Osmanlı Türk Toplumu ve Modernleşme

  1. Osmanlı'da modernleşme - Yenileşme dönemini hazırlayan faktörler - Osmanlı'da merkeziyetçilik - Osmanlı muhassıllık meclisleri - Osmanlı!da bürokratikleşme

    Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları kurumların, değerlerin ve davranış biçimlerinin yükünü taşırlar. Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, siyasal, idarî ve kültürel anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve toplumların tarihi içinde, kümülatif nitelikli olarak ve tarihi süreklilik seyrini izleyerek var olagelirler. Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu nitelikler, aynı zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de içerir ya da içermesi gerekir.

    Bu çalışmada, işte bu süreklilik, değişim, dönüşüm ya da tam tersi anlayış ve yapılanmaların belirli çizgiler itibariyle Osmanlı\'dan Cumhuriyet\'e aktarılan temel nitelikleri, özellikle merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri bağlamında ele alınacaktır.



    I- KLASİK DÖNEMDEN TANZİMAT\'A SİYASİ-İDARİ SİSTEM VE YÖNETİM YAPISINDA SORUNLAR

    Gerek coğrafî alan ve siyasî otorite, gerekse ekonomik zenginlikler bakımından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devleti, aynı dönemde, duraklama ve gerileme tohumlarının yeşermesine elverişli bir sürecin içine de girmiş bulunuyordu. Fatih döneminde ulaşılan ekonomik, sosyal ve idarî boyutlu olgunlaşma, Kanunî döneminde zirveye ulaşmakla birlikte, belki de gelişmenin ortaya koyduğu imkanlar nedeniyle, bir gevşeme ve bozulmayı da beraberinde getirmiştir. Ekonomik, sosyal, askerî, siyasal, idarî ve iç-dış olmak üzere birçok nedeni bulunan bu sürecin ayrıntılarına girmemekle birlikte, Tanzimat\'ı getiren yolda, konumuzla ilgili bazı temel noktalara değinmek gerekir.

    Klasik dönemden Tanzimat\'a uzanan çizgide Osmanlı devleti bir gevşemeyle birlikte gerileme ve bozulmayı da içeren yaşama sürecine girmiştir. “İçte ve dışta hayranlık uyandıran Klasik Osmanlı Sistemi, XVI. Yüzyılın sonlarından itibaren değişen iç ve dış dinamiklere ayak uydurmakta yetersiz kalmış ve bu durum buhran döneminin başlangıcının habercisi olmuştur. Dönemin önde gelen kişilerinin durumun ıslahına ilişkin görüşlerine rağmen, bürokratik kadroların henüz böyle bir kanaati kabullenmeye hazır olmadıkları görülmüştür. Bu kadrolara göre ülkenin çeşitli bölgelerinde meydana gelen sathî problemler, köklü temellere dayalı sistem bozukluğunun bir sonucu değildi. Bunlar geçici arızalardı ve Müslümanların Franklardan öğrenebilecekleri hiçbir şey olamazdı. Buna karşılık yer yer ortaya çıkan huzursuzluklar ve sıkıntılar Osmanlı aydın ve bürokratının bu konular üzerinde düşünmelerine sebep oldu.” Bu bağlamda, gelişmeler eski klasik sistemin terk edilmesi, rüşvet ve kayırmacılığın yaygınlaşması gibi nedenlere bağlanırken diğer yandan da dönemin bazı aydın ve bürokratlarınca yöneticilere sunulmak üzere ortaya konan çözüm önerilerini içeren siyasetnamelerin hazırlanılması yoluna gidildi. Bunların farklı ve çeşitli içerikleri bulunmakla birlikte özellikle tımar sisteminin işleyişine ilişkin değerlendirmeler dikkat çekicidir. Halil İnalcık\'a göre, “XVII. Asır başlarında İmparatorluğun çöküşünü haber veren Osmanlı siyaset-nüvislerinin, bilhassa tımar sistemi üzerinde durmaları da sebepsiz değildir. Çıkışından itibaren tımar sisteminin tarihî tekamülü gösterilmekle, Osmanlı İmparatorluğunun asıl çatısı ve tarihinin esas amillerinden biri meydana çıkarılmış olacaktır.” Kemal Karpat da geleneksel Osmanlı toplumundaki toprak sistemini, elitlerin doğuşunu etkileyen ve bu sınıfların hem geniş halk kitleleri, hem de resmî devlet kurumlarıyla ilişkilerinde onlara bazı güçler sağlayan temel ekonomik kurum olarak[iii] ele almaktadır. Toprak sistemi, Osmanlı Devleti’nde ekonomik, siyasî ve idarî yapılanmanın odak noktasını oluşturmaktadır denilebilir.

    Osmanlı Devleti’nin Tanzimat\'la sonuçlanan yozlaşma ve gerileme sürecinin birçok nedeni bulunmakladır ve bunların hepsi birbiri ile yakından ilgilidir. “XVII. yüzyıla gelindiğinde, hem merkezi idarenin hem de eyalet ve sancak yönetimini klasik şeklinden tamamen ayrılmış olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni ise tımar sisteminin niteliğindeki değişme ile ilgilidir. Harp güçlerinin oluşturulmasında artık eyalet askerleri içinde tımarlı sipahilerin yerini, valilerin kapılarında besledikleri ve çeşitli adlarla anılan askerler almışlardır.

    Bu yüzyıldan itibaren ülke yönetiminin temel birimi sayılan sancaklarda da önemli değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Tımar sisteminin bozulup yerini iltizamla yönetime bırakması yanı sıra vezir rütbesini almış kimselerin çoğalması, bunlar için unvanlarına uygun görevlerin bulunmamasına yol açmıştı. Daha önceleri ulema sınıfı için başvurulan uygulamaya yönetimde de yer verilmiştir. Vali olması gerekirken boş eyalet bulunmadığı için atanması yapılamayanlara duruma göre bir veya birkaç sancağın geliri arpalık olarak verilmiştir. XVIII. yüzyılda bu sistem iyice yer etmiş, birçok sancak arpalık olarak vekillerce yönetilir olmuştur. Bunun yanında XVII. Yüzyıldan itibaren Osmanlılarda toprak, devletin denetiminden çıkarak fiilen beylerin yerli güçlü ailelerin malîkaneleri durumuna gelmeye başlamıştı. XVIII. Yüzyılın bitiminde Doğu Anadolu\'nun yanı sıra batıda da derebeyleşme eğilimleri artmıştı. XIX. Yüzyılın başlarından itibaren İmparatorluk gün geçtikçe her bakımdan kötü duruma düşmekteydi." Bu süreç beraberinde çözüm arayışlarını ve bir takım önlemlerin alınması zorunluluğunu da getirmekteydi. III. Selim ve II. Mahmut’un çabalarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ancak, bu dönemde ortaya konan bütün reform ve ıslah çalışmaları bu gidişi durdurmaya yetmemiştir.

    Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun 1600\'lü yıllardaki sarsıntılardan sonra belirginleşen değişimi, XVIII. Yüzyıla varıldığında, çok daha değişik bir yapı ve yeni anlayışlar ortaya çıkardı. “Artık ne ülke içinde padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkündü, ne de dışa dönük genişleme siyasetinden. XVIII. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti bambaşka bir değişim içine girdi; bir zamandır baş edemediği Avrupa\'nın karşısında tutunabilmek için gittikçe Avrupalılardan daha çok şey öğrenmeye, Avrupa kurumlarını kendine mal etmeye, kısacası Avrupalılaşmaya, Batılılaşmaya başladı. Burada vurgulamamız gereken, batılılaşma sürecine giren Osmanlı devletinin XVI. Yüzyıldaki devlet yapısından çok uzak olduğu, hatta bir bakıma eski güçlülüğünün arayışı içinde batılılaşma yoluna girdiğidir. Yine, Osmanlı kurumlarının iç düzende ve dış genişlemedeki etkinliği birbiriyle ilişkili olduğu gibi bu kurumların değişiminde de iç ve dış etkenler karşılıklı rol oynamıştır.” Bu etkenlerin gösterdiği ya da zorladığı ortak hedef ise, birtakım reform ve ıslahat çalışmalarının yapılması yönündeydi.

    Bu yönde ortaya konan reform çalışmalarının ortak amacını, imparatorluğu yeniden canlandırmak ve Avrupa\'nın gücü ile uygarlığının giderek artan biçimde egemen olduğu bir dünyada kendini korumak düşüncesi oluşturuyordu. Bir tür meydan okuma niteliğinde ortaya çıkan bu değişim süreci askerî ve ekonomik bir altyapıyı ve aynı zamanda bu yönde ortaya konacak birtakım çabaları gerekli kılıyordu. İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa karşısındaki geri kalmışlığını XVIII. yüzyıldan beri askerî-teknik reformlarla kapatmağa çalışmıştır. Ancak modernleşme ile idarî, hukukî, malî reformların kaçınılmazlığı da anlaşılmıştır. Aynı konuda Davison da, eğitim sisteminde, adaletin sağlanmasında, hukukun modern yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yenileştirilmesinde ve kamu yönetiminin örgütlenmesiyle etkinliğinin sağlanmasında da ilerleme kaydedilmesinin önemine dikkat çekmektedir. O’na göre Reform hareketlerinin arkasındaki temel dürtü, Avrupa\'nın gözünü boyamak değil, tersine, çeşitli alanlarda bazı Batılı fikir ve kurumların benimsenmesini ya da uyarlanmasını içeren iç reorganizasyon tedbirleriyle imparatorluğu yeniden canlandırmaktı.

    Osmanlı yaşamının çeşitli alanlarındaki reformlar birbirine bağlı bulunmasına ve herhangi bir alanda kaydedilecek ilerleme mutlaka diğer alanlara da yansıyacak olmasına rağmen, yönetimin reform sürecinin merkezinde yer aldığı ve bu yüzden yönetim yapısıyla idarî sistemin etkinliğinde yapılacak reformların diğer alanlarda başarılabilecek reformları büyük ölçüde etkilediği gerçeği değişmez. Her değişikliğin diğer değişikliklere bağlı olduğu bu dönüşlü süreçte, bütün alanlardaki reformların planlayıcısı ve yürütme aracı daima hükümettir. Otokratik Osmanlı geleneği ile Osmanlı toplumunun XIX.yüzyıldaki yapısı göz önüne alındığında başka türlüsü de olamazdı. Eski idare sisteminin XVI. yüzyılın sonlarından itibaren çürümesi ve o tarihten sonra imparatorluğun iç bünyesindeki baskılar karşısında yetersiz kalması, Osmanlıların zayıflığını başlıca nedenlerinden birini oluşturur. Bu bağlamda reformlar da yukardan gelmek zorundaydı. Yukarıdan aşağıya reform Tanzimat döneminin ayırt edici özelliğiydi; kaldı ki bu özelliğe o dönemden önce de daha sonra da sıkça rastlanmaktadır. İnisiyatif merkezî hükümetten gelmiştir, halktan değil. Reformu yapan kurum hükümetin kendisi olduğu için, yönetim yapısını ve idarî uygulamaları düzeltmekte atılan adımlar burada üzerinde durulmayı hak eden konulardır.” Bu anlamda, hem Tanzimat\'ın kendisi yönetim merkezli bir reform girişimi olduğu için hem de çalışmamızın temel konusunu yönetim oluşturduğu için, burada ağırlıklı olarak Tanzimat\'ın yönetim konusunda getirdiği değişikliklere ve özellikle de merkeziyetçi adem-i merkeziyetçi anlayış ve yapılanmalara değinilecektir.



    A) Sanayi Toplumuna Geçen Batı, Osmanlı-Türk Toplumu ve Modernleşme

    Geleneksellikten modernliğe geçiş anlamında en az dört yüzyıllık bir gelişme ve değişme sürecinin sonunda Batı, XVIII. yüzyıla gelindiğinde yepyeni bir döneme girerken aynı zamanda kendi iç dinamiklerinin ortaya koyduğu bir modernleşmeyi de yaşamıştır. Batı Avrupa\'da XVII. Yüzyıldan başlayarak bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmelerin neden olduğu ekonomik büyüme, toplumları, adına modernleşme denilen yeni bir yaşam tarzına, kültürel ve kurumsal değişim sürecine sokarak, etkileri dünya çapında hissedilen bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi yarattı. Bu süreçle insanlık, modernite denilen yeni bir yaşam biçimine ve modernizm denilen ve düne ait olmayan bir dünyada yeniden şekillenmeye başladı.

    Kökeninde Batının tarihsel ve toplumsal gelişim ve değişim sürecinin bulunduğu bu yeni durumu konumuz açısından tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak nitelendirebiliriz. Teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî-idarî bütün yönleriyle bu noktada Batı, dinamiklerini ve kontrolünü kendisinin belirlediği bir çerçeve içerisinde, Batı-dışı toplumlara fark atmış, bu farklılaşma ve öncülük pozisyonu nedeniyle de modernleşme ya da Batılılaşma gibi bir kavramı Batı-dışı toplumların gündemine yerleştirmiştir. Bu yeni durumu ve gelişmeyi gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler-toplumlar ayrımı şeklinde de ifadelendirmek mümkündür. Artık, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen Batı, yönlendiren ve kendisine benzenilmeye çalışılan, Batı-dışı toplumlar da bu yeni durum karşısında kendine bir yer ve yön belirlemeye çalışan bir başka deyişle yeni durumu intibak etmeye çalışan konumundadır.

    Bu çerçevede ve yukarda ele alınan durumu ile Osmanlı-Türk devletine baktığımızda, modernleşme, batılılaşma çabalarını anlamak mümkün olabilir. Ancak burada, Osmanlı devleti ve toplumunun kendi iç dinamikleri ve zaman içinde bu bağlamda ortaya çıkan değişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hem, Avrupa karşısında güçlü olmak, eski halini tekrar istirdat etmek gibi savunma ve kurtarma çabalarını hem de, güçlü hale gelen Avrupa\'ya benzeyerek kurtulma gibi farklı saiklerle ortaya konan ve daha çok Tanzimat\'la belirginleşen ıslahat hareketlerine tekabül eden bu çabalar, iç ve dış dinamikleriyle birlikte, bu dönem Osmanlı-Türk toplumunun ve ağırlıklı olarak siyasî-idarî sisteminin tepkilerini dile getirmektedir. Sonuç ve yaşanmakta olan, ekonomiden sosyal ve kültürel yapıya ve oradan da siyasî-idarî yapıya kadar bir modernleşme, batılılaşma sürecidir.

    Bu süreçte, konumuz açısından ortaya çıkan iki noktayı açmakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, bu dönemin hem Avrupa hem de Osmanlının kendi dinamikleri açısından bir merkeziyet çağı olmasına rağmen uygulamada ortaya konan ve bir zorunluluğu içeren adem-i merkeziyet anlayışıdır. Diğeri ise, resmi Batılılaşma sürecine dönüşen Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan tepkiler ve bu tepkilerin Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bir çizgi oluşturur nitelikteki pozisyonu ile ilgilidir. Bu anlayışların özellikle siyasî-idarî sistem içindeki ağırlıklı konumu bağlamında Tanzimat\'tan Cumhuriyete ve günümüze kadar oluşan yerel yönetim ve merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi anlayışlar ile yapılanmalar üzerindeki etkisi yadsınamaz.

    B) Yönetimde Modernleşme Çabaları ve Merkeziyetçilik Çağında Adem-i Merkeziyetçilik

    Klasik Osmanlı idaresinin zaaf ve çöküşünün her alanda iyice belirgin hale gelmesi ve reform ihtiyacını tartışmasız öncelikli sorun niteliğini kazanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıl, Osmanlı toplumu için tam bir dönüşüm ve reform çağı olarak tarihte yerini almıştır. Bu anlamda XVIII. yüzyılda başlayan askerî alandaki yenilik girişimleri, XIX. yüzyıla gelindiğinde, malî, idarî, sosyal ve kültürel yeni içerikler kazanmıştır. III. Selimle giderek belirginleşen yenileştirme hareketleri II. Mahmut’la kendini ağırlıklı olarak belli etmeye başlamıştır. “III.Selim’in ferormları pek başarılı olmamışsa da, halefleri için gedikler açmış yol göstermişti. Lale döneminde eski demir perdeyi yıkma süreci devam etmiş, Osmanlılarda bir batı düşüncesi yerleşmeye başlamıştı.”

    Bu dönemde özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumlaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu anlamda adem-i merkeziyetçiliğin temel kurumları olan yerel yönetimlerin ayrı ve önemli bir yeri vardır. III. Selimden sonra iktidarı devralan II. Mahmut\'un diğer bir çok önemli konularda olduğu gibi yerel yönetimin meydana getirilmesi sürecinin de başlatıcısı olduğu söylenebilir. “Bu çağda yeni bir dönemi başlatan Tanzimat Fermanı ile padişah, halka kanun önünde eşitlik; mal, can ve namus güvencesi; malî, idarî, askerî ve sosyal alanlarda da yeniliklerin yapılmasını, yeni kurumların tesisi ve yeni kanunların yapılmasını vaad ediyordu.

    İdarenin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi için öncelikle malî kaynaklara olan ihtiyaç reform zorunluluğunu daha da arttırıyordu. Zaten Osmanlı devletinin çöküşünün en önemli sebeplerinden biri malî sistemdeki bozukluktu. Vergilerin toplanması, tespiti ve yönetiminde ciddî sıkıntılar yaşanmaktaydı. İltizam usulü bir çözüm olmamış tam tersine yeni sıkıntılara sebep olmuştu. Bunun içindir ki Tanzimat Fermanı özellikle iltizam sisteminin yerini alacak muntazam bir vergilendirme sistemi sözü vermekteydi. Bu amaçla Bab-ı ali taşraya vali derecesinde yetkili muhassıllar gönderdi. Malî yenilikler ve iltizam usulünün kaldırılması meyanında vilayetlere gönderilen muhassıllara burada yardımcı olacak Muhassıllık Meclisleri adında kurullar tesis edildi. Daha önce II. Mahmut döneminde valilere yardımcı olması amacıyla oluşturulan Meşveret Divanı örnek alınmıştı.”Muhassıllık meclislerinde meclis başkanlığını muhassıl yerine getirirken, eyaletlerde bu görev valiye verilmiştir. Ancak beklenen sonuca ulaşılamadığı için kısa bir süre sonra muhassıllık kaldırılmış, ülke yönetimi yeniden ele alınırken meclisler de bir değişime uğramıştır. “Muhassllık meclislerinin adları Memleket Meclisine dönüştürülürken ,yapısında ve işleyişinde önemli bir değişiklik olmamakla birlikte, sancak merkezlerinde kaymakamlar, eyaletlerde ise valiler meclislerin doğal başkanları oldular. Bu yapılanma ile, 1842- 1849 yılları arasında Tanzimat\'ın taşrada uygulanmasında memleket meclislerinin önemli etkinlikleri oldu.”
    Muhassıllık meclisleri ve iltizam sistemi ile ilgili gelişmeleri Halil İnalcık ise, Sened-i İttifak-Gülhane Hattı ikiliği çerçevesinde ele almaktadır. Ona göre, siyasî tarih bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade etmektedir; Gülhane Hattı ise ona karşı Padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade eder. Bir başka açıdan bakılırsa, birincisi gelenekçi, diğeri moderndir. Biri o zaman eyaletlerde hakim kuvvetlerin menfaatlerinin ve hayat görüşünün ifadesi ise, diğeri merkezi devleti ve onun o zamanki iç ve dış şartlar karşısında menfaatlerini en iyi temsil ettiğine hükm edilen batıcı idarecilerin idealini ifade eder. Tarihî oluş içerisinde bu iki hareket birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır. Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı siyasî bir mücadelenin birbirini kovalayan iki safhasından başka bir şey değildir. Bu itibarla ölü bir vesika olarak kalmış olmakla beraber, sened-i ittifakın büyük bir tarihî manası vardır. İlber Ortaylı ise, Sened-i İttifakı çok gecikmiş Magna Carta olarak nitelendirmekte ve modern devlet yapısı ve ideolojisi ile uyuşmaz bir belge olduğunu belirtmektedir. Sened-i İttifak, Osmanlı devletinde hürriyetlerin ve parlamentarizmin gelişmesini sağlayamayacağı gibi güçlü bir merkezî devletin varlığını da tehdit etmiş, padişahın ve merkezi devlet bürokrasisinin tepkisine neden olmuştur.Bu belgenin Magna Carta niteliğine İdris Küçükömer de dikkat çekmektedir; Ona göre, Osmanlı toplumunda büyük toprak mülkiyetine bağlı yeni bir sınıf olarak beliren ayan gerçeği karşısında eğer, İngilizlerde olduğu gibi bir Magna Carta aranacaksa, bu olsa olsa Sened-i İttifakta bulunabilir."

    Vergilerin tespiti ve cezalandırmada hukuk devleti arayışı noktasındaki benzerliklere rağmen bu konuda, karşı görüşte olan Niyazi Berkes\'e göre ise, bu iki belge arasında benzerlik aramak doğru değildir. Başlangıçta lordlara da hak tanıyan Magna Carta zaman geçtikçe burjuvaları da bir heyet, bir sınıf veya etat anlamında kapsamına alan bir anlayış ve uygulamaya vardırılabilmişti. Osmanlı devletinde ise, böyle bir feodalizmden bahsetmek söz konusu olmadığı gibi, Sened-i İttifak da, feodal hakları olan beyler sınıfı ile beylerin en üstünde yer alan hükümdar arasında yapılmış bir sözleşme niteliğinde ortaya çıkmamıştır. Ne İslam, ne de Osmanlı hukukunda ulema, umera ve reaya hukuk karşısında bir heyet, bir sınıf olarak görülmüşlerdir. Haklar ancak bireyler için söz konusudur. Bu temel farklar nedeniyledir ki, İngiltere\'de Magna Carta demokratik bir gelişmenin kapılarını aralarken, Osmanlı devletinde Sened-i İttifakın böyle bir işlevi olmamıştır. Bu işlevsel farklılık, Batı-Batı-dışı ayrımı bağlamında, Avrupa ve Osmanlı-Türk toplumunun merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ile yerel yönetim-kent yapılanmalarının ortaya çıkıp, gelişmesinde önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Ahmet Davutoğlu ise böyle bir karşılaştırmayı anlamsız bulmaktadır. Buna göre, iki farklı sosyal, siyasî ve ekonomik birikime sahip iki toplumda yaşanan iki tarihî olgu arasında asırları aşan bir mukayese zemini oluşturmaya çalışmak ancak ve ancak böylesi bir zemini anlamlı kılacak büyük ölçekli bir teorik çerçeve ile mümkündür. Halbuki bu tür mukayeseler genellikle evrenselliğine inanılan bazı olguların büyük genellemelerle her toplumda farklı dönemlerde tezahür ettiği varsayımından kaynaklanmaktadır. Bu ise önyargılı ve yanlış sonuçlara yol açmaktadır.

    XVIII. yüzyıl, Avrupa\'da orduların, malîyenin ve yönetimin modernleştiği, merkeziyetçi yönetimin güçlendiği bir dönemdir. Başka bir deyişle sanayi devrimi sonrası sanayi toplumu özelliklerinin yaygınlaştığı bir zamanı anlatmaktadır. Aynı zamanda bu dönem, Osmanlı ülkesinde geri kalmışlığın, Avrupa\'nın ortaya koyduğu farkın farkına varıldığı bir döneme rastlamaktadır. Bu farkı kapatma gibi bir dış saikle, mozaik toplum yapısı, sürekli gerileme gibi iç saikler birleşince Osmanlının da merkeziyetçi bir yönetim yapılanmasına gitmesi kaçınılmazdı. Merkeziyetçi, bürokratik, otokratik ve Batıcı nitelikleri içeren bu reformlar yapılırken Osmanlı Devleti bir yandan da adem-i merkeziyetçi sayılabilecek bazı uygulamalara gidiyordu. İlber Ortaylı bunu merkeziyetçilik çağında yerel yönetimin gelişmesi gibi paradoksal bir içerikle ifade ediyor. Ona göre, “Türkiye\'de yerel yönetim geleneği modern merkeziyetçilikle yaşıttır denebilir. Uzun bir tarih içinde gelişen ve endüstri çağının idarî merkeziyetçilik döneminde kabuk değiştirerek, yeni koşullara uyum sağlayan Avrupa\'daki yerel yönetimin tersine ülkemizde yerel yönetim; Bab-ı ali, imparatorluğu etkin bir biçimde kontrol etmeye giriştiği ve kısmen bunu başardığı bir dönemde doğdu. Bu gücün maddi temelleri çoktan oluşmaktaydı ve tüm imparatorluğun idarî yapısı, bu gelişen maddi temele göre önemli bir değişim geçirmekteydi.

    Teknik ve ulaşım ağı vasıtasıyla merkeziyetçiliğini artırmaya çalışan Osmanlı devleti başta taşra eşrafı olmak üzere yerel güçlerin açık ve gizli tepkisi ile karşılaştı. Eski otoritesini kaybetmekten korkan taşra eşrafı ilk anda direnişe geçmişti, ancak, yeni idarî örgütlenme ilerledikçe, bu sefer de idare meclislerine ve benzer organlara üye olup, nüfuzlarını sürdürme imkanını elde etmekte gecikmediler Belediye idarelerinin kurulmasını da, reform hareketlerinin bu genel niteliği içinde değerlendirmek gerekir."Merkeziyetçiliği arttırmak isterken ortaya çıkan bu adem-i merkeziyetçi nitelikte bu yerel yönetim uygulaması Osmanlı yerel yönetimlerini Batı Avrupa yerel yönetimlerinden ayıran önemli özelliklerden biridir.

    Yerel yönetim kurumlarının ilk örneği sayabileceğimiz Muhassıllık Meclisleri, memleketin durumuna göre verginin tespit, tevzi ve peşin tahsilini yapacaktır. “Bu meclislerde muhassılın yanına merkezden atanan iki katip, o memleketin hakimi, asker zabiti ve ileri gelenlerinden dört kişi bulunacaktı. Gayri müslim ahalinin bulunduğu yerlerde metropolid veya hahambaşı da yer alacaktı. Muhassıllık meclisleri, esas itibariyle merkezî idarenin taşradaki organları olmakla birlikte buraya yerel halkı temsilen bazı önderlerin seçimle veya tayinle girmeleri yerel yönetimin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu meclislerin merkezî idareden ne özerklikleri ne de hukukî kişilikleri vardı. Merkezî idareye rağmen ve ona karşı da değillerdi., onların varlıkları merkezî idarenin tasarrufuna bağlıydı. Temel işlevleri de merkezin iktidarında olan malî konulardı ve merkez adına iş yapıyorlardı. Fakat yine de yerel temsilcilerin hukukî bir düzenlemenin bir sonucu olarak burada yer almaları, kendi varlıklarını kabul ettirmeleri, bir bakıma siyasal katılmayı gerçekleştirmiş olmaları, ortak idarî ve siyasal konularda kanaat beyan etmeleri ve iradelerini kullanmaları yerel yönetime gidişte önemli bir aşama olarak kabul edilebilir.”[xvii] Bu konuda İlber Ortaylı da, bu tür girişimlerin Türkiye\'de yerel yönetim geleneğinin çekirdeği sayılması gerektiğini vurgulamaktadır.

    Yine, Birgül Güler ise, Osmanlı Devletinin muazzam devlet geleneğinin, 1840\'lı yıllardan başlayarak tutarlı, işlek ve güçlü bir yerel yönetim sisteminin oluşmasını kolaylaştırdığına dikkat çekmektedir. Buna göre fermansız, yönetmeliksiz bir tek adım atılmayan bir devlet yapısı içinde yerel meclisler, yerel çıkar grupları ile yerel ve merkezî bürokrasi arasındaki ilişkileri güçlendirmiş, pekiştirmiştir. 1840\'da kurulan yerel meclisler, Güler\'e göre, feodal rantın merkezi-feodal devlet ile yerel feodal beyler arasında yeniden bölüştürülmesinin aracı olarak ortaya çıkmıştır. Feodal rantı yeni bir biçimde bölüşmek gibi bir amaç, kaçınılmaz olarak geleneksel egemenlik ve yönetim araçlarından vazgeçmeyi içerir. Bunun anlamı, geniş üretici kitleler üzerinde güç ve otoritenin yasallaştırılmasını sağlayan mütesellim, voyvoda, resmi ayan, mültezim gibi unvanları ile birlikte meşru otoritelerinden yoksun kalan kesimlere, ayrıcalıkları bu kez bireysel değil, sınıf olarak kullanmak üzere meclis üyeliği statüsü vermiştir. Ayan ve eşraf bu ayrıcalığı, iltizam sisteminin geri gelmesiyle olabilecek en etkin biçimde kullanmıştır. Zaten, yerel meclislerin temsil tabanı da yalnızca ayan ve eşrafı, bunun da en üst kesimini kapsayacak kadar dar tutulmuştur.

    Muhassıllık meclislerini Türk yerel yönetimlerin ilk çekirdeği olarak gören ancak aynı bağlamda ortaya konan bu tespitler üç noktayı aydınlatmaktadır. Birincisi, Osmanlı devleti bu düzenlemeleri, adem-i merkeziyetçilik olsun diye değil günün şartlarının zorlamasıyla geldiği noktada duyduğu bütüncül reform ve çıkış arayışlarının bir parçası olarak yapmıştır. Tam aksine bu dönem Osmanlı devletinin kendini en çok merkeziyetçi olmak zorunda hissettiği bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Tanzimat fermanı ile ilan edilen ilkeler, merkezileşme sürecinin önünde büyük bir engel oluşturan mevcut sosyal, siyasal ve idarî yapı ve işleyişe bir müdahale niteliğini taşımaktadır. Bu anlamda yerel meclisler, merkezîleşirken adem-i merkezileşmeye beşiklik etme noktasına denk düşmektedir. Burada yapılabilecek ikinci tespit ise, bu uygulamanın başlangıç itibariyle bile Türk yerel yönetimlerinin Batıdaki yerel yönetimlerden ne denli farklı ekonomik, sosyal, siyasal ve idarî şartlarda ortaya çıktığını görmemize ilişkindir. Konuyla ilgili üçüncü tespit ise Tanzimat hareketinin kapsamı ve boyutları ile ilgilidir. Eğer Tanzimat uygulaması, temel toplumsal ilişkilere müdahale etseydi, diğer bir deyişle yerel meclislerin temsil ettiği taban tüm toplumsal kesimlere yaygınlaştırılabilseydi durum ne olurdu. Böyle bir oluşum çerçevesinde yerel yönetimler mevcut saltanata karşı sosyal- siyasal bir muhalefetin odağı haline gelebilir miydi? Bu sorunun cevabı olmamakla birlikte, eğer bu olsaydı Türk yerel yönetim geleneği ve Batı tipi yerel yönetimler arasındaki karşılaştırmalara ilişkin daha ilginç ve benzer açıklamalar yapma imkanı olabilirdi.

    Tanzimat ve sonrasında merkeziyetçilik- adem-i merkeziyetçilik dinamiklerine ilişkin bu açıklamalardan sonra Tanzimat\'ın genel olarak yönetim yapısında ortaya çıkardığı değişiklikleri, modernleşme kavramını da içerecek biçimde ele alabiliriz. Çünkü Tanzimat, sosyal, malî, siyasî ve idarî yönleriyle oldukça geniş bir düzenlemeyi beraberinde getirmektedir. “Tanzimat, Osmanlı devletinde ve toplum hayatında yaklaşık iki yüz yıldan beri süregelen reform ya da ıslahat ihtiyaç, eğilim ve girişimlerinin tatbikata intikal etmiş önemli bir aşamasını oluşturmaktadır. Tanzimat\'a gelindiğinde, Osmanlı reform hareketi, öncekilerden farklı olarak, nitelik yön, hız ve kapsam bakımından büyük bir değişiklik gösterdi. Bu reform hareketi, kendi dönemiyle sınırlı kalmadı, I. ve II. Meşrutiyet rejimlerini, birçok fikrî ve siyasî hareketi ortaya çıkardığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti\'nin temelini oluşturan kurum ve fikirlere de kaynaklık etti. Bunu belediye ve il özel idaresinden, Sayıştay ve Danıştay’a, Bakanlıklardan memur rejimine kadar genişletmek mümkündür.

    Merkeziyetçilik ve bürokratikleşme, Tanzimat\'ın yönetim anlayışının temel özelliğini meydana getirir. Bu nitelikler uygulamada büyük sıkıntıları da beraberinde getirmiştir.”XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda merkeziyetçi devlet felsefesi ve eğiliminin egemenliği açıkça görülebilmektedir. Modernleşme bürokratik örgütlerin büyümesini hızlandırmakta ve devlet faaliyetlerindeki uzmanlaşma, merkezde ve vilayetlerdeki örgütlerde şubeleşmeyi beraberinde getirmektedir. Merkezi hükümet sanayiden eğitime kadar hayatın her alanını düzenleme eğilimindedir. Tanzimat dönemi, idarî modernleşme ihtiyacının şiddetle hissedildiği bir yüzyılıdır. Bu idarî modernleşme ise kaçınılmaz olarak, hukukî, kültürel, siyasal ve sosyal değişmeyle birlikte gelişmiştir. “Tanzimat\'ta yenileşme, Avrupa modeline göre tek bir değişme çizgisi izledi. Bu dönemde Batılı kurum ve sistemlerle, geleneksel Osmanlı kurum ve değerleri uzlaştırılmaya çalışıldı ve zaman zaman da mücadele etti. Bu durum, ikili kurumsal yapıyı ve değerler sistemini ortaya çıkardı.” llber Ortaylı, bu ikili yapının oluşması ve mücadele sürecinin içeriğini imparatorluğun en uzun yüzyılı olarak ifade etmektedir. Çünkü o yüzyılda Türk toplumu en önemli dönemini geçiriyordu. Bütün yaşam biçimini, alıştığı teknik altyapıyı bir şekilde değiştirmek, kendini değişen dünyaya uyarlamak zorundaydı. Ancak, bu tarihî değişimi en sancılı şekilde geçiren sadece biz değildik. İngiltere\'nin Sanayi Devrimi diye adlandırdığı dönemde, köyler boşaltılmıştı. İnsanlar yollarda ölüyorlardı. XIX. yüzyılın Londra\'sı bizim Tanzimat\'çıları korkutmuştur. Bunun bir de, Batı medeniyetinin Osmanlı insanını ikna edememiş olması yönü vardır. İkna olamamıştı ve ikna olması için şartlar da yoktu. Tamam Avrupa medeniyeti, buhar, kuvvetli, donanımlı ordular, zenginlik demekti... Ama bunun arkasında da kapitalist değişimin sancıları, her şeyin yıkıldığı bir Avrupa vardı. Bu, geleneksel toplumları, onun dinginliğini ürkütüyordu. O günün Doğulusu Avrupa\'dan çekinen insan, bugünün Doğulusu ise intibak eden. Bu analiz aslında ekonomik dönüşüm sürecinin, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş aşamasında, Batı ve Batı-dışı toplumların görünümünü ve temel niteliklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Tanzimat, bu noktalarda farklılıkların, niteliklerin, değişim ve dönüşümlerin net bir şekilde gözlemlenebileceği bir zaman dilimini içermektedir. Tanzimat, Osmanlı-Avrupa ilişkilerinde yeni bir evreyi simgelemektedir. Önceki ıslahat hareketleri, Osmanlı devletinin kendi yönetim ve medeniyet anlayışının bir eseri olarak gerçekleşmekle birlikte Tanzimat, Batılılaşmanın bir eseridir; Avrupa kültür ve medeniyetinin etkisinin daha fazla kendini hissettirdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu anlamda Tanzimat, ekonomik dönüşüm süreci bağlamında, Batı toplumlarının Batı-dışı toplumlar içinde yer alan Osmanlı devleti karşısında farklılaştığı ve bununla birlikte öne geçtiği bir dönemi işaretlemektedir. Diğer bir deyişle öncesi de bulunan bir değişim süreci, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş anlamında ve Batı-Batı dışı ayrımı bağlamında, gözle görülür hale gelmiştir. Bu görünüm birtakım nitelikler ve özelliklerle ortaya çıkmış ve Osmanlıdan Cumhuriyete bir çizgi oluşturmuştur.

    Merkeziyetçi ve bürokratikleşmenin yanında, reformcu ve inkılapçı bir nitelik taşıması, Tanzimat\'ın en önemli özelliklerindendir. “Ülkemizde bilhassa bürokratik reform anlayışının arkasında yatan varsayım XVIII. yüzyıldan beri Osmanlı-Türk aydınının düşüncesini belirleyen modernleşme sürecine ilişkin kavram çerçevesinde yatmaktadır. Söz konusu yaklaşım, modernleşmeyi Batılılaşma, batılılaşmayı da Batının belirli bazı kurumlarını alarak onlara benzeme olarak kabul etmiştir. Bu Türkiye\'ye özgü bir sorun değildir ve hemen bütün azgelişmiş ülkelerde benzer tutumlara rastlanmaktadır. Ancak, Osmanlı-Türk devletinde modernleşme sürecinin başlangıcının Lale Devrine kadar uzandığını ve modernleşmenin Batı toplumlarının bazı kurumlarını aktarmak ile eş anlamlı tutulmasına karşın eleştirilerin ancak İkinci Dünya Savaşı\'ndan sonra yoğunlaştığını göz önünde tutarsak konunun ülkemiz açısından taşıdığı önem daha iyi anlaşılır.”

    Türk toplumu açısından modernleşmeyi Lale Devrine kadar dayandıranların başında Mümtaz Turhan gelir. Ona göre, Lale Devrinden II. Mahmut dönemine kadar geçen süre serbest kültür değişmeleri olarak ele alınabilir. II. Mahmut döneminden sonra cumhuriyete kadar sürüp giden merhaleyi de mecburî kültür değişmeleri kategorisinde değerlendirilebilir. Turhan, bu iki dönem arasında kalan III: Selim dönemini ise geçiş dönemi olarak nitelendirmektedir. Kültürel anlamdaki bu yaklaşım, siyasî-idarî değişimle de yakından ilgilidir. İlber Ortaylı\'ya göre de Osmanlı modernleşmesi Tanzimat devriyle sınırlanamaz, daha eskiye uzanan bir olgudur. Yine Osmanlı modernleşmesi, otokratik bir modernleşmedir. İç ve dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar sürükledi. İmparatorluk genç Cumhuriyete parlamentarizm, siyasal parti kadroları, basın gibi siyasal kurumları miras bıraktı.

    Osmanlının Islahat hareketlerinin bu otokratik niteliğinin bir yönünü de reformcu ve inkılapçı bir özellik taşıması oluşturmaktadır. “Siyasî-idarî değişme, beşerî yönlendirmenin bir eseri olarak yönetimden halka empoze edilen bir süreç izlemiştir. Halkın, bu hareketlerde aktif bir rolü yoktur. Bütün yenilik hareketleri gibi, haklar ve özgürlükler de tepeden gelmiştir. Bunlar tepeden bir ihsan olarak verildiği için, yine tepeden kolayca geri alınabilmektedir. Türkiye\'de hak ve özgürlükler için mücadele etme kültürü gelişmemiştir. Oysa Batı\'daki idarî-siyasî değişiklikler, halktan yönetime doğru intikal eden bir etkinin ve mücadelenin sonucudur.”Osmanlı toplumsal ve siyasî-idarî örgütlenmesiyle batı toplumlarında ortaya çıkan yapılanmalar arasındaki fark yalnızca bununla sınırlı değildir. Metin Heper bu farka dikkat çekerken patrimonyal niteliği öne çıkarmaktadır. O’na göre Türk kamu bürokrasisinin bürokratik yönetim geleneği, Osmanlı patrimonyal geleneğinin devamıdır. Şerif Mardin\'e göre ise, Batıda ortaçağ toplumunu ayırt eden patrimonyalizm ve feodalizm ilkelerinden Türkiye\'de en ağır basan ilke patrimonyalizm olmuştur. Hatta daha da ileri gidilerek, kuruluşundan az sonra, patrimonyal bürokrasi çizgilerinin Osmanlı devletinin en ayırdedici yönü olarak belirdiği söylenebilir.

    Yine Mardin\'e göre, Osmanlı devleti, hem Machiavelli, hem de Montesquieu\'nin, doğu istibdadı ile Batı feodalizmi arasındaki ayrılığı meydana getiriyor diye gördükleri ara tabakalardan yoksundu. Hegel\'in medenî toplum diye adlandırdığı o temel yapı unsurundan, merkez hükümetinden bağımsız olarak işleyebilen ve mülkiyet haklarına dayanan toplum bütünü burada görünmüyordu. Bu fark Batı Avrupa toplumları ile Osmanlı-Türk devleti de dahil olmak üzere Batı-dışı toplumları ayıran önemli bir özelliktir ki bunun sonuçlarını yönetim yapısından yerel yönetim-kent anlayışına ve siyasal örgütlenmelere kadar geniş bir alanda görebiliriz.

    Sayılan nitelikleriyle Tanzimat döneminin değişim sürecindeki en önemli aracı bürokrasi olmuştur. Bu değişim süreci, toplumu yönlendirme aracı olarak bürokrasi ve yeni kuralların devreye sokulmasını gerekli kılmıştır. Metin Heper\'e göre, “Osmanlı-Türk devletinde bürokrasi yakın zaman kadar bir statü elit tipinde görünmüştür. Osmanlı Devleti’nde modernleşme süreci içinde ve özellikle Tanzimat\'tan itibaren, malî ve diplomatik işlevlerin önem kazanması ile sivil bürokrasi siyasal karar mekanizmasında mühim rol oynamaya başlamış ve bu mekanizmanın kurumlaşması bir takım kurullar vasıtasıyla yapılmıştır. Bürokratlardan kurulu bu kurullar adeta yasama görevi görmüşlerdir. I. ve II. Meşrutiyet devirlerinde askerî bürokrasi ile bir oligarşi teşkil eden sivil bürokrasi Birinci Cumhuriyette siyasal-bürokratik elitin önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Daha doğrusu, bürokrasinin üst basamakları ile siyasal elit kaynaşmıştır.” Bu yapı, Tanzimat\'tan Cumhuriyete bir çizgi niteliğinde kemikleşmiş ve Türk siyasî-idarî hayatında oldukça etkin ve belirleyici bir rol oynamıştır. Bu etki alanını, merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkilerinden, kapitalizmin-liberalizmin gelişmesine ve demokrasi anlayışı ve uygulamasından yerel yönetim-kent yapılarına kadar geniş bir yelpazede ele almak mümkündür.

    Tanzimat\'la belirginleşen Osmanlı modernleşme süreci, tepkileri ve destekleri içeren birçok fikir akımı ve hareketin doğması gerçeğini de beraberinde getirmiştir. Merkeziyetçi bir nitelikte yürütülen resmî batılılaşma politikası ya da modernleşme hareketini başlatan Tanzimat sürecine, ülkenin tüm siyasal, kültürel ve bilimsel etkinlik, hak ve özgürlüklerini hem kullanan, hem de temsil eden başkentte önemli bazı tepkiler gelmiştir. Bu tepkileri, Tanzimat\'tan Cumhuriyete uzanan niteliğiyle, merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ilişkileri açısından ele almak gerekir. Çünkü bu iki çizgi, Türkiye Cumhuriyetinin, özelde merkeziyetçi ya da adem-i merkeziyetçi niteliği, genelde ise siyasî-idarî yapısının oluşmasında doğrudan etkili olan bir sürekliliği içermektedir.


     

     

    BiR-DOST - 28.12.2010 - 11:08
  2. II- TANZİMAT\'TAN CUMHURİYET\'E İKİ TEMEL ÇİZGİ

    Tanzimat\'la birlikte belirginleşen ve Cumhuriyet dönemine uzanan iki temel çizgiyi anlayabilmek için önce, Tanzimat\'la birlikte ortaya çıkan fikir akımlarına ve örgütlenmelerine kısaca bakmak gerekir. Ayrıntıları ve iç içe geçen niteliğiyle konumuzun dışında kalmakla birlikte, özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi anlayışları, bunların siyasî-idarî sitem içinde edindikleri yeri ve dolayısıyla Tanzimat\'tan Cumhuriyete yerel yönetim anlayışını, merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi yapılanmaları daha iyi anlayabilmek için kısaca bunlara değinmekte yarar vardır.

    Tanzimat\'la birlikte Osmanlı başkentinde öncelikle iki tepki ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi Yeni Osmanlılar hareketidir. “Yeni Osmanlılar, tıpkı Tanzimat bürokratları gibi Tercüme Odası veya Batılı eğitim kurumlarında yetişmiş olan ve Tanzimat\'ı birçok açıdan yetersiz bularak eleştiren aydınlardan oluşmuştur. Yeni Osmanlılar, Tanzimat\'çıların sömürü olgusunu anlayamadıklarını, Batıya maddî ve manevî olarak bağımlı bir sınıf oluşturduklarını ve sınıf içgüdüsüyle davrandıklarını, kendi kültürlerini ihmal ettiklerini, buna karşılık ise ancak yüzeysel anlamda Batılılaştıklarını söylemekte, eleştirilerini bu alanlarda yoğunlaştırmaktadırlar. Meşveret ilkesini öne çıkaran Yeni Osmanlılar bu ilkeye dayanarak meşrutiyetçi bir yönetimin gerçekleştirilmesi için mücadele etmişlerdir.

    Yeni Osmanlılar hareketi Tanzimat\'ın açtığı yolda, ancak Tanzimatçıların mekanik bir sistem transferi anlayışına dayalı Batıcılıklarına karşı daha bilinçli bir Batılılaşmayı, İslami temeller üzerinde evrimleştirilmesi gereken ve Osmanlı paradigmasını dikkate alan ama yine de sistemli olmayan bir anlayışı savunmaktaydılar. O nedenle genelde Osmanlıcı diyebileceğimiz bir siyasal birlikçiliği amaçladılar. Yeni Osmanlılar hem Batıyı, hem de Osmanlı merkeziyetçiliğine bağımlılıklarını sürdürdüler.” Bu arayış ve çatışmalar gelecekte, sözü edilen bu çelişkili durum üzerinde belirginleşecektir. “Ancak, Batılılaşma tarihimizde en önemli hareket olarak ortaya çıkan Yeni Osmanlıların hürriyet eksenli bir çerçevede imparatorluğun toplumsal yapısındaki bozulmaya daha çok yönetilenler açısından yaklaşması önemli bir yeniliktir. Yeni Osmanlı hareketinin oluşumunda Tanzimat paşalarının, temsili yönetime önem vermemelerinin önemli bir payı vardır. Yine de Osmanlı modernleşme sürecinde ortaya çıkan Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler gibi daha çok Batılı eğitim görmüş aydın tabakanın tüm aktivist çabalarına karşın, Osmanlı düzeninde var olagelen merkez-çevre ayrımı giderilememiştir.” Merkez- çevre ayrışması, önceki dönemin yapıştırıcı fonksiyonu gören din, ulama gibi unsurlarının etkinliğinin azalmasıyla modernleşme sürecinde daha da belirginleşmiştir. Bu ayrılık, İttihat ve Terakkinin teorisyenlerinden Ziya Gökalp tarafından formüle edilen Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık ayrışmasının son tahlilde, özellikle İttihat ve Terakki vasıtasıyla, Batıcılığın galibiyeti biçiminde yeni Cumhuriyete aktarılmasıyla daha da net bir görünüm almıştır.

    Düşünce ve eleştirilerinde belirli bir homojenlik bulunmayan Yeni Osmanlılar hareketinin en önemli özelliği, Tanzimat\'tan Cumhuriyete uzanan anlayış ve yapılanmalarda ana faktör olan, Jön Türkler ve sonrasında ortaya çıkan İttihat Terakki hareketlerini beslemiş olmasıdır. İlber Ortaylı\'ya göre Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler ayrımı zamanlama kadar ideolojilerin ve örgütlenmelerin ve eylemin niteliğini belirleyen çizgiler açısından da gerekli, doğru bir ayrımdır. Grubun içinde ideolojiden çok ideolojilerin bulunduğu Yeni Osmanlıların düşünceleri, anayasacı liberalizmin çizgilerinden modernist İslamcılığa, hatta olgunlaşmış bir Türkçülüğe ve sosyalizme kadar çeşitli görüşleri içeren renkli bir yelpaze oluşturur. Bu anlamda onlar toplumda yeni bir arayışı başlatan aydınlar olmuşlardır. Sina Akşin\'e göre ise, pek çok şeyi birden temsil etmek durumunda olan bu düşünürlerin hepsinde, "Bu devlet nasıl kurtulur? Kaygısı egemen durumdaydı.

    Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan iki temel çizginin asıl olarak billurlaşmasını sağlayan ise, Jön Türkler ve sonrasında İttihat Terakki olarak somutlaşan harekettir. Şerif Mardin\'e göre, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlıdaki istibdada karşı yönelen ilk hareket olmamıştır. Bu cemiyetin tarih içindeki kökleri Yeni Osmanlılar hareketine dayanır. İki grup arasındaki ilişki yalnız amaçlarının birleşmesinden değil, fakat İttihat ve Terakki Cemiyeti\'nin Yeni Osmanlılar hareketine dahil olmuş kimselerden yararlanması, sosyal desteğini bir kuşak önce belirmiş sosyal kıpırdanmalardan alması ve 1860\'larda üretilmiş bir ideolojiyi kendine şiar edinmesinden doğuyordu. Bu birikimli etkileşim süreci Jön Türkler içinde daha da net çizgilere ayrılacak ve nihayetinde 1902 Jön Türk kongresinde iyice billurlaşacaktır. “Kongrede azınlıklarca desteklenen Sabahattin ve Lütfullah Beylerin özgürlükçü bir devrim için Batılı ülkelerin Osmanlı devletine müdahalesini savunmaları cemiyeti ikiye böldü. Prens Sabahattin taraftarları Osmanlı Hürriyet Perveran Cemiyeti adında yeni bir örgüt oluşturdular. Ahmet Rıza ve yandaşları ise İttihat ve Terakki Cemiyetini oluşturarak Şura\'yı Ümmet adlı bir gazete çıkardılar. Prens Sabahattin kanadı bölgesel özerklik, yerinden yönetim, bireysel girişim ve kişisel özgürlükleri savunurken; ittihatçı kanat merkeziyetçi, Türkçü, seçkinci ve otoriter bir anlayışa sahiptiler ve Alman Friedrich List\'in millî iktisat düşüncesini savunmaktaydılar. Oysa Sabahattin kanadı İngiliz iktisadî görüşü olan serbest (liberal) ticaret anlayışına sahiptir.

    Her iki kanatta meşrutiyetçi ve laik eğilimlere sahiptirler. İslam birliği düşüncesini reel politik açısından uygun bulmazken, bir sosyal gerçeklik olarak İslamiyet\'in varlığını teyit etmektedirler. O nedenle birinci planda imparatorluk güçlendirilmeli ve halkı cehalet ve sefalete düçar eden müstebit yönetim tasfiye edilmeliydi. Prens Sabahattin\'in eleştirileri ve programı daha kuramsal ve derinlikli analizlere dayanırken, ittihatçı kanadın eleştirileri tepkisel ve sistemin özünden ziyade Abdulhamit ve kadrolarını tasfiyeye yönelikti. Her iki kanatta ulusal bir burjuvazi yaratılması hususunda hemfikirdiler. İngilizler de uzun vadeli bir politika olarak bu fikri desteklemektedir. Sömürülerini ülkedeki siyasal iktidara dayandırmaya çalışan Almanlara karşı İngilizler ulusal bir burjuvaziye dayandırılacak bir sömürü yönetiminin daha rasyonel ve verimli olacağı inancındaydılar.”İşte bu niteliklerde ortaya çıkan bu iki kanadın farklı görünümlerdeki uzantıları yeni Cumhuriyetin yapılanması ve oluşumunu da belirlemiştir. Ancak burada bir noktanın altını çizmek gerekir. Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bu iki temel çizgi, İttihat ve Terakkinin öne çıkması ve Cumhuriyete geçişle birlikte daha belirgin hale gelecek diğer bir deyişle yakın tonlarını da içerir duruma gelecektir. Ekonomik ve siyasî yönü ağırlıklı bu belirginleşmeyi Emre Kongar, “devletçi-seçkinci ve gelenekçi-liberal” kavramlaştırması ile daha geniş bir perspektiften ele alıyor. Merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ile yakından ilgili bu yaklaşımı Cumhuriyet dönemi ile ilgili başlıklarda ele alacağız. Burada, ekonomik, siyasî ve idarî bütün yönleriyle Osmanlı\'dan Cumhuriyete uzanan, merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik anlayışlarını ve pratiğini etkileyen bu iki temel çizgiyi iki alt başlık altında biraz daha yakından görmekte yarar vardır.



    A) Prens Sabahattin, Teşebbüsü Şahsi- Adem-i Merkeziyet Düşüncesi ve Liberal Gelenek

    İttihat ve Terakki ile ilgili bilgiler sunulurken belirtildiği üzere, hem devletçi-seçkinci hem de gelenekçi-liberal cephe, ağırlıklı olarak Yeni Osmanlılar, Jön Türkler çizgisinde ortaya çıkan hareketler içinden gelmişlerdir. Meşrutiyetçi ve laik eğilimler açısından ortak paydayı paylaşan bu iki grubun farklı unsurları da içerir hale gelmesi asıl olarak Cumhuriyetle birlikte ağırlık kazanmıştır.

    Bu iki gruptan liberal cephe ile adı özdeşleşen Prens Sabahattin, Emre Kongar’a göre, Birinci ve İkinci Meşrutiyeti hazırlayan ve Osmanlı devletinde muasır ihtiyaçlara göre ıslahat yapılamasını isteyen inkılapçılar ve ihtilalciler[xxxvii] anlamında Jön Türkler içinde liberal görüşlerin savunuculuğunu yapmıştır. Prens Sabahattin\'in Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti\'nin 1906 yılında yayınlanan programı şöyleydi; “Siyasî ıslahat yapılarak yerinden yönetim sağlanacaktır. Vilayet meclisi üyeleri halk tarafından seçilecektir. Merkezde halk tarafından seçilecek bir meclis teşkil edilecektir. Osmanlı halkının hak eşitliği sağlanacaktır. Yerel yöneticiler halkın nüfus dağılımına uygun olarak, farklı etnik ve dinî oranlara göre seçilecektir.”[xxxviii] Bu bağlamda faaliyetlerde bulunan Prens Sabahattin\'in düşünceleri, bir hürriyet teorisi niteliğindeydi. O, devletten bağımsız olarak kişilerin kendi kişisel yeteneklerini kullanabilmeleri anlamında teşebbüs-i şahsilik düşüncesini ve devlet yönetiminde adem-i merkeziyet talep eden liberal fikirleri savunmaktaydı.

    Anahatlarıyla bu düşünceleri savunan Sabahattin, Şerif Mardin\'e göre, görüşleriyle gerçekten hayatımızın en derin köklerine dokunmuş ve bu bakımdan kendi kendini eleştirmeyi ancak yüzeysel bir anlamda anlayanları rahatsız etmiştir. Gerçek şudur ki, Prens Sabahattin, bazılarınca, toplum tabularımıza dokunduğu için beğenilmemiştir. Prens Sabahattin\'in fikirleri çerçevesinde meydana gelen polarizasyon un yararlı yanı bizzat kendi toplum tabularımızın üzerine ışık saçmasıdır. Zararlı yönü, onun fikirlerini yakından incelememiş olanlar arasında Prens Sabahattin aleyhtarlığının veya taraftarlığının siyasî bir vaziyet alışa tekabül etmesindendir. Bununla birlikte onun düşüncelerini meydana getiren unsurları birbirinden ayırt eden olmamıştır. Burada bu unsurları ayırt edecek olursak, bir insan ideali, bu insan idealini gerçekleştirecek bir eğitim teorisi, bu insan idealine uygun bir toplum tasavvuru ve mevcut toplumların yapısını tahlil etmeye yarayacak bir toplum tahlil yöntemi gibi başlıklarla karşılaşırız. Bu başlıklarla ele alınabilecek içtimaî ve iktisadî düşünceleriyle Prens Sabahattin, Cengiz Çağla\'ya göre özgün bir konuma sahiptir. Türk aydınının genel nitelikleri olarak sayılabilecek devletçilik, bürokratlık, seçkincilik ve aktarmacılık özelliklerinin Prens Sabahattin için de geçerli olduğunu söylemek oldukça zordur. Bu farklı nitelikleridir ki onu Tanzimat\'tan Cumhuriyete uzanan devletçi-seçkinci gruptan ayırmış ve liberal bir geleneğin başlatıcısı olarak anılmasını sağlamıştır.

    Prens Sabahattin’e göre, Osmanlı devletinin içinde bulunduğu durumu, bir yönetim sorunu değil, bir yapı sorunudur ve bunun çözümlenmesi gerekmektedir. Bu da ancak, Science Sociale gözüyle toplum yapısını incelemekle mümkün olabilecektir. “İlk defa var olan sorunu değişik bir yaklaşımla ele alan Sabahattin Bey, çözüm yolu olarak, Osmanlı toplum yapısının göz önünde bulundurulmasını ve bu yapı içinde bir çözümleme yapılmasını önermektedir. Onun bu bağlamda ortaya attığı idarî adem-i merkeziyet düşüncesi İttihat ve Terakki grubunca siyasî adem-i merkeziyet olarak algılanacak ve tepkilerin odağı haline gelecektir. Yine ona göre, bütüncü toplumlarda toplumsal yapı gereği merkeziyetçi yönetimler egemendir. Merkeziyetçi yönetimlerde bürokrasinin, gelişmeyi köstekleyici bir rolü vardır. Yerinden yönetimin gerekli olduğunu ileri süren Prens Sabahattin, neden olarak da şunları söylüyor; Onsuz, memleketimizi imar kabil olmadıktan başka, bir vilayetteki idare usulünün diğerinde aynen tatbiki imkansızdır. Ona göre, merkeziyet yönetimi özgürlükleri kısıtlamakta, çoğunluğun azınlıkça baskı altında tuttuğu ve girişimciliğe yönelik hareketlerin engellendiği bir ortam oluşturmaktadır. Bunu şöyle ifade ediyor; merkeziyet demek, hürriyeti inhisara almak, ekseriyeti ekalliyete çiğnetmek, teşebbüs fikrini kahretmektir.”

    Yönetimle ilgili bu düşüncelerinin yanında Sabahattin, ekonomik, sosyal, siyasal ve idarî olmak üzere her alanda bireyci kişilik özelliklerini taşıyan bireylerin yetiştirilmesini savunmaktadır. Son tahlilde Osmanlı toplumunun kurtuluşunu da buna bağlamaktadır. “Prens Sabahattin, Türk aydınının tepeden inmeci niteliğine karşı toplumsal düzeyde daha derinden gelecek değişimi savunmuş, bu anlamda demagog siyasetçiden çok, bilim adamı, reformcu gözüken bir idare-i maslahatçıdan çok radikal bir devrimci olmuştur. O, bürokrasinin egemen olduğu düzende anti-bürokrat, memurların baştacı edildiği devirde zihniyet olarak memurluğa muhalif, herkesin devletçi olduğu bir dönemde özel teşebbüsçü ve neredeyse herkesin merkeziyetçi olduğu bir çağda adem-i merkeziyetçiydi.”

    Bütün bu düşünceleriyle Prens Sabahattin\'le Jön Türklerin bir kısmı arasında- merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik- kopan fırtınanın en mühim yönü, Şerif Mardin\'e göre, içtimaî ve iktisadî bir meseleydi. İşte bu içtimaî ve iktisadî görüş farklılıkları nedeniyledir ki, 1908\'de İkinci Meşrutiyet getirilir ama, İttihat ve Terakki ile Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri arasındaki uyuşmazlık da iyice artar.

    Bu uyuşmazlık, gelişen siyasal olaylara da paralel olarak daha da kalınlaşan çizgiler halinde genç Cumhuriyet tarafından da tevarüs edilecektir. Bu iki temel çizgiden ikincisini ise, hem siyaseten hem de son tahlilde askerî olarak güçlü bir konuma gelen ve o dönemde İttihat Terakki ile temsil edilen devletçi-seçkinci grup oluşturmaktadır. Bunların görüşlerinin temeli ise ağırlıklı olarak millî iktisat-millî burjuvazi düşüncesine dayanmaktadır.



    B) Millî İktisat- Millî Burjuvazi ve Devletçi-Seçkinci Gelenek

    Osmanlı’nın son döneminde liberal düşünce ve oluşumlar aynı zamanda zıt oluşumları da besleyici bir nitelikte gelişiyordu. Yine bu gelişme o dönemin karışık siyasî gelişmeleri ile de bir paralellik arzediyordu. Prens Sabahattin\'in temsil ettiği liberal düşünce ve anlayışlar yaygınlaşırken İttihat ve Terakkinin siyasal faaliyetleri ve ağırlığı da giderek artıyordu.

    Osmanlı\'da liberalizmin kökeni ve oluşumu Batı toplumlarından oldukça farklıdır. “Batı\'da liberal düşünce uluslaşmayla koşut olarak gelişmiş, yüzyılların ortaya koyduğu toplumsal dönüşümlerin bir ürünü olarak belirmişti. Oysa Osmanlı\'da liberalizm, aydın kesimin Batı\'dan esinlenerek benimsediği soyut bir kavramdan öteye geçememiştir. Batı\'ya olan özlem düşünüş biçimlerine de yansımış, Batılılaşmak için liberalleşmek gerekli görülmüştür.” Bu gelişme aslında, Batının tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş bağlamında Osmanlı-Türk toplumundan farkları ile de yakından ilgilidir. Osmanlı devletinde "XVII. yüzyıla kadar var olan üretim ilişkileri, giderek dış etkenler, toplumun- Batıda olduğu gibi kapitalist üretime evrilmesine olanak vermemiş, bu da gerek anlayış ve gerekse yapılanmaların farklı nitelikte olduğu bir sonuç ortaya koymuştur. Bu faklılık, liberalizm anlayışından adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ve yerel yönetim yapılanmalarına kadar bir çok konu ile de yakından ilgilidir.

    Bu farklılık ve niteliklerinin ötesinde “1908-1912 dönemi Osmanlı liberalizminin balayı dönemi olarak nitelendirilebilir. Bu dönemde çoğulcu liberal bir ortam vardı; güçlü muhalefet İttihat ve Terakki\'ye sürekli meydan okumaktaydı. Basın özgürlüğünden sendikalaşmaya geniş bir açılım ortaya çıkmıştı. 1908 Jön Türk devriminin diğer adı hürriyetin ilanıydı. Ancak hürriyet ortamı uzun sürmedi; Balkan savaşı vb. siyasal gelişmeler, Jakoben geleneğin başkaldırısı için ortam hazırladı. İttihat ve Terakki, Babıali baskınıyla iktidara bilfiil el koydu. Bir süre seçimlere gidilmedi. Ülke kanun-ı muvakkatlarla yönetildi.” İttihat ve Terakki tarafından kullanılan siyasal yöntemler Kongar’a göre, korkutma, baskı altında tutma ve darbe yapma gibi genellikle şiddete dönük eylemlerdi. Komitenin anayasacılığa inancı tamdı. Fakat bunu kendi iktidarlarını ve hatta baskılarını kurmak için kullandıklarında da şüphe yoktu. Gerçekten de, gerek padişaha gerekse öteki gruplara karşı şiddet kullanmakta hiç duraksamamışlardır. İttihat ve Terakkinin eylemleri sonucu, pek çok insanın kafasında anayasacılık, hükümet darbesi, şiddet eylemleri ve Batılılaşma gibi kavramlar birbirine karışmıştı. İttihatçı dönemin sonunda ise bu kavramların bir kısmı birbiri ile eş anlamlı hale geldi. Bu sonuç hiç kuşkusuz, Türkiye\'deki Batıcılık ve anayasacılık eylemlerinin başlangıcı bakımından büyük bir şanssızlıktır. Bu şanssızlığın altında ise, devletçi-seçkinci grubun toplumsal destekten yoksun olması yatmaktadır. Sonuçta, İttihat ve terakki önderliğinde süren, devletçi-seçkinci dönem, başarısız ulusçuluk ve bölük pörçük Batılılaşma çabaları ile belirlenir. Üstelik, Batının siyasal ve ekonomik denetimi de aynıyla sürmüştür. Bu dönem yalnızca, Cumhuriyetin kuruluşu konusunda bir deneme birikimi olarak anlam kazanır.Metin Heper ise bu durumu, Birinci ve İkinci Meşrutiyet devirlerinde askerî bürokrasi ile oligarşi oluşturan sivil bürokrasi Birinci Cumhuriyette siyasal-bürokratik elitin önemli bir bölümünü oluşturmuşturşeklindeki değerlendirmesiyle desteklemektedir. Yine Heper\'e göre, Atatürk\'ün yakın çevresi, genellikle İttihat ve Terakki döneminin askerî bürokrasisinden gelmiştir. Bunlar seçkin bir subay grubu olup İttihat ve Terakki, Abdulhamit devrinin geleneklerine bağlı subayları ordudan uzaklaştırınca sorumlu mevkilere gelmişlerdir.

    Böyle bir gelişim sürecini ardından egemen güç haline gelen devletçi-seçkinci grubun bazı özelliklerine baktığımızda şunları görmek mümkündür. “Öncelikle, devletçi-seçkinci cephe Batılılaşma düşüncesi ve simgesi çevresinde oluşmuştur. İmparatorluğun aydın kesimini de temsil eden merkezî bürokrasi, bu cephenin yaratıcısı ve önderi niteliğini taşır. Bürokrasi, toplumda kendiliğinden oluşan başka sınıfların desteğinden yoksun olduğu için, bütün yenilikleri devletin gücüne dayanarak gerçekleştirme yolunu seçmiştir. Bürokratlar, Batılılaşma yolundaki devrimleri gerçekleştirmek için, toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamın her düzeyinde devletin işe karışması gereğine inanıyorlardı. Bu cepheyi oluşturanların devletçiliği Osmanlı toplumunda, toplumsal-ekonomik ve siyasal değişmeye önderlik edebilecek güçlü toplumsal sınıfların yokluğuna bağlıydı. Bununla birlikte bu cepheyi oluşturanlar baskıcı bir tutum içinde bulunuyorlardı. Halktan gelebilecek desteği yok sayıyorlar, hatta istemiyorlardı. Bunun yanında Batı tipi bir toplum modeline inanıyorlardı. Ekonomik etkinlikler kadar toplumsal ve kültürel yaşamın da devlet tarafından denetlenmesinden yanaydılar. Gerçekten başardıkları ise halkın devletle yabancılaşmasıydı. Aynı zamanda bölük pörçük yenilikler yoluyla yabancı düşünce ve kurumları da aralarında tutarlı bir bağlantı olmadan topluma sunduklarından, Osmanlı düzeninin bir an önce çöküşüne de yardımcı oldular.” Bu bağlamda nitelikleriyle, devletçi-seçkinci grup iktidarı ele geçirir geçirmez, özellikle İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı, millî iktisat denemesine girişti. 1914\'de kapitülasyonları kaldırıp, devletin para basma yetkisini Osmanlı Bankasının elinden alarak, tarım ve sanayiyi özendirecek yeni bir gümrük sistemi kurdu. Daha da ilginç olanı, devlet eliyle millî tüccar yaratma politikası gütmeye başlar.

    İttihat ve Terakkinin başlattığı bu millî iktisat çabalarında Almanların büyük etkisi olmuştur. “Türk ulusçuluğunun iktisadi boyutu millî iktisat, büyük ölçüde Alman iktisat geleneğinden esinlenmiştir. Alman romantizmi İttihatçıların baskıcı yöntemleriyle de bağdaştırıldı; birey ikinci plana itilerek cemiyet ve devlete sahip çıkıldı. Diğer bir deyişle, II. Meşrutiyet\'in gündeme getirdiği ulusçuluk, I. Dünya Savaşı\'nın olağanüstü koşullarının da yardımıyla, İttihat ve Terakki\'de Müslüman-Türk orta sınıf özlemini doğurdu; savaşın yitirilişi ertesi Anadolu\'da Millî Mücadeleyi yürütecek kadroların oluşumunu sağladı.” Ancak, İbrahim Okçuoğlu\'na göre, Osmanlı devleti yarı kapitalist bir konumdayken savaşa girmiş ve yıkılmıştır. Bu geçiş sürecini hızlandıran veya tamamlayan ise Türk millî burjuvazisi olmuştur. Doğan Avcıoğlu\'na göre ise iyi niyetlerle girişilen ve millîyetçilerin özlemlerini dile getiren millî iktisat kurma yolundaki ilk denemesi tam bir iflas ve hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Bir miktar Türk, Müslüman ve Yahudi zenginler, büyük şehirlerin kopmrador takımına katılmış, ama yarı-sömürge şartlarının yarattığı toplumsal yapı, değişmeden kalmıştır. Devlet desteği ile Türk kapitalistler yetiştirerek millî iktisat kurma yolunda ikinci deneme, Cumhuriyet\'ten sonra farklı şartlar altında yapılacaktır.

    Bu doğrultuda oluşturulan politika ve çabalar Cumhuriyet dönemine, özellikle İzmir İktisat kongresiyle aktarılacak ve sonrasında ortaya konan devletçilik uygulamalarıyla sürdürülecektir. İsmail Cem’e göre Millî iktisattan murad edilen, zaferden önce yabancıların ve azınlıkların elinde bulunan ekonomik güçlerin bu kez yerli tüccar ve eşrafa transfer edilmesinden ibarettir. Temelde aynı kalacak olan ekonomik yapının üst kademelerinde görev devir teslimi olacak ve Türkiye\'nin bu sayede kalkınması beklenecektir. Yerli özel sektör, millî kurtuluşun kendisine açtığı yeni ufuklar karşısında heyecan ve sabırsızlık içinde, devletin desteğini sağlamak çabasındadır. Bu destek kısa zamanda verilecektir. Bu hazırlığın içindeki millî burjuvalar kendilerine sağlanan çeşitli ayrıcalıklardan sonuna kadar yaralanacaklardır. Zaten o günlerde devlet, millî burjuvaları açıktan desteklemekte, yurt kalkınmasını onların kalkınmasına bağlı görmektedir.

    Osmanlıda Cumhuriyete geçişteki temel ve etkin çizgilerden biri olan devletçi- seçkinci geleneğin ekonomik ve sosyal programının özünü oluşturan millî iktisat-millî burjuvazi düşüncesi ve uygulaması, siyasî-idarî yapılanma ve kurumlaşmalarla da iç içedir. Özellikle merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi anlayış ve yapılanmalarla, bu çabalar bir paralellik taşımaktadır. Ekonomik alandaki görüş ve uygulamaları millî iktisat-millî burjuvazi olarak ifadelendirilebilecek olan devletçi-seçkinci gelenek Cumhuriyet dönemi idarî yapı ve kurumlaşmalarının niteliği, merkeziyetçi- adem-i merkeziyetçi anlayışların şekillenmesi ve özellikle yerel yönetim yapılarının oluşması ve gelişmesi üzerinde ağırlıklı olarak belirleyiciliğini devam ettirecektir

    SONUÇ

    Osmanlı\'dan Cumhuriyet\'e kalan miras, ekonomiden sosyal alana ve kültürden yönetime geniş bir yelpazeyi içermektedir. Osmanlı\'dan Cumhuriyet\'e geçişte, İmparatorluk bürokrasisinin biçimsel yönü ile birlikte yönetim gelenekleri ve siyaset kültürü de miras olarak intikal etti. Bilindiği gibi son dönem Osmanlı bürokrasisinin yapı ve işleyişiyle ilgili unsurları, 1839\'da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile birlikte şekillenmeye başladı. Bugünkü anlamda bakanlıkların kurulması, II. Mahmut\'un son dönemlerine rastlar. Eyaletten il yönetimine geçiş, belediyelerin, il özel yönetimlerinin, Sayıştay ve Danıştay gibi temel kurumların oluşturulması, Tanzimat döneminde gerçekleştirildi. Sivil ve askerî bürokrasiye elaman yetiştiren okulların büyük bir kısmı, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin ürünüdür.

    Tanzimat\'la birlikte bürokratlar, siyaset sahnesinde hakim bir unsur olarak ortaya çıktı. Kalemiye\'ye mensup, az çok Avrupa görmüş ve kısmen yabancı dil bilen bürokratlar, devlet yönetiminde ulemanın önüne geçti; otorite, saraydan Bab-ı aliye intikal etti. I. Meşrutiyet\'te II. Abdülhamit\'in kişisel özellikleri sebebiyle, saray idarî otoriteyi tekrar ele geçirdi. İttihat ve terakki ile birlikte ordu siyaset sahnesine etkili olarak katıldı. Bu üçüncü dönemde otorite ne Babıali bürokratlarının ne de hükümdarındı. Siyasî bir cemiyet olan İttihat ve Terakki, Saray ve bürokrasi üzerinde güçlü bir otorite kumuştu. Kurtuluş Savaşı\'nın yönetici kadroları, büyük ölçüde İttihat ve Terakki içinde yetişmiş veya en azından o gelenekten etkilenmiş kişilerdi.

    İttihat ve Terakki\'nin lider kadrosundaki iki farklı çizgi, günümüzdeki yönetim anlayışını da etkilemeye devam etmektedir. Bu cemiyetin liderlerinden Ahmet Rıza merkeziyetçi, devletçi ve otoriter bir yönetimden yanaydı. Karşıt grubun temsilcisi olan Prens Sabahattin ise, adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsî esasına dayalı bir idareyi savunuyordu. İttihat ve Terakki içinde Ahmet Rıza’nın yönetim anlayışını benimseyen kadro egemen olduğu için, merkeziyetçi seçkinci ve otoriter eğilimler, devletin resmî politikası haline geldi ve kamu bürokrasisi bu çerçevede şekillendi.

    Bürokrasinin Tanzimat sonrasındaki işlevini etkileyen önemli bir faktör de, toplum sorunlarının hangi yöntemle çözülebileceği konusu oldu. Bu konuda hakim görüş ve politika, toplum sorunları tepeden ve yasalarla çözülür biçiminde ortaya çıktı. Bu görüşün uygulanması, merkezî otoriteyi modernize ederek güçlendirmek ve merkeziyetçiliğe ağırlık vermekle sağlanabilirdi. Toplum sorunlarının çözümüne ilişkin bu yaklaşım, Cumhuriyet bürokrasisinin yapı ve işlevlerini etkileyen temel faktörler arasında yer aldı. Osmanlı\'dan Cumhuriyete devreden bu nitelikleriyle siyasî-idarî sistem, tek parti döneminden çok partili döneme ve sonrasında yeni nitelikler kazanarak gelişimini sürdürmüştür.

    Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki süreklilik niteliğinin en bariz hissedildiği alan idarî alandır. Özelikle, merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri, yerel yönetim anlayışı ve uygulamaları kent mekanının özellikleri ilgili olarak bu tevarüs niteliğini açıkça görmek mümkündür. “Cumhuriyet\'in kurucu liderleri, ya İttihat ve Terakki içinde yetişmiş ya da bu gelenekten etkilenmiş kişiler oldukları için, otoriter ve merkeziyetçi yönetim anlayışını devam ettirmekte sakınca görmediler. Bilakis, devletçi, otoriter ve merkeziyetçi politika, reformların yerleşmesi açısından kaçınılmaz bir yöntem olarak benimsendi. Bu bakımdan Osmanlı\'daki yerel yönetim anlayışı, Cumhuriyet Dönemi\'nde de önemli bir değişikliğe uğramadan geçerliliğini korudu. Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı\'nın kamu yönetimi kurumlarını aynen aldı. Bugünkü merkezî yönetim bünyesi içinde yer alan temel kurumlarla yerel yönetimler, büyük ölçüde İmparatorluk\'tan Cumhuriyet\'e miras olarak intikal etti. Aradaki en önemli farklılık, söz konusu yönetim organlarının gelişmesi, örgüt bakımından büyümesi ve yayılması biçiminde kendini gösterdi. Cumhuriyet yönetimi de, yerel yönetimleri, siyasî organlar olarak değil, daha çok idarî birimler biçiminde değerlendirerek, yetki görev ve örgüt yapısını bu anlayışa göre dizayn etti. Birlik ve beraberlik tehlikeye girer gerekçesiyle yerel yönetimleri güçlendirme konusunda hep tereddütlü davrandı.”[lvi] Gerek anlayış gerekse yapılanma açısından Türkiye yerel yönetimlerini ele alırken bu niteliklerle, yukarda çerçevelendirilmeye çalışan siyasî-idarî gelişmeleri göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü, bütün toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da, bu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî-idarî ya da ideolojik parametreleri bir arada düşünmek gerekir.

    Merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkilerinin merkeziyetçilikten yana ağır basan işleyişi ve niteliği bugün Türkiye\'de pek çok ekonomik, sosyal ve siyasî-idarî temel soruna kaynaklık etmektedir. Özellikle küreselleşen ve bilgi toplumu olmaya doğru hızla yol alan bir dünyada, bu temel sorunlar Türkiye\'nin giderek içe kapanmasına neden olmaktadır. Bu gidişi önlemenin yolu ise demokrasinin, insan haklarının ve yerelleşmenin öne çıkarılmasına ilişkin bir anlayış ve yapılanmadan geçmektedir. Demokratikleşme, yerelleşme eğilimlerinin hızla öne çıktığı bir dünyada bu bir gereklilik olduğu gibi aynı zamanda bir zorunluluktur.


    Cumhuriyet Üniversitesi İ.İ.B.F Kamu Yönetimi Bölümü Araştırma Görevlisi

    Dr. Mustafa Örkmen


    alıntı

     

     

    BiR-DOST - 28.12.2010 - 11:15



Benzer Konular

  1. Türk Halk Danslarında Modernleşme Çabaları
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Danslar Folklor Ve Türk Halk Oyunları.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 23.05.2013, 22:00
  2. Osmanlı'da Modernleşme Hareketleri
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Osmanlı Tarihi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 24.12.2012, 23:29
  3. Hamburg ve Çevresi Türk Toplumu Gençlik Kolu
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Genel Konular.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 19.04.2011, 14:57
  4. İslam Toplumu ve Cahiliye Toplumu
    Konuyu Açan: 1sidelya, Forum: İslam Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 04.12.2009, 20:15
  5. Osmanlı Devleti'nde Modernleşme
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Osmanlı Tarihi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 15.11.2009, 01:46

copyright

Soru Cevap

grafimx