞÜHUD şâhidler. * Görme şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
    ŞÜHUDÎ Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi avâmın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.)
    ŞÜHUR (şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
    ŞÜHUR-U SELÂSE Arabî üç aylar. Receb Şaban ve Ramazan ayları.
    ŞÜHUS Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.
    ŞÜHÜB (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
    ŞÜKAF (Bak: şikâf)
    ŞÜKARA Sütlü deve. * Sütlü koyun.
    ŞÜKAT (şâki. C.) şikâyet edenler şikâyetçiler.
    ŞÜKLE Gözün ağındaki kırmızılık.
    ŞÜKM Ücret ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
    ŞÜKR (Şükür) 'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. 'a teşekkür. (Bak: Ni'met)(Kalb ile dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur. Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir. Şükür eden her nimeti ın râzı olduğu yere sarfeder. Şükür; 'ın kullarının iyi amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir. Sebeplerin envaı cihetinden şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir. Hamd taalluk cihetinden daha umumi esbab cihetinden daha hususidir.)(Kur'an-ı Hakîm nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki kâinatın teşkilâtı şükrü intac edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür... Görüyoruz ki her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün envaiyle mânen ve maddeten hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür ile oluyor; şükrü yetiştiriyor şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve iştiyak bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor şükürden şirke gidiyor... Şükrün mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı; hırstır ve isrâftır hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i mahrumiyettir hem vasıta-i zillettir... Hem şükrün envaı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.)
    ŞÜKR-Ü KÜLLÎ Umumi nimetler için yapılan şükür.(Eğer desen: "Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"Elcevab: Küllî bir niyetle hadsiz bir itikad ile... Meselâ nasılki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki herbiri milyonlara değer hediyeler makbul adamlardan gelmiş orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir ne yapayım. " Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı bunların bir mislini sana hediye ederdim. " İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: Aciz bir abd namazında Ettahıyyâtü lillâh der. Yâni: Bütün mahlukatın hayatlariyle sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini ben kendi hesabıma umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve itikad pek geniş bir şükr-ü küllidir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri onların niyyetleridir. S.)
    ŞÜKR-Ü ÖRFÎ (Bak: Hamd)
    ŞÜKRAN İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
    ŞÜKRANİYET Şükranlık.
    ŞÜKRGÜZAR f. İyilik bilen teşekkür eden.
    ŞÜKUF(E) f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
    ŞÜKUFEZAR f. Çiçek bahçesi.
    ŞÜKUF-MİSAL Gonca gibi tomurcuk gibi.
    ŞÜKUH f. Azamet ululuk celal.
    ŞÜKUK (şekk. C.) şekler şüpheler.
    ŞÜKUR Hacet ihtiyaç. * Mühim işler umûr-u mühimme.
    ŞÜKÜFTE f. "Açılmış" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
    ŞÜLLE Niyyet. * Uzak emir.
    ŞÜMAR f. Hesap sayı. * Sevgi muhabbet.
    ŞÜMAR f. Sayan sayıcı. Eden edici.
    ŞÜMARENDE f. Sayan hesab eden.
    ŞÜMARİDE f. Sayılmış hesab edilmiş.
    ŞÜMHUT Uzun tavil.
    ŞÜMRUH Hurma budağı.
    ŞÜMS (C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
    ŞÜMU' (Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları.
    ŞÜMUH Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
    ŞÜMUL Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
    ŞÜMUS (şems. C.) şemsler güneşler.
    ŞÜMÜRDE f. Hesap edilmiş hesaplanmış sayılmış.
    ŞÜNAN Perâkende dağılmış.
    ŞÜNHUB(E) (C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
    ŞÜNŞÜN Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
    ŞÜNTÜR (C.: şenâtir) Parmak.
    ŞÜNUE Uzak olmak. Irak olmak.
    ŞÜNZUVE (C.: Şenazi) Dağ kenarı.
    ŞÜPÜŞ f. Bit.
    ŞÜRABİYE f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
    ŞÜRB İçme. İçilme.
    ŞÜREBE Çok içen. Çok içici olan.
    ŞÜREF (şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
    ŞÜREFA (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
    ŞÜREKA (şerik. C.) şerikler ortaklar.
    ŞÜRR Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
    ŞÜRRUF Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
    ŞÜRSE Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
    ŞÜRSUF (C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
    ŞÜRŞUR Yund kuşu dedikleri kuş.
    ŞÜRTA (C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
    ŞÜRU' Başlamak. (Bak: şuru')
    ŞÜRUH (Şerh. C.) Şerhler açıklamalar.
    ŞÜRUK Tulu' etmek doğmak.
    ŞÜRUR (şerr. C.) şerler. Kötülükler.
    ŞÜRUT (Bak: şurut)
    ŞÜS f. Akciğer.
    ŞÜST f. Yıkama.
    ŞÜSTE f. Yıkanmış.
    ŞÜSU' Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
    ŞÜSUB Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
    ŞÜŞ f. Karaciğer.
    ŞÜTUM (şetm. C.) Küfürler sövmeler.
    ŞÜTUM-İ GALİZA Galiz ve kaba küfürler.
    ŞÜTÜR f. Deve.
    ŞÜTÜRBÂN f. Deveci. Deve çobanı.
    ŞÜTÜRBÂR f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
    ŞÜTÜRDİL f. Deve huylu kinci inatçı.
    ŞÜTÜRGÂV f. Zürafa.
    ŞÜTÜR GÜRBE f. "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz karışık; iyi ile kötü.
    ŞÜTÜRLEB f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
    ŞÜTÜRMÜRG f. Devekuşu.
    ŞÜTÜRPÂ f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
    ŞÜUBİYYE Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
    ŞÜUN (Bak: şuun)
    ŞÜUNÂT (Bak: şuunât)
    ŞÜVAYE Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a.
    ŞÜVAZ (Bak: şuvaz)
    ŞÜYU' Herkes tarafından duyulmuş öğrenilmiş. * Yayılma şayi' olma.
    ŞÜYUH (Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
    ŞÜZAM Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
    ŞÜZUB Davarın ince belli olması.
    ŞÜZUR (Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
    ŞÜZUZ (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak muhalif olmak.
    ŞÜZZAZ Müteferrik perâkende parçalanmış dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

    Sitem etmek var yazılmış tüm zalimliklere
    Sitem etmek var vefasızlığa
    Artık yaşasam ne farkeder yüreğimin tüm kaleleri yerlebir !!



    " Sükûtuma lâdes cümleler peşindeyim.!!!
    Cevapla Alıntı ile Cevapla
    07.07.2010, 13:48 #3
    HaKan_TK
    Binbasi

    Üyelik tarihi
    07.05.2008
    Nereden
    -*18*-06*-
    Mesajlar
    215
    anaam çok uzun öğrenmesi zor olur dateşekkür ederim paylaşım için

    Cevapla Alıntı ile Cevapla
    Dün, 14:09 #4
    minigul
    Acemi Er

    Üyelik tarihi
    03.04.2012
    Mesajlar
    2
    c) Kağnı.
    NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
    NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
    NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
    NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
    NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
    NEVRESİDEGÂ
    Mesajı Düzenle Cevapla Alıntı ile Cevapla
    Dün, 14:10 #5
    minigul
    Acemi Er

    Üyelik tarihi
    03.04.2012
    Mesajlar
    2
    diğer kelimeleri ide isteriz
    Mesajı Düzenle Cevapla Alıntı ile Cevapla

     

     

    minigul - 04.04.2012 - 19:35



Benzer Konular

  1. Osmanlıca Kelimeler 1
    Konuyu Açan: FeRDaa, Forum: Osmanlı Tarihi.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 26.11.2012, 12:47
  2. Osmanlıca Metinleri Okumak - Osmanlıca Kelimeler
    Konuyu Açan: Ay Kız, Forum: Osmanlı Tarihi.
    Cevaplar: 42
    Son Mesaj : 18.05.2012, 16:51
  3. Osmanlıca Kelimeler
    Konuyu Açan: Halaskar, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 18
    Son Mesaj : 26.12.2011, 19:02
  4. Osmanlıca Kelimeler 2
    Konuyu Açan: FeRDaa, Forum: Osmanlı Tarihi.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 24.11.2011, 20:07
  5. Osmanlıca Kelimeler
    Konuyu Açan: Gül_yarasi, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 02.05.2010, 14:38

copyright

Soru Cevap