REKLAM




+ Konuyu Cevapla

ŞEYH EFENDİ

  1. Yazan: GS2004
    GS2004 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    REKLAM


    ŞEYH ABDULLAH SERMEST EFENDİ TEKKESİ, HAYATI,

    MENKIBELERİ ve ONUN DEVAMI DİĞER MUTASAVVIFLAR



    A)ABDULLAH SERMEST EFENDİ

    Abdullah Sermest Efendi Kilis’te tasavvufun benimsenmesinde büyük katkıları olan, zengin ile fakiri, tüccar ile ırgatı, üst düzey yöneticiler ile küçük memurları kısaca her kesimden insanı kendi fikirleri, öğretileri çevresinde toplamış hem Kilis’te, hem de Güneydoğu bölgesinde oldukça fazla sevilen bir ilim, tasavvuf ve sanat adamıdır. Bu sebeple hem hakkındaki kaynakların bolluğu hem de Kilis için oldukça önemli bir insan olması nedeniyle biz de tezimiz içerisinde ona ve kurmuş olduğu tekkesine özel bir yer vermek istedik. 2006 yılında bu konuda Hanifi GÜLLER tarafından bir bitirme tezi yapılmıştır.



    1.ŞEYHİN HAYATI ÇOCUKLUĞU VE AİLESİ

    Abdullah Sermest Efendi’nin hayatı yeterince bilinmemekte, elimizde bu konuyla ilgili yeterince belge bulunmamaktadır. Sermest Efendi, hayatıyla ilgili bize ışık tutacak yazılı bir şeyler bırakmamıştır. Divanında yer alan şiirlerinde kişiliği ve görüşlerini belirten parçalara yer yer rastladığımız halde, dedeleri, babası ve kendi hayatı konusunda hiçbir şey yazmamıştır. Bu konudaki edindiğimiz bilgiler yakınlarından, torunlarından derlenen şifaî bilgilerden oluşmaktadır. Bu mevzudaki tek eksiğimiz kendi ağzından hayatını anlatan eser ya da eserlere sahip olmayışımızdır. Eğer bu şekildeki belgeler elimizde olsaydı daha sağlıklı ve daha ayrıntılı bir çalışma yapma imkânımız olacaktı. Yine de elimizde bulunan bilgilerin Abdullah Sermest Efendi’nin hayatı hakkında en azından bir fikir verebilecek nispette olduğuna inanıyoruz.



    2. ŞECERESİ

    Babası, Hoca Mehmet Tazebay Efendi; annesi Çekmeceli Hocanın torunudur. Babası Çekmeceli Camiinde müderrislik yapardı. Mehmet Tazebay Efendi’nin babası Mustafa Ağa; Mustafa Ağa’nın babası da Süleyman Akif’tir.

    Tazebay Ailesinin kökeni ile ilgili, Abdullah Sermest Efendi’nin torunlarından Prof. Dr. Uygur Tazebay şunları söylemektedir: Bu soy, bugün Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Doğu Türkistan Özerk Uygur Bölgesi’nde HOTAN ve TURFAN şehirleri ve civarında 15. ve 16. yüzyıllarda yaşamış Tümenbay aşiretine dayanmaktadır. Divandaki şiirlerinin iki yerinde “HOTAN veya HOTEN” şehrinin adı geçmekte, bir yerinde de Hitay=Çin geçmektedir. Bunlar da ailenin menşeinin Doğu Türkistan olduğunu teyit etmektedir.

    Tümenbay ve Tomanbay aşiretlerinden Tümenbay ailesi nüfusça çoğalınca bu aileden ayrılanların başına genç bir Uygur reis olarak geçmiştir. Bu aileye “genç reis” anlamında TAZEBAY denilmiştir. Öz Türkçede “taze” yerine “taza” kelimesi kullanılmaktadır. “bay” ise iki anlamda kullanılırdı. Biri “reis, başkan” anlamında, diğeri “zengin” anlamındadır. Tazebay Ailesi meydana geldikten sonra 16. yüzyıl ortalarında aileden bir grup Hoten ve Turfan’dan; Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’a göç etmiş, buralarda yaşamaya devam etmiştir. Buralarda bu ailenin devamı halen yaşamaktadır.

    Bugün Doğu Türkistan Özerk Uygur Bölgesi’nin çeşitli kentlerinde yaşayan Tazebay ailesi fertleri TAZABAY soyadını taşımaktadırlar. Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da yaşayanlar ise Sovyetler Birliği tesirinde kalarak TAZABAYAVA (Tazebay kızı) veya TAZABAYOF (Tazebay oğlu) şeklinde soyadlarını kullanmaktadırlar.

    Azerbaycan’da, Kafkaslarda ve hatta Kars’ta erkek ismi olarak TAZEBAY adlarına da rastlanmaktadır. Gerek İran’ın Tahran şehrinin güneybatısındaki “Şablak (Mahabat)” şehrinde, gerekse Irak’ın Bağdat şehrinin kuzeydoğusundaki Süleymaniye şehrinde de halen TAZEBAY soyadını kullanan ailelere rastlanmaktadır Abdullah Sermest’in oğlu merhum Şeyh Mehmet Vakıf Tazebay, Şablak (Mahabat) kentinde yaşayan Tazebay ailesinin reisi durumunda bulunan, o tarihte 90 yaşlarında olan Efrusiyet Bey adlı bir zatla mektuplaştığını, torunu Dr. Uygur TAZEBAY’a 1960 yılının başında Ankara’ya geldiklerinde nakletmiş ve ses bandıyla da bu konuşma tespit edilmiştir

    Abdullah Sermest Efendi’nin soy ağacı şu şekildedir.

    SÜLEYMAN AĞA



    MUSTAFA AĞA



    MEHMET EFENDİ







    ABDULLAH SERMEST ZAHİDE HANIM (Keçik’lerden)

















    Sermet Efendi ve ailesinden daha birçok kimsenin meftun bulunduğu tekke içindeki türbe



    3. DEDESİ VE BABASI

    Abdullah Sermest Efendi’nin ataları Taşkent’ten ailece ayrılmışlardır. Çıktıklarında ailenin büyükleri Süleyman Akif, oğlu Mustafa Efendi ve onun oğlu Mehmet Efendi’dir. Aşiretleri Tazebay aşireti idi. Bu isimler Tazebay ve Baytaz soyadını taşıyan ailelerin dedeleridir.

    Süleyman Akif, 18.yüzyılın ikinci yarısında Taşkent’ten ayrılıp tahminen yine bu yüzyılda Irak üzerinden Kilis’e gelmiş ve kasabanın güneybatı ucundaki harman yerine çadırlarını kurmuştur. Tazebay aşireti Taşkent’te devecilikle uğraşan bir aşiretti. Süleyman Akif, Çekmeceli Camii’nin yanında evini yaptırarak ailesini yerleştirmiş ve o camiinde hocalığa ve tedrisata başlamıştır.[4] Taşkent’ten çıktıktan sonra Irak’ta Süleymaniye yakınlarındaki Şablak isimli kasabada bir müddet kalıp daha sonra Süleymaniye’ye geçmişlerdir. Burada da bir müddet kaldıktan sonra Anadolu’ya doğru yola çıkarlar ve son ikamet yerleri olan Kilis’e yerleşirler. Eski harman yerine develeri ve ağırlıklarıyla birlikte inmiş ve dört çadır kurmuşlardır. Sermest Efendi’nin torunlarından Said TAZEBAY dedelerinin Kilis’e geldiklerinde refah ve zenginlik içinde olduklarını hatta bu kurulan çadırların kenarlarında altından süs ve püsküller olduğunu ifade etmektedir.

    Abdullah Sermest Efendi’nin babası olan Mustafa Ağa’nın oğlu Mehmet Efendi genç yaşta ve okumaya hevesli olduğu için Çekmeceli Camiî’nde eğitime başlamıştır. Mustafa Efendi de Çekmeceli Camii’nde imamlık görevinde bulunmuştur. Bir müddet sonra Süleyman Akif Efendi ve oğlu Mustafa Efendi aileleriyle birlikte Hacca gitmek için Kilis’ten ayrılırlar. Hoca Mehmet Efendi tahsilini tamamlamak için Kilis’te kalmıştır.[5] Büyük dedesi Süleyman Akif ve dedesi Mustafa Efendi bir daha geri dönmezler. Akıbetleri hakkında bilgi alınamamıştır. Abdullah Sermest Efendi’nin babası Hoca Mehmet Efendi bir süre sonra Çekmecelizâdelerden bir kızla evlenir. Bu evlilikten Abdullah Sermest dünyaya gelmiştir. (1819) Çekmeceli Camii’nde imamlık ve hatiplik yapan, aynı zamanda ders veren Hoca Mehmet Efendi, Abdullah Sermest beş yaşında iken hacca gitmiş ve orada vefat etmiştir. Abdullah Sermest 8–9 yaşına girdiğinde annesini de kaybetmiş ve kimsesiz kalmıştır.[6]



    4. DOĞUP BÜYÜDÜĞÜ VE YAŞADIĞI YERLER

    Abdullah Sermest Efendi’nin 1819 (H.1235) yılında Kilis’te doğduğunu ifade etmiştik. Sermest Efendi ilk çocukluk dönemini Çekmeceli Camii muhitinde geçirmiş ve ilk tahsilini babasından almıştır. Ailenin tek çocuğu olan Abdullah küçük yaşlarda hem öksüz hem de yetim kalmış; macera dolu, çileli fakat başarılarla dolu bir hayata başlamıştır. Anne ve babası vefat ettikten sonra Abdullah Efendi ne yapmıştır. Bu hususta torunlarının anlattıklarında küçük farklılıklar vardır. Biz burada genel olarak çoğunluğun kabul ettiği görüşü alacağız.

    Sermest Efendi 8–9 yaşlarında annesini kaybedince kimsesiz kalmıştır. Bunun üzerine daha önceleri babasının yanına ders okumak için gelen Oylum Köyü’nden bir gencin ailesi kendisini alıp köye götürmüştür. Küçük Abdullah 10 yaşına kadar babasının köydeki talebeleriyle haşir neşir olup tahsiline devam eder. Daha sonraları tahsilini ilerletebilmek için her gün köyden Kilis’e arkadaşlarıyla gelip gider. Okumaya ve öğrenmeye çok istekli olan Abdullah’a Akcurun Camii müderrisi Hacı Hafız Efendi ders verir. Kilis’teki öğrenim hayatı 17–18 yaşlarına kadar devam eder. Çok çalışkan ve zeki olan Abdullah ne yazık ki, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın onu askere almasıyla Kilis’ten ayrılmış ve uzun yıllar sürecek bir gurbet hayatına çıkmıştır. Bu gurbet hayatında ilk durak Mısır olacaktır. Daha sonra Şeyhini bulup intisap edeceği Mekke hayatı başlayacak, çeşitli yerlere seyahatler düzenleyecek ve en son olarak doğup büyüdüğü ve vefat edeceği yer olan Kilis’e dönecektir. Abdullah Sermest Efendi, Hacı Hafız Efendi’den sahip olduğu bütün medrese bilgilerini elde etti.

    Sermest Efendi, ailesinin zorluklarla Kilis’e yerleşmesi, küçük yaşta bütün ailesini kaybetmesi, başka bir ailenin yanında bir müddet kalarak zorunda kalması sebepleri ile çok zorluk ve sıkıntılarla büyümüştür. Zeki ve öğrenmeye hevesli olması, dedeleri ve babasının âlim ve çok dindar olmaları nedeniyle, aldığı terbiyenin de katkısıyla bütün bu zorlukları yenmiştir. Allah (c.c.)’nun himayesiyle istifade edilen yüksek bir şahsiyet haline gelmiştir. Bugün bile Sermest Efendi Tekkesi’nin dolup taşması, ülkemizin dört bir yanından akın akın insanların buraya gelmesi Allah (c.c.)’nun bu zata olan ihsanının bir göstergesidir. İşte daha küçük yaşlardan itibaren Abdullah Efendi bu yüksek vazife için Hak tarafından hazırlanmıştır.



    Tekke içinden türbenin bir görümü



    5.ASKERE ALINMASINI HAZIRLAYAN SEBEPLER

    Abdullah Sermest’in gençlik döneminde Osmanlı Sultanı ile Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında sürtüşme vardı. Aslen Kavala kentinden olan Paşa, Napolyon’un Mısır’ı işgal edişinden sonra Fransızları oradan çıkarmak için Mısır’a giden gönüllüler arasındaydı. Paşa çok zekiydi. Fransızların Mısır’dan çıkması üzerine başıbozuk askere komutan oldu. Mısır’da kalan Paşa Devlete karşı isyanlara başladı. Devlet bu zorba ile baş edemeyeceğini anlayınca onu Mısır’a vali olarak atadı. Valiliği süresince önce İngilizlerle daha sonra da Kölemenlere karşı başarılar elde etti. Hac yollarını kapatan Vahabi mezhebi taraftarlarını sindirdi. Bu olay Müslümanlar arasındaki ününü arttırdı. Islahat eylemlerine girişti. Mısır’ı zengin bir ülke haline getirdi. Fransa’dan getirttiği teknisyenlerle suyollarını onarttı.

    Mehmet Ali Paşa, Osmanlı – Rus savaşı sonrası kendisine verilen sözler yerine getirilmeyince isyan etti. Oğlu İbrahim Paşa tüm Suriye’yi ele geçirdi. 1833’te Belen’den geçerek Anadolu’ya girdi. Bu fetihler sonunda Paşayı durdurmak için kendisine Mısır ve Girit valiliklerine ek olarak Suriye valiliği, oğlu İbrahim Paşa’ya da Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verildi. Neticede 1839’da Nizip Ovası’nda Osmanlı ordusu ile Paşanın güçleri savaştı. Bu savaşta Antep ve çevresinde eli silah tutanlar Osmanlı ordusu tarafına geçti ve onları destekledi. Osmanlılar yenildi. Savaş sonrası Londra Antlaşması imzalandı. Mısır eyaleti hukukî olarak Osmanlılara, yönetilmesi ise Paşa ve oğluna bırakıldı. Savaş sonrası Antep ve çevresi Osmanlı tarafında olduğu için İbrahim Paşa’nın güçleri tarafından rahatsız edilmiştir. Ama sonunda savaş çıkaran Paşa yenilmeye başladı. Sonuç olarak Mısır iç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı’ya bağlı imtiyazlı bir eyalet haline geldi. İşte bu askerî ve siyasî olayların cereyan ettiği dönemde Abdullah Sermest Efendi askere alınmıştır.[7]





    6.MISIRDAKİ ASKERLİK HAYATI

    İbrahim Paşa’nın Kahire’ye götürdüğü asker adayları içinde 17–18 yaşlarında olan Abdullah’ın da olduğunu belirtmiştik. 1836 yılında Kahire’ye götürülen Abdullah’ın kaç sene askerlik yaptığı ve ne kadar Mısır’da bulunduğu kesin değildir. Abdullah Sermest, Mısır’da iken hem askerlik görevini sürdürüyor hem öğrenimini ve yeteneklerini geliştirmeye çalışıyordu. Yaratılıştan çok yetenekli bir gençti. Kavranması en güç konuları bile çok kısa zamanda öğrenebiliyordu. Arapçası kısa zamanda bir hayli ilerlemişti. Fransız Kolit Bey’den de tıp ve botanik dersleri almaya devam ediyordu. Bu arada hattatlık ve hakkâklık da öğrenir. İyi bir hattat ve hakkâk olur. Kıymetli akik ve yakut taşlarını işlemekte mahareti vardı. Mısır’da iken bu üç sanat sayesinde müreffeh bir hayat yaşar. Mısır’da ne kadar kaldığı bilinmiyor, ama torunu Hüsamettin TAZEBAY’a göre en az 10 yıl kalmıştır. Çünkü bu ilimleri öğrenmek için ancak bu kadar zamana ihtiyaç vardır. Ayrıca ona göre bu on yıl boyunca askerlik yaptığını da bilemiyoruz. Muhtemelen askerliğinin kısa sürmüş olması gerekiyor, çünkü ona göre bu ilimler askerlik yaparak öğrenilemez.

    Bunun aksine Avukat Kilisli Kadri Timurtaş, Kilis Tarihi isimli eserinde Sermest Efendi’nin Mısır’da iki yıl kaldığını yazmaktadır.[9]

    Şeyhin torunlarından Ûbeydullah TAZEBAY, Abdullah Sermest Efendi’nin hattatlık ve hakkâklığı Mekke’de öğrendiğini söylemektedir. Bu açıdan bakarsak Sermest Efendi’nin Mısır’da iki yıl kalmış olduğunu söylemek mümkündür.

    Sermest Efendi’nin halifelerinden Ali Akif Efendi’nin müridi Dökmeci Bekir Efendi Mısır’da Abdullah Efendi’nin yaşadıklarını şöyle anlatmaktadır:

    Abdullah Sermest Efendi asker olarak Mısır’a gider. İki yıl Mısır’da askerlik yapar. Bilgisinden dolayı çavuş olur. Kolit adındaki bir Fransız hekim, Abdullah’ın zekâsına ve bilgisine hayran kalır. O’na hekimlik dersleri verir. Çavuşluğundan dolayı kendisine küçük ama özel bir çadır verirler. Boş zamanlarında çadırına çekilerek Kur’an okur. Mısır’da İbrahim Paşa’nın oğluna ders vermeğe başlaması ile ilgili şu menkıbe anlatılmaktadır.

    SERMEST EFENDİ’NİN FAHİŞEYİ ÇADIRINDAN KOVMASI

    Bu günlerde İbrahim Paşa oğluna ders verecek güçlü bir öğretmen aramaktadır. Abdullah Çavuş’u tanıyanlar, Paşa’ya çavuşu önerirler. Paşa çavuşu görmek için huzuruna çağırtır. Çok genç olduğunu görünce vazgeçmek ister. Abdullah Çavuş’u tanıyanlar ona güvenmektedirler. Bu nedenle ısrar ederler: “Paşam genç diye ona güvenmemezlik edebilirsiniz, inanın ki bilgisi çok ilerdedir. Yok, illaki gençliğini denemek isterseniz, o işi bize bırakın biz hallederiz.”derler.

    Kentten çok güzel bir fahişe getirtirler. Kurdukları planı kadına anlatırlar. Hava karardığında kadın Abdullah Çavuş’un çadırına yaklaşır ağlamaya başlar. Kadının sesini duyup çadırından çıkan Abdullah Çavuş önce şaşırır, sonra kadına yaklaşır ve derdini sorar. Av tuzağa düşmektedir. Planlanan öyküyü anlatır. “Ben karşı köyde evliyim. Gündüz babamlara gitmiştim. Dönüşte oradaki suyun başında uyuya kalmışım. Kocam çok acımasız biridir. Bu vakitte eve dönmeye korkuyorum. Vallahi kocam beni öldürür. Ne yapacağımı bilemiyorum. Geceyi geçirecek bir yer bulursam eve yarın sabah dönüp kocamın öfkesinden kurtulacağım.”der.

    Kadının ağlayışına üzülen ve yakarışlarına inanan Abdullah Çavuş kadını çadırına alır. Yatacağı köşeyi gösterir. Kendi de başka bir köşeye çekilir. Bir ara bakar ki kadın kalkmış ve kendisine doğru yaklaşıyor. Sert bir sesle ne istediğini sorar. Kadın da bu iyiliklerine karşılık ona hizmet etmek istediğini söyler. İşte o anda kadının sözleri ağzında kalır. O müşfik ve babacan asker şimdi kızgın bir aslan gibi kadının karşısına dikilmiştir. Neredeyse onu parçalayacaktır. Kadın canını kurtarmak için hemen kendisini dışarı atar. Doğru kendisini gönderenlerin yanına gider ve durumu anlatır. Onlar da durumu İbrahim Paşa’ya bildirirler. Paşa önce hayretler içinde kalır, sonra da oğluna ders vermesi için Abdullah Çavuş’u görevlendirir.

    MISIR’A KAÇIŞI

    Abdullah Çavuş bir yandan askerliğini yaparken diğer yandan da ileride bahsedeceğimiz gibi onu derinden etkileyen, tasavvufa yönelmesini sağlayan rüyayı düşünmektedir. Mekke’ye çağrılmıştır. Mekke hasretiyle yanıp durmaktadır. Bir gün firar etmeye karar verir. Arkadaşlarına durumu anlatır. Onlar da bu işin çok riskli olduğunu söylerler. Abdullah’ı kararından döndürmek için çok uğraşırlar. Ama kim dinler. Bir süre sonra Abdullah kayıplara karışır. Yokluğu kısa sürede anlaşılır ve firarı ettiği İ.Paşa’ya bildirilir. Askerler peşine düşer. Uzun süren bir takip başlar. Sonunda askerler arayı kapatıp iyice yaklaşırlar. Abdullah korku ve heyecanın verdiği yorgunlukla olduğu yere çöker. Askerler yanından geçip giderler. Onu görmezler. Askerler ufukta gözden kaybolunca Abdullah Çavuş da kalkıp yola koyulur. Nil Nehri kenarına gelir. Karşıya geçmek çok zor olmasına rağmen Abdullah kolaylıkla karşı tarafa geçer. Nasıl geçer bilinmez. Günlerce çölde yürür. Bin bir zorlukla Mekke’ye doğru yol alır. Böylece Sermest Efendi’nin askerlik macerası sona erer.[10]

    7. TAHSİL HAYATI

    Kilis’in yetiştirdiği yegâne mutasavvıf şair ve ilim adamı Şeyh Abdullah Efendi ilim ve kemalât cihetiyle de yaşadığı devrin yüksek bir şahsiyeti idi. Bilhassa tasavvuftaki mânevi iktidarı ile yalnız Kilis halkını değil, etraftaki diğer memleketlerin ahâlisini de etkilemiştir. Umumun hüsn-ü zan ve hürmetini kazanmıştır. Sermest Efendi büyük ihtimalle tahsil hayatının ilk temellerini babasının yanında atmıştır. Babası Hoca Mehmet TAZEBAY’ın Çekmeceli Camii’nde müderrislik yaptığını daha önce belirtmiştik. Muhtemelen 5–6 yaşlarında iken babası Mehmet Efendi’nin Hacca gideceği ana kadar ilk tahsil ve terbiyesini babasından almıştır. Sermest Efendi 8–9 yaşlarında annesini de kaybedince babasının talebelerinden birinin ailesinin yanında kalmış, babasının eski talebeleri vasıtasıyla tahsiline burada devam etmiştir. Daha sonra tahsil için Kilis’e gidip gelmeye başlar. Akcurun Camii müderrisi Hacı Hafız Efendi, Sermest Efendi’yi keşfeder. Askere alınacağı 17–18 yaşlarına kadar Hafız Efendi’nin yanında medrese tahsiline devam eder.

    Askerlik vesilesiyle Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitmiş orada ise Fransız Doktor Kolit Bey’den tıp ilmine dair bazı bilgiler edinmiştir. Bu arada Mısır’da hattatlık ve Hâkkâklık gibi el sanatlarını da öğrenir. Bu iki sanatı kimden öğrendiği hakkında bir bilgi yoktur. Öğrenmiş olduğu bu el sanatları ile Mısır’da iken hâkkâklık yaparak çok rahat bir hayat geçirmiştir.

    Fıtraten çok zeki olan A. Sermest Efendi’nin kabiliyeti en zor ilim ve sanatları kolaylıkla öğrenmeye müsait idi. Bunun içindir ki, tahsil ettiği herhangi bir ilmi bütün incelikleriyle öğrenmiştir.

    Bu arada Arapçasını ve Farsçasını bir hayli ilerleterek bu iki dilde şiir yazacak kadar ustalaşmış idi. Divanında bu dillerde yazmış olduğu şiirleri mevcuttur. İlm-i kıraatte de söz sahibi idi.

    Mısır’dan ayrılıp Mekke’ye gittiğinde Şeyhi Afganlı Muhammed Can Hazretleri’nin hizmetinde bulunmuş, tasavvuf eğitimini onun yanında tamamlamıştır. 12 yıl şeyhinin yanında kalıp kemâle erince icazetnâmesini almış ve memleketi olan Kilis’e dönerek aldığı zahirî ve batinî ilimleri ve 40–41 yıllık birikimini başkalarına aktarmak için ömrünün sonuna kadar çalışmıştır.



    8.OKUDUĞU KİTAPLAR VE KÜTÜPHANESİ

    Şeyh Sermest Efendi, Kilis’teki bütün tahsili boyunca klasik medrese tahsilinde ve temel İslâm ilimlerine dair kitapları okumuş, Fransız Doktor Kolit Bey’den tıp, biyoloji ve botanik ilimlerini öğrenmiş, muhtemelen Mısır’da bu ilimlerle ilgili çok sayıda kitap mutalâ etmiştir. Ayrıca S. Efendi edebiyatla yakinen ilgilenmiştir. Bu açıdan S. Efendi’nin o dönemin edebiyatıyla alakalı birçok Farsça, Arapça, Osmanlıca hatta batı dillerinde birçok eseri okuduğunu söyleyebiliriz. Mekke’de de bu tahsiline devam etmiş, Muhammed Can Hazretlerinin yanında tasavvufa dair pek çok eser okumuştur.

    Abdullah Sermest Efendi Mekke’deki tahsili bitip, Şeyhi’nden icazet aldıktan sonra Kilis’e dönmüş ve bir Tekke yaptırmıştır. Bu tekkede bir bölümü kütüphane olarak ayırmıştır. Burası Tekke içindeki batı yönünde olan altı derviş hücresinin en sondaki odasıdır. Torunlarından aldığımız bilgiye göre bu kütüphanede Abdullah Sermest Efendi ile oğlu Mehmet Vakıf Efendi’nin kitapları ve şahsi eşyaları mevcuttur. Kitapların çoğunluğu S. Efendi’nin oğlu Vakıf Efendi’ye aittir. Bu zat babasının vefatından sonra babasının vasiyeti üzerine tekkenin şeyhi olmuştur. Bu kütüphanedeki eserlerin hemen hemen hepsi eski dilde yazılan eserlerdir.

    Şeyh Sermest Efendi’den kalan kitaplar tasavvuf, din ve edebiyat ağırlıklıdır. Bunun yanında tarih, coğrafya ve müspet ilimlerle alâkalı kitaplar da vardır.[14] Şeyhin torunlarından Ûbeydullah TAZEBAY’ın anlattığına göre kütüphane odasında Şeyh Abdullah Sermest’e ait kılıçlar, cübbeleri ve kendi eliyle şekillendirilmiş olan yüzük ve mühürler de mevcuttur.



    9.ŞEYHİNE İNTİSAB ETMESİ

    Sermest Efendi Mısır’da iken hem askerlik görevini sürdürüyor hem öğrenimini ve yeteneklerini geliştirmeye çalışıyordu. O, yalnız bilimle değil birçok sanat dallı ile de ilgilenmiştir. Şiir yanında, hattatlık ve hakkâklıkla da ilgilenen S. Efendi, akik ve yakut gibi değerli taşlara büyük bir ustalıkla mühürler işleyip, yine bu taşları güzel yazılarla süslüyordu. Elinin emeği ile hem kendine iyi bir geçim sağlıyor hem de para biriktiriyordu.[15]

    Henüz tasavvufa dair hiçbir fikir ve tahsili olmayan genç Abdullah bir gün Mısır çarşısında üç dört nüfustan ibaret fakir bir ailenin dilenirken bütün dükkânlardan kovulduğunu görür. Bu olaya çok üzülen Sermet Efendi, Hemen o ailenin önüne düşerek cebinde bulunan beş altın kadar parası ile bunların elbise, yemek vesaire ihtiyaçlarını temin eder. Bu hadiseden birkaç gün sonra rüyasında gördüğü bir işaret üzerine Mekke’ye gider.[16] Rüyasında ne görmüştü? Bu konuda bir ayrıntıya rastlamadık. Fakat şeyhin oğlu Mehmet Vakıf Efendi’ni talebelerinden Durmuş ÇARPIN’ın anlattığına göre şeyh Sermest Efendi rüyasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Ahmet Rufaî hazretlerini görür. Ahmet Rufaî hazretleri söz alarak Peygamberimize: “Efendim bu sizin soyunuzdan gelenlere yardım etti” der. Bunun üzerine Peygamberimiz, Abdullah Sermest’e ikramda bulunarak Mekke’de bulunan şeyhi Muhammed Can-ı Mekkî hazretlerini işaret eder.

    “Yukarıda anlattığımız S. Efendi’nin yardım ettiği aile bir başak menkıbede iki çocuklu bir dul kadın olarak çekmektedir.”

    Daha önce de belirttiğimiz üzere o dönemde askerden kaçmanın cezası ölümdü. O, bunu göze alarak Mekke yollarına düşer. Mısır’dan Mekke’ye gitmek hiç kolay değildi. S. Efendi önündeki uçsuz bucaksız çölleri bin bir zorlukla aşar. Sermest efendi’nin çölü geçmesi ile ilgili menkıbe şu şekilde anlatılmaktadır.





    SERMEST EFENDİYE YOL GÖSTEREN BEDEVİ

    Güneş tepede parıldamakta, çevresinde ise sıcaktan kavrulan uçsuz bucaksız çöl uzanmaktadır. Derken etrafında uçan, uçarken de sanki kendisini belirli bir yere yönelten bir arı görür. Arıyı izler. Bir vahaya gelir. Kana su içer. Rahatlar. Uzun süre ağaçların altında yatarak dinlenir. Tekrar kalkıp yola koyulur. Bu kez de yönünü kaybeder. Bitkin haldedir. Açlık ve susuzluk kendini iyice gösterir. Derken karşı tepenin eteklerinde bir Arap görür. Bitkindir, yorgundur. Bu halin verdiği korkuyla silahını çeker ve ona doğrultur. Arap sanki bir şey yokmuş gibi yaklaşmaya devam eder. Arap iyice yaklaşınca Abdullah Sermet tüfeğini çeker ve ateşler. Silah sesiyle beraber Arap geri döner. Kum tepeciklerini aşan bedevi, bir eliyle de S. Efendi’ye onu takip etmesini işaret eder. Tepeleri aşan Abdullah ilerde bir kent görür. Kente yaklaşınca buranın Mekke olduğunu anlar. Eğer Arapla karşılaşmasaydı yolunu kaybedecek, kızgın çöl ortasında belki de ölüp gidecekti.

    ŞEYHİ İLE İLK KARŞILAŞMASI

    Mekke’ye ulaşan Abdullah Sermest, susuzluğunu ve açlığını giderir. İki gün dinlenir. Daha sonra Mekke’yi gezer. Kâbe’yi ziyaret eder. Mekke’deki dergâhları dolaşır. Girdiği dergâhlarda bir türlü huzur ve sükûn bulamaz.

    Bir ara bir sokaktan geçerken bir evden yükselen zikir seslerini duyar. Bir taş gibi olduğu yerde çakılır kalır. Bir tek adım dahi atamaz olur. Kapıyı çalar. Girmek ister. Kendisini kabul ederler. Yemek verirler. Yemekten sonra namazını kılıp oradaki erenlerle sohbete dalar. Buranın havası kendisini etkileyip celbetmiştir. Evin sahibinin Mevlâna Muhammed Can-ı Mekkî Efendi olduğunu söylerler. Abdullah Sermest Efendi’ye biraz dinlendikten sonra huzura çıkma zamanının geldiğini söylerler. Önüne düşüp Şeyhin huzuruna çıkarırlar. Şeyhin huzuruna saygıyla giren Abdullah Sermest, eğilip elini öper. Elini öptüğü bu kişi rüyasında kendisine işaret edilen zatın ta kendisidir. Bir iki adım geri çekilip olduğu yere çöker. Sanki boşluktadır. Neler olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Şeyh Abdullah’a sert; ama gizem dolu bakışlarla bakmaktadır. Bir süre sonra elini yavaşça gömleğine götürür ve göğsünü açar. Orada henüz kapanmamış kanayan bir yara izi durmaktadır. Şeyh sesini hafiften yükselterek, “Abdullah! Bu senin çölde sıktığın kurşunun yarasıdır.”der.

    Ne silahı? Ne kurşunu? Ne yarası? Neler olmakta. Meğer çölde kurşunladığı Arap, Muhammed Can- Mekkî imiş. Fazla dayanamaz olduğu yere yığılıp kalır. Kaldırıp bir yatağa yatırırlar. Kendine geldiğinde artık sarhoş gibidir. Bu nedenle kendisine Sermest derler.

    “Bu olay Sermet Efendi’nin mahlas alması ile ilgili bir başka rivayettir. Sonraki bölümde onun mahlas alışı ile ilgili anlatılan bir başka menkıbeyi daha anlatacağız.”



    Tekkenin girişinden kuzey- güney istikametinde avludan bir görümün





    10.ŞEYHİ KİMDİR?

    Abdullah Sermest Efendi’nin Mekke’ye giderek kendisine intisab ettiği zat Mevlâna Muhammed Can-ı Mekkî ve Afgâni ismi ile bilinmektedir. Bu zat mutasavvıf Seyit Abdullah Dehlevi’nin halifelerindendir. Şeyhinden el aldıktan sonra Hicaz’a gidip Mekke’ye yerleşmiştir. Ömrünü Hakkın tecellisi olan halka adamıştır. Muhammed Can’ın güzel halleri ve halka hizmeti, Sultan Mecid Han’ın annesi Bezm-i Âlem Sultanın kulağına kadar gitmiş ve çok duygulanmış. Muhammed Can’ın hizmetlerine katkıda bulunmak için Mekke’de bir dergâh yapılmasını emretmiş ve bu dergâh Muhammed Can’ın emrine vermiştir. O günden sonra Muhammed Can, öğrencilerini burada yetiştirmeye başlamıştır.Muhammed Can hazretleri evliyanın büyüklerindendir. Afganistanlıdır. Doğum yeri ve tarihi bilinmemektedir. 1849 (H.1266) yılında Mekke’de vefat etmiştir. İlim tahsilini tamamladıktan sonra büyük İslâm âlimi ve mutasavvıf Abdullah Dehlevi’nin hizmetinde bulunarak yüksek derecelere ulaştır. Gündüz hocasının hizmetinde bulunur, geceleri Şeyh Kutbuddin Bahtiyar-ı Kaki Hazretleri’nin kabrine giderek sabaha kadar ibadet ederdi. Abdullah Dehlevi’den icazet aldıktan sonra Hicaz’a gider ve burada ömrünü irşadla geçirir.

    Burada Muhammed Can hazretleri hakkında Abdullah Sermest Efendi’nin oğlu Mehmet Vakıf Efendi’den bir müddet ders almış olan Durmuş ÇARPIN ’ın naklettiği birkaç meseleyi aktarmak istiyorum. Şeyh Mazhar Can-ı Canan hazretlerinden, Abdullah Dehlevi ve Muhammed Can beraber ders görür. Şeyh Mazhar hazretleri vefat edince Muhammed Can hâlâ bu zatın etkisindedir. Ona meyillidir. Bu zatın vefatından sonra yerine Dehlevi hazretleri geçmiştir. Etraftakiler kendisine Dehlevi hazretlerine bağlanmadıkça sulûktaki basamakları ve engelleri aşamayacağını söylerler. Bunun üzerine Muhammed Can bütün ruhuyla Dehlevi hazretlerine bağlanır. Daha sonra ondan icazet alır.

    Muhammed Can hazretlerine “Bican” diye de hitap edilmektedir. Bican kendisinin lakabıdır. Ona bican diye hitap edilmesine sebep olan olay şöyledir:

    ÜÇ İNCİRLE KIRK GÜN GEÇİREN MUHAMMED CAN

    Abdullah Dehlevi hazretleri Muhammed Can’a üç incir verir. Bununla 40 gün çilehanede kalmasını söyler. Muhammed Can üç inciri alır ve çilehaneye girer. Aradan kırk gün geçtiğinde Muhammed Can hazretleri hocasının vermiş olduğu incirleri yememiş bir halde çilehaneden çıkar. İncirlerin sadece sularıyla beslenmiştir. Bunun üzerine Abdullah Dehlevi, kendisine canı yok anlamında bican demiştir. Bu olaydan sonra kendisine bican diye de hitap edilir olmuş.



    Tekkenin girişinden doğu- batı yönünden avlunun bir görünümü

    11.BAĞLI BULUNDUĞU TARİKAT SİLSİLESİ

    Türk insanında derin izler bırakan tarikatlardan biri de Nakşibendîlik veya Nakşîlik diye anılan tarikattır. Abdullah Sermest Efendi bu ekole mensup bir şeyhtir. Sermest Efendi’nin şiirlerinin toplandığı divanın sonunda bağlı bulunduğu Tarikat silsilesi şu şekilde geçmektedir. Biz bu silsileye Sermest Efendi’nin torunu Zahreddin TAZEBAY’ı da eklemeyi onun devamı olan son postnişin olası sebebiyle uygun gördük.

    SİLSİLE-İ ŞERİFE

    1

    Hazret-i Muhammed (s.a.v.)

    2

    Hazret-i Ebubekir Sıddık (r.a.)

    3

    Selman-ı Farisi

    4

    Kasım İbn-i Muhammed

    5

    İmam Cafer

    6

    Beyazid-i Bistamî

    7

    Ebu Hasan Harkani

    8

    Ebu Kasım Cürcanî

    9

    Ali Feramedî

    10

    Yusuf Hamedanî

    11

    Abdülhalik Gücdüvani

    12

    Arif Rivgerî

    13

    Mahmut İncir Fagnevi

    14

    Ali Ramitenî

    15

    Muhammed Baba Semmesî

    16

    Seyyid Emir Külâl

    17

    Bahaeddin Nakşibendî

    18

    Muhammed Alâeddin Attar

    19

    Mevlâna Yakup Çerhî

    20

    Ubeydullah Ahrar-ı Taşkendî

    21

    Muhammed Zahid

    22

    Derviş Muhammed

    23

    Muhammed Hacegi Emkenegî

    24

    Muhammed Baki Billâh

    25

    İmam Rabbani

    26

    Muhammed Masum

    27

    Şeyh Seyfeddin

    28

    Hafız Muhsin

    29

    Muhammed Bedvani

    30

    (Şemseddin) Habibullah Mazhar

    31

    Abdullah Dehlevi

    32

    Muhammed Can

    33

    Abdullah Sermest TAZEBAY

    34

    Ali Akif Ayntabî

    35

    Ahmet Hamdi Elbistanî

    36

    Mehmet Vakıf TAZEBAY


    Facebook




    Üyelik

  2. Yazan: baykarabay
    No Avatar
    emeğine sağlık
  3. Yazan: kadanka
    No Avatar
    (Duydugum kadarı ile Ali Akif efendi ve Ahmet Hamdi efendi, Abdullah Sermest efendinin vefatından sonra Mehmet Vakıf efendinin yaşının küçük olmasından dolayı geçici olarak görevi devralmışlardır. Ali Akif efendinin yaşının büyük olmasından dolayı Ahmet Hamdi efendiden önce göreve gelmiştir. normalde postnişin sahibi Mehmet Vakıf efendidir.) Mehmet Vakıf efendinin vefatından sonra postnişin sahibi Zahreddin TAZEBAY bilinsede asıl sahibi Abdulkadir TAZEBAY'dır. parantez içindeki kısım mehmet vakıf efendinin zamanında bir gazeteye verdiği röportajda bizzat kendisinin teyit ettiği bir olaydır.


  1. Yazan:
    no avatar


    REKLAM



Benzer Konular

  1. Şeyh Ahmet Ve Şeyh Muhammet Türbesi
    Konuyu Açan: MiSS-FENER, Forum: Ardahan.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 02.06.2009, 23:32
  2. ŞEYH ABDURRAHMAN EFENDİ
    Konuyu Açan: eskitoprak, Forum: Şanlıurfa.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.11.2008, 09:21
  3. NEBİH EFENDİ
    Konuyu Açan: eskitoprak, Forum: Şanlıurfa.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.11.2008, 09:14
  4. SAKIP EFENDİ
    Konuyu Açan: eskitoprak, Forum: Şanlıurfa.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.11.2008, 09:05
  5. VELİ EFENDİ
    Konuyu Açan: eems34, Forum: Karikatürler.
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj : 11.03.2007, 18:33

copyright

Soru Cevap

grafimx