REKLAM




+ Konuyu Cevapla

Çanakkale Savaşının Tarihimizdeki Önemi

  1. Yazan: Lady_rap
    Lady_rap - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    REKLAM


    Çanakkale Savaşının Tarihimizdeki Önemi - Çanakkale Savaşı - Çanakkale - Çanakkale savaşının önemi



    Tarihi, destanlara mal olmuş bir milletin kendi geçmişinden habersiz olarak yaşaması ve bu duruma kayıtsız bir şekilde kalması böyle bir yazının gerekliliği duygusunu hâkim kılmıştır. Nitekim içinde bulunulan mart ayının tarihsel önemi itibariyle bu tez daha da güçlenmektedir ki bu kayıtsızlığa en azından eğitim ve öğretim kurumlarındaki çocukların dimağlarında tarih şuuruna yer ayırmaya çalışmakla başlamak gerektiği ortaya çıkmaktadır.
    Çanakkale Savaşlarına gitmeden önce biraz geriye giderek böyle bir destansı olayın meydana gelmesinin nedeni olan yani; I.Dünya Savaşı’na ve nedenlerine değinmekte fayda görülmektedir. Nitekim 1789 Fransız İhtilali ile başlayan süreçte milliyetçi akımlar güç kazanmış ve özellikle 19. yy’da Osmanlı İmparatorluğu başta olmak üzere diğer imparatorlukları tehdit etmiştir. Öyle ki 19 yy. ve 20 yy başlarında Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde bu düşüncelerin etkisinde kalan azınlıkların ayaklanmalarıyla başlayan süreçte Yunan ve Rum milletleri bağımsızlıklarını ilan etmiş Ermeniler de bu dönemde sık sık isyanlarda bulunarak uluslar arası belge ve konferanslarda çözülmesi gereken bir sorun olarak yerlerini almışlardır. Nihayetinde de “milleti sadıka” da diğer azınlıklar gibi bağımsızlığını ilan edecektir. Milliyetçi düşüncelerin yanında gelişen sanayi inkılabı ile beraber artan sömürgecilik anlayışı ve büyük ulusların bu yolla ekonomilerini tatmin edecekleri anlayışı dünya harbine gidilecek yolda en büyük motivasyon aracı olmuştur. Bunun yanında sömürgeci emellere ulaşmanın güçlü ittifaklar kurma yoluyla olacağı inancıyla beraber devletlerin bloklaşmasıyla başlayan kutuplaşma başlaması muhtemele dünya savaşını kaçınılmaz kılıyordu. Dünya savaşının nedenlerinden olarak belirttiğimiz milliyetçilik Osmanlı İmparatorluğunu doğrudan etkilemesine rağmen son iki madde yani emperyalizm ve sömürgecilik davasında üzücüdür ki Osmanlı’nın böyle bir iddiası olmamasına rağmen bu uğurda sabitlenen Avrupalı devletlerinin oyunlarında kendi baş aktör olarak görmesidir. Osmanlı İmparatorluğu her ne kadar sayılan emeller içinde bulunmamışsa da kutuplaşsan dünyada kendine yer aramayı da ihmal etmemiştir. Zaten ilk olarak İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği İtilaf grubuna katılmayı amaçlamış ancak bu yolda yaptığı diplomatik çalışmalar siyasi menfaatlerin çatışması bakımından kabul görmemiştir. Bunun üzerine “devleti ậli” Almanya’nın önderliğindeki İttifak grubuna başvurmuş ve 5 günlük bir görüşme sürecinin ardından uluslar arası siyasetteki taraf yerini almıştır.
    Nihayet 28 Haziran 1914 tarihinde Avusturya veliahdının bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle Avusturya’nın Sırbistan’a savaş açmasıyla I. Dünya Savaşı fiili olarak başlamıştır. Karşıt ülkelerin birbirlerine savaş ilan etmeleri üzerine Osmanlı deniz sularında bulunan Amiral Souchon komutasındaki Goeben ve Breslau (Yavuz- Midilli) adlı iki alman gemisinin 29-30 Ekim 1914 gecesi Odesa ve Sivastopol gibi Rus donanmalarına saldırmaları üzerine İtilaf Devletleri bir bütün halinde Osmanlı Devletine savaş ilan etmişlerdir. Bunu üzerine Said Halim Paşa başkanlığındaki Bakanlar Kurulu İttihat Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumi Azası ile toplantı yapılmıştır. Ancak tarafsız kalınma önerileri birkaç cepheden kendine taarruz halindeyken savaş dışı kalınamayacağı gerçeğiyle 11 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı Devleti de İtilaf Devletlerine savaş açmıştır. Nitekim Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber hazırladığı savaş planına göre: Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya bir darbe vurulması İngiltere’nin Hindistan’a giden sömürge yolunu kesmek için Suveyş Kanalı’na ve Mısır’a karşı bir hareket düzenlenecekti. Çanakkale’yi korumak için de Trakya bölgesine önemli bir kuvvet bırakılacaktı. Tüm bu hazırlıklar yapılırken Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Alman Büyükelçisine ‘sizin ülkeniz Osmanlı Devleti’nin yeniden biçimlendirmesinde özel bir rol oynamak zorundadır.’ diyerek ordunun ‘bir Alman generalinin diktatörce kontrolü altında’ modernleşebileceğini ifade ederek (1) o dönemin iktidarının körü körüne kapıldığı Alman hayranlığını gözler önüne sermiştir. Nitekim Alman hayranlığı gözleri o kadar köreltmeseydi Almanların henüz savaşın başındayken Marne ırmağı civarındaki yenilgileri sonrası savaşın itilafların lehinde olacağını görmemek başını kuma gömen deve kuşu misalinden başka bir şey değil olsa. Zira Almanların savaş taktiğine göre Belçika üzerinden olağan kuvvetiyle Fransa’ya saldırmak ve devre dışı bırakarak Rusya’ya saldırmaktı. Ancak evdeki hesap çarşıdakine uymayıp Paris yakınlarında Marne savaşlarında İngiltere destekli Fransa orduları Almanları durdurmakta pek de zorlanmadı. Böylece Almanların bu savaşı kazanacağı yolundaki kanaatler de yok olmuştu. Ancak maalesef bu kanaatlere inat hareket eden Osmanlı sarayının damadı ve Başkumandan vekili 33 yaşındaki Enver Paşa “devleti ậli”nin tarih sahnesinden çekilmesine yönelik adımları atmaktan geri durmuyordu. Buraya kadarki değerlendirmelerde I. Dünya Savaşı süreci ve Osmanlı Devletinin bu sürece katılımı ele alınmıştır. Bundan sonra ise artık sıra kendileriyle daima övündüğümüz ve övünmekten öteye bir şey yapmadığımız/yapamadığımız atalarımızın Çanakkale Destanına değinmekte fayda var. Ancak Çanakkale’yi anlatmadan millilik anlayışımızın ne halde olduğuna dair bir vakayı anlatmada fayda görülmektedir. Olay 8. Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL, zamanında geçmekte ve kendisinin milli değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan Japonların Batıya karşın ilerlemelerine yönelik olarak Japon eğitim sistemine merakı olmuştur. Bu merak 1980’li yıllarda bir grup Japon Pedagog heyeti, ülkemize davet edilir ve yaptıkları çalışmalar ve görüşmeler sonucu şu kanıya varırlar:

    ‘Sizin gençlerinizde milli şuur yok’

    Bu cevap üzerine Türk heyetinde meydana gelen büyük şaşkınlık üzerine ‘Nasıl yani…’ denilerek bu konuda kendilerinin önerilerinin neler olabileceği sorulmuştur. Kendileri kısaca ülkelerinde uyguladıkları ve Osmanlıdan aldıklarını belirttikleri ‘Âmin Alayı’ (Osmanlılarda çocuğun 4 yıl, 4 ay, 4 gün olunca Âmin Alayı denen bir törenle eğitime başlaması) sistemini uyguladıklarını ifade etmişlerdir. Devamla çocuklarını üstün teknolojilerinin varlığının hissedildiği mekânlarda gezdirerek baş döndüren bu olayın ardından çocuklarını bu kez Hiroşima ve Nagazaki’ye (bu iki bölge II. Dünya Savaşında Atom bombalarının atıldığı yer olmakla beraber orijinal hallerine dokunulmamış ve ibret olsun diye halen o günkü doğal halleriyle korunmaktadır)götürdüklerini belirtmişlerdir. Bu iki farklı manzara üzerine çocuklarına özetle çalışmayıp vatanlarını korumaz, milli birlik ve beraberlik halinde bulunmadığınız takdirde ülkelerinin tekrar bombalanacağını yakılıp yıkılacağını ancak; çalışıp vatanlarını ve milletlerini yüceltmeleri karşısında dünya insanlarının kendilerine saygı duyacaklarını belirterek çalışıp çalışmama hakkındaki kararları kendilerine bıraktıklarını söylemişlerdir. Bu bilgilerden sonra Türk yetkilileri bizde Hiroşima ve Nagazaki gibi yerlerin olmadığını söylemesi üzerine Japonlar şöyle yanıt vermişlerdir:

    ‘Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili ve tesirli tarihi bölgeleriniz var. I Dünya Savaşı içinde meydana gelen ve bir metre kareye altı bin merminin düştüğü Çanakkale zaferinin kazanıldığı bu bölge; çocuklarınız ve gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile… İmanın, azmin ve iradenin tekniği yendiğini ispatlıyorlar. Bütün dünya’ya meydan okuyorlar… Her Türk genci Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezerek görmeli ve öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki:
    Sizler birlik ve beraberlik içinde çalışmazsanız, güçlü ve kuvvetli olmazsanız, düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi işgal eder ve özyurdunuzda hür yaşamayı size çok görürler. Ama çalışırsanız, birlik ve dirlik içinde olursanız teknolojiyi yakalarsanız. Ülkenizi kalkındırır ve müreffeh bir hale getirirsiniz.’

    Anlaşılacağı üzere milli tarih şuurumuzun kaynağını Japonların verdiği öğütler neticesinde nerelerde bulmamız gerektiğini öğrenmekteyiz. Kuşkusuz bu durum üzücü olduğu kadar acı bir gerçeklik de göstermektedir ki tarihi destanlarla dolu bir milletin gençleri atalarından ve yaptıklarından bihaber yaşamakta sakınca görmemektedirler. Ama bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum vecizesinden hareketle eksiklerimizi fark edip öğrenme merakı içinde bulunmamız gerekmekle beraber tarihimizi anlamak için yapılması gerekenleri hayata ne kadar geçirebildiğimiz meselesi üzerinde durmamız gerekmektedir. Nitekim Çanakkale demek denk kuvvetlerin eşit imkânların ve teknolojinin çatışması değil bilakis emperyalizm ile imanın karşı karşıya gelmesidir. İmanın temsilcileri Türk ordusu maalesef emperyalist güçlerin yanında da yokluklarla da savaştığı gerçeği görülmektedir.
    Bu konuda Yusuf Hikmet Bayur’un ifadesiyle Çanakkale:

    ‘Savaş malzemesi bulmak için düşmandan ganimet almayı hesaplayan, kum torbası olarak gönderilen çuvalları elbisesine yama yapan ve düşman öldürme fiilini, Arıburnu’nda bal yapmaya benzeten bir ordunun destanıdır.’

    İşte bu yokluğun pençesindeyken bile tek derdi vatanın bağımsızlığı milletin geleceği olan atalarımızın narkozsuz ameliyata girmeleri, ayaklarında çarık olmadan taş toprak üzerinde çarpışmaları, yemek mönüleri kuru ekmekten ibaret olmasına rağmen vatan savunmalarına verdikleri canlarının kıymetini bize bir nebze olarak çocuklarımızın ruhlarında yaşatmak için çalışmamız gerektiği inancındayım. Zaten böyle bir gerekliliği daha henüz İstiklal Harbi devam ederken kurulan I.TBMM’nin ilk hükümeti fark etmiştir ki I. İcra Vekilleri Heyeti’nin Maarif Vekili Rıza Nur 9 Mayıs 1920’de mecliste maarif programını şöyle açıklıyordu:

    Maarif işlerindeki gayemiz; çocuklarımıza verilecek terbiyeyi her mânasiyle dinî ve millî bir hale koymak ve onları cidali hayatta muvaffak kılacak, istinatgâhlarını kendi nefislerinde buldurarak kudreti teşebbüs ve itimadı nefis gibi seciyeler verecek, müstahsil bir fikir ve şuur uyandıracak bir derecei âliyeye isal eylemek, tedrisatı resmiyeyi bütün mekteplerimizi en ilmi, en asri olan bu esasat ile kavaidi sıhhiye dairesinde yeniden tanzim ve programlarını ıslah etmek, mizacı millete ve şeraiti coğrafiye ve iklimiyemize, muvafık ilmi ders kitapları meydana getirmek… Bugün ise ilk işimiz mekâtibi mevcudeyi hüsnü idare etmektir.

    Zira, Bahtiyar Vahapzade’nin “Geçmişine taş atanın geleceğine gülle atarlar” sözü ile de görülmektedir ki bütün millet olarak milli zaferlerimizi hatıralarımızı özümsemek ve yaşatmak onları nesilden nesile aktararak gönüllerde canlı tutmamız gerektiğini anlamaktayız. Nitekim milli menfaatlerine sahip olmayan toplumlar ve gelecek nesillerine aktaramayanlar bir nevi “varoluş nüvelerini, yaşama dinamiklerini ve yücelme enerjilerini” dinamitlemiş olurlar. Nitekim Wolter’in şu sözü bunu destekler niteliktedir:

    ‘Tarih; kralların, generallerin çiftliği değil, milletlerin tarlasıdır. Her millet geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer… Tarih şuuru, önde gelen yönü ile, fertlerin ve milletlerin tarihlerine, geçmişlerine bağlılıkları, onun övünülecek hadiseleri, konuları, devreleri ve şahsiyetleri ile iftihar edip gurur duymaları, onlardan cesaret, hız ve örnek almaları demektir. Kendi tarihleri ile gurur ve iftihar duymayan, kendi milletinin mazisini sevmeyen, sevemeyen, onu küçümseyen, onunla istihza eden, daha ileri giderek ecdadını barbarlıkla istilacılıkla suçlamaya kalkan sözde insanlık taraflısı bedbaht kimselerin milli şuur’un temel unsurlarından yoksun olduklarına hükmedilmek tabiidir.’

    Mustafa Kemal Atatürk de tarih bilincinin önemine dikkat çekerek bu konudaki fikirlerini şöyle özetlemektedir:

    "Türk çocukları ecdadını tanıdıkça,
    Ona sahip çıktıkça yine çok büyük işler yapacaktır.
    Medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi parlayacak ve
    Tarih sayfalarına yine Türk adı ile yazacaktır."

    Çanakkale denince bir milimetrelik toprak parçasından tutun da geçen her saniyesine kadar mana âleminin mefhumlarını barındıran destansı bir gerçeklik görülmektedir. Bundan dolayıdır ki buranın mana anlamını kavramanın en güzel yolu tarih şuuruna sahip olmak gerekliliğidir. Bunun için de milli günler ve milli zaferlere gereken önemin verilmesi, siyasi çekişme ve kaygılardan arındırılarak milli bir dava ve terbiye çerçevesinde ele alınmalıdır ki:

    ‘Milli zaferlerin hatıralarını yaşamak, onları gönüllerde ve hafızalarda canlı tutmak, onların devamlarını sağlayıcı tutmak, onların devamlarını sağlayıcı iradeye yükselmektir… Tarih boyunca pek çok zaferler kazanmış olan Türk milletinin ruhunda gereken seviyede bir tarih şuuru uyandırabilmesi için, milli şerefin dayandığı gerçek zaferleri ona tanıtarak gelecek nesillere aktarılmaya değer bir ruh yoğurmak, maddi bütün kalkınma davalarımızın üstünde bir manen yükselme ve kendine gelme mevzuudur.’

    Çanakkale Savaşları sırasında cereyan eden bazı hadiseler de bu savaşların ehemmiyeti ve maneviyatı hakkında biraz daha derin düşünmemiz gerektiğini göstermektedir. Zira, Allah’ın bir hikmeti ki Ruslar’ın Karadeniz’in İstanbul boğazına bıraktıkları mayınlar, akıntıya kapılarak yer değiştirerek Çanakkale boğazı’nda düşmanın karşısına dikilmesi olmuştur. Yine Gelibolu ormanlarında yırtıcı aslanların dolaştığı yolunda haberler yayılmış ve düşman kuvvetleri üzerinde büyük bir korku yaratmıştır. Bir diğer hadise ise düşmanların zehirli gaz kullanmaları yönündeki çalışmalarına Allah’ın yardımıyla o zamana kadar denizden esen rüzgâr, aniden karadan denize, yani kuzeyden güneye, düşman birliklerine yönelik esmiş ve bu durum sürekli bir hal almıştır. Bunun yanında sırrı bugün hala çözülememiş bir olayda 29 Temmuzda son bir umut olarak İngiltere’den hareket eden ancak 21 Ağustos 1915’te Çanakkale boğazında bir bulut kümesi içerisinde kaybolan Norfolk Kraliyet Alayı ve bunun gibi nice olay Çanakkale’de imanın küfre karşı üstün gelişini izah etmektedir. Nitekim Çanakkale siperlerinde Kuran okuyan askerlerimizi gören Fransız gazeteci İstanbul’a dönünce Padişah’a ‘Senin böyle iman dolu erlerin oldukça futur getirme’ (8) diyerek Türk ordusunun milli değerlerine karşı olan hassasiyetinin ne derecede öneme haiz olduğunu adeta hatırlatıyordu. Zaten Çanakkale Savaşlarında Kurmay Yarbay olarak görev yapan Mustafa Kemal Atatürk atalarımızın vatan ve din uğruna dair gösterdikleri mücadelenin ruh halini ‘Bomba Sırtı’ hadisesini anlatarak şöyle tasvir etmektedir:

    ‘Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperlerin hiç biri kurtulmamacasına kậmilen düşüyor. İkinciler onların üzerine gidiyor. Fakat ne kadar şậyận-ı gıpta bir itidal ve tevekküle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir futur göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik edilecek bir misaldir.
    Çanakkale savaşlarındaki Mehmetçiğin ruh haline dayalı kahramanlığını tasvir eden milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, “Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” (10) derken savaşın içinde bulunmamasına rağmen mübalağa yapmamıştır ki gerçekten orada bulunan herkes Bedir savaşının kahramanlarını andırırcasına inancın mücadelesini vermiştir. İşte ecdadımızın bu ruhunu başta kendimiz ve daha sonra çocuklarımızın iliklerine kadar hissetmesi için gereken çabaları harcayarak bizler için analarını, eşini, çocuğunu, yarenlerini, köyünü, memleketini ve diğer tüm sevdalarını bir kenara bırakarak cepheye giden ve büyük bir bölümü geri dönemeyen atalarımızın ruhunu şad etme fırsatına sahip olalım. Nitekim bu ruhu aşılama imkanı düne göre bugün daha da kolaylaşmıştır. Zira teknolojinin nimetlerinin doğru ve etkin bir şekilde kullanılmasıyla bu durum gerçekleşebilmektedir. Misalen belki maddi boyutlarıyla çocuklarımız veyahut kendimiz bugün o kutsal topraklara gitme imkânına sahip olmayabiliriz ama internet ve bilgisayar gibi teknolojik imkânlarla slâytlar, filmler vs. gösterimler hazırlanarak en azından görsel iletişim ile ruhları bütünleştirebiliriz. Bunun yanın da önemli bir görev de öğretmenlere özellikle de Tarih ve Sosyal Bilgiler branşlarındaki öğretmenlere düşmektedir. Çünkü adı geçen branş temsilcileri artık klasik anlatım tarzlarını bir kenara bırakıp biraz da müfredatın monotonluğundan sıyrılarak tarihi; vaka, neden ve sonuç üçgeninden çıkarıp tarihsel vakanın psikolojisine değinmeleri tarihin anlaşılmasına katkıları daha da fazla olacaktır. Zira başta tarih olmak üzere bütün öğretmenlerimiz Malazgirt Ovasındaki şanlı zaferinden tutun da Viyana bozgunlarına kadar artık atların ayak nallarını bir kenara bırakarak galibiyetlere şaşaalı bir anlam yükleme ve yenilgilere de mantıklı nedenler bulma yerine olayların psikolojik tahlillerini yapmaları gerekmektedir.

    Bundan dolayıdır ki Çanakkale’deki savunma zaferinin altındaki etkenlerin en barizi içinde bulunulan psikolojik halin yansıması olan inanç durumudur. Bunlara birkaç misal verirsek ilki Avustralya’lı Elion Cambell’in hatıra defterinden anlattığı ateşkes sırasında şehitlerini gömen Türklere birkaç Avustralyalı askerin yardım etmesi sırasında acıkan bir Mehmetçiğe Avustralya’lı askerin yiyecek getirmesi. Ancak birkaç hafta sonra siper savaşlarında yaralanan Avustralya’lı bir asker Türk siperlerine yakın bir yerde düşmesi bunu gören Mehmetçik bu askerin kendisine yiyecek veren Avustralya’lı asker olduğunu görüp koluna girerek mermi yağmuru altında Avustralya siperlerine kadar götürmesi ve nitekim geri dönmeye çalışması ancak yaralarının fazla olmasından dolayı hemen düşüp şehit olmasıdır. ‘Meçhul bir şekilde, fakat kahraman, hiçbir şekilde unutulmayacak bir kahraman olarak şehit düştü.’ (11) Yine iki ordu askerlerini derinden etkileyen bir hatıra da ateşkes sırasında Türk siperlerinde sesi yanık bir askerin okuduğu dokunaklı türkülerden düşman askerleri de etkilenmekte ve bu durum uzun bir süre devam etmektedir. Ancak bir zaman sonra yanık ses kesilir merak eden düşman askeri Türkçe bilen savaş muhabiri aracılığıyla Türk siperlerine bir kağıt atarak selam yollamanın yanında o yanık sesli Mehmetçiği sormaktadırlar ve aldıkları yanıtta ‘o arkadaşımızı geçen hafta vurdunuz.’(12) denilmekteydi. Tüm bu duygusal hadiselerin yanında maalesef emperyalist güçlerin kuklaları olan Müslümanlar da bilmeden kendi dinlerinden olanlarla savaşmalarına rağmen bunun farkında olamamışlardı. Ancak Türk siperlerinden okunan ezanların karşı siperlerden duyulması üzerine hemen bir kağıt parçası atılmış ve ‘Bizler Hindistanlı Müslüman askerleriz. İngilizler bize, Almanlar’a karşı Osmanlı yanında savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesi duyduk, siz kimsiniz.’ Ve aldıkları yanıt ise; ‘Burası Osmanlı payitahtının kapısı, bizler de Asakir-i Osmanî’yiz.’ Evet, maalesef Hindistan bölgesinde birçok Müslüman’ı ‘Osmanlı halifesi zor durumda, O’nu kurtarmaya gidiyoruz’ (13) diye aldatmışlardı. Nitekim savaş sırasında karşılarındakilerin Müslüman olduklarını öğrenen Hindistanlı Müslümanları geri hizmete almışlardır. Bunun gibi daha yüzlerce hadiseye şahit olan Çanakkale’de bir de fizik kurallarını ihlal eden Seyyid onbaşının 276 kiloluk mermiyi 3 defa kaldırarak ‘Ocean’ zırhlısını vurmasıdır. (14) İşte biz ve çocuklarımız bu ruh halini bugün damarlarımıza kadar hissedip atalarımızın canlarını feda etmekten kaçınmadıkları bu kutsal topraklara layık olduğumuzu kanıtlamak zorundayız. Zira bunun için de kuru bir milliyetçilik zihniyetiyle değil bilakis tamamen gerçekçi idealler ve terakkilerin yanında ortak bir kültür etrafında birleştirmemiz gerekmektedir. Bundan dolayı da son sözü Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını belirtmenin faydalı olacağı muhakkaktır.

    Zira Atatürk’e göre: “Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve milletlerarası temas ve münasebetlerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına bağımsız hüviyetini korumuş bulunmaktadır.”


    Facebook




    Üyelik



  1. Yazan:
    no avatar


    REKLAM



Benzer Konular

  1. Çanakkale Savaşının Komutanı Mustafa Kemal Atatürk
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 26.09.2013, 23:48
  2. 18 Mart Çanakkale Zaferinin Önemi
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 18.03.2013, 09:58
  3. Çanakkale Savaşının Sosyo-Ekonomik Sonuçları
    Konuyu Açan: AĞRAZ, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 07.03.2013, 13:46
  4. Çanakkale Savaşının Siyasi Sonuçları
    Konuyu Açan: AĞRAZ, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 07.03.2013, 13:44
  5. Çanakkale Savaşının Askeri Sonuçları
    Konuyu Açan: AĞRAZ, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 07.03.2013, 13:42

copyright

Soru Cevap

grafimx