Kastamonu Evliyaları

  1. Kastamonu Evliyaları hayatları - Kastamonu Evliyaları yaşamları - Kastamonu Evliyaları kimdir


    Seyyid Ahmed Sünneti

    Mustafa Aşkar’ın ‘Tasavvuf Tarihi Literatürü’ adlı eserinden öğrendiğimize göre, ‘Menakıb-ı Şeyh Şaban-ı Veli’, menakıbnameler içersinde en sağlıklı olanlarından biridir. Bunda eserin müellifi Ömer Fuadi’nin ilmi kişiliğinin de katkısı olduğu kabul edilir. Ali Okumuş tarafından 1998’de yüksek lisans tezi olarak, Latin alfabesine çevrilmiş olan eserin üçüncü bölümünde, Şeyh Şaban-ı Veli’den önce Kastamonu’da halveti tarikatı şeyhi olarak hizmet vermiş olan Seyyid Sünneti Efendi’den söz edilir.

    Peygamber efendimizin sünnetine uygun yaşamış olduğu için Seyyid Sünneti ismiyle tanınan Ahmed Efendi ilim sahibi bir zattır. Kendisini irşad eden şeyhlerin yüksek mertebelerine yetişip göstermiş olduğu manevi haller sebebiyle, “bundan sonra sizi irşada kadir değiliz. Fakat İran’dan Anadolu’ya şöhreti yayılan Seyyid Yahya adında fazilet sahibi bir kutb çıkmıştır. Allah’ın izniyle tahsiliniz onlardandır”, diyerek onu Seyyid Yahya’ya gönderirler. Ahmed gönül hoşluğu ve nihayetsiz bir teslimiyet içinde Seyyid Yahya Sultan’ın hangahına ulaştığında, şeyh gayb aleminden bu sadık talebenin geldiğini anlayıp kapı dervişlerine , “evlad-ı Resul’den bir gerçek talip geldi, içeri getirin”, der. Sözün özü, Seyyid Yahya Hazretlerine sıdk ve istikametle hizmet edip tasavvufun makamlarını tahsil eden Ahmed, yine kendi memleketi olan Kastamonu’ya hilafetle gönderilir.

    Seyyid Ahmed Sünneti’nin tarikat silsilesinin kendisinden sonra kesileceği endişesi ile cenab-ı Hakk’a niyaz ettiklerinde sık sık Hızır Peygamber (a.s) ile buluşup onlardan istifade etmiş olduğu anlatılır. Hızır Aleyhisselam şunları söyler. “Ya Seyyid Ahmed Sünneti!. Gerçi Allah’ın izniyle silsileniz kesilir ve seccadeniz bir zaman boş kalır. Fakat nice zaman sonra Seyyid Yahya Sultan silsilesinden bir zamanın kutbu sultan gelip seccadeyi tekrar ihya edecektir. Kendilerinin ve kendilerinden sonra gelen halifelerinin ruhani halleri ve Rahmani feyizleriyle, seccadenizde yine telkin ve irşadın devam edeceği bildirilmiştir. Onlar sizindir ve siz unutulmayıp kıyamete kadar hayır dua ile yad olunursunuz.”

    Menakıb’da kaydedilmiş olan bir menkıbe de şöyledir. Hüseyin Halife ve diğer bazı yaşlı kimselerin anlattığına göre, Gümüşlüce Deresi büyük bir sel sebebiyle yolu üzerindeki avlu duvarını yıkarak mezarı açar. Seyyid Ahmed Sünneti’nin bedeni açığa çıktığında çürümemiş olduğu görülür. Aynı zamanda Şaban-ı Veli’nin de mübarek bedeni Seyyid’in ayak ucuna gelmiştir. Edebe riayet edip hürmetle ayaklarını çekmiş bir vaziyette yatmaktadır.

    Seyyid Ahmed Sünneti’nin vefatı tahmini olarak 1460 verilir (bazı kaynaklar bu tarihi 1490’lara çeker). Şeyhi Seyyid Yahya ve önemli halifelerinden Alaeddin Rumi, Pir Şükrullah, Pir Bahaeddin Erzincani’nin vefat tarihleri de 1463’lerdir. Halbuki Şeyh Şaban-ı Veli’nin doğum tarihi 1499 olup Kastamonu’da Halvetiliğin Seyyid Ahmed’in vefatıyla 70 yıllık bir kesintiye uğramış olduğu görülecektir.

    Şeyh Şaban-ı Veli’nin Seyyid Ahmed Sünneti’nin mescidinde inzivaya çekildiği, ve tıpkı Ahmed Yesevi gibi 63 yaşından sonra hayatının sonuna kadar burada devamlı ibadet ve tefekkürle meşgul olduğu anlatılır. Bu yapı ve çevresi, Şaban-ı Veli’nin vefatından kırk yıl kadar sonra bünyesinde cami, türbe, dergah, kütüphane, asa suyu ve şadırvan ile dergah evleri mevcut bir külliyeye dönüştürülecektir .

    Abdal Hasan


    Türbesi Taşköprü ilçesinde bulunan Abdal Hasan ile ilgili anlatılan efsanelere göre, zamanında Sultan Beyazıt’ın bir kız çocuğu olur ve bu kız 20 yaşına kadar hiç konuşmaz. Kızının derdine deva bulamayan sultan, çevresindekilerin tavsiyesi üzerine kızını adamlarına teslim ederek Kastamonu’daki Abdal Hasan’a gönderir. Daha kafile köye gelmeden Abdal Hasan olaylar kendine malum olduğu için, kafileyi köyün girişinde karşılar. “Kızım konuş”der. Kız ise “Selametü’l-insan, fi hıfzı’l-lisan” (İnsanın selameti dilini tutmasındadır) der. O günden sonra konuşmaya başlayan sultanın kızı köyden ayrılmayarak oraya yerleşir. Abdal Hasan ile ilgili anlatılan bir diğer efsaneye göre, Abdal Hasan’nın yaşadığı köyün halkı oldukça fakirdir. Bir gece köye hırsızlar gelerek, tek bir kuzusu olan bir adamın kuzusunu çalarlar. Çaldıkları bu kuzuyu kesip, köye yakın bir mağarada pişirip yemeye başlarlar. O sırada mağaraya üstü başı perişan bir adam gelir, kendisinin de kızaran kuzudan dan yiyip yiyemeyeceğini sorar. Hırsızlar onu da aralarına alıp kızarmış kuzudan verirler. Yemeğe başlamadan, sonradan gelen kişi yemek bitince şükür duası etmek istediğini, bunun için yemek yenirken kuzunun kemiklerini atmamalarını bir kenarda toplamalarını söyler. Yemeğin bitiminde, kuzunun sadece bir tarafta toplanmış kemikleri kalmıştır. Mağaraya sonradan gelip yemeğe katılan kişi, şükür duası eder ve “Allahım biz eksilttik sen yerine koy “ der. Birden kemikler canlanıp yeniden kuzu olur ve mağaradan çıkarak doğru köye gider. Bütün bunları şaşkınlık ve korkuyla seyreden hırsızlar bu kişinin yörede adı çok bilinen ermiş Abdal Hasan olduğunu anlarlar. Bunun üzerine hırsızlık yapmamaya tövbe ederek, Abdal Hasan’nın elini öperek iyi insan olmaya söz verirler . Abdal Hasan’ın türbesinin biraz yukarısında bir su vardır. Bu suya “Asa Suyu” denmektedir ki bu isim, Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesindeki su için de, Benli Sultan Türbesinin bahçesindeki su için de kullanılmaktadır. Abdal Hasan’ın türbesindeki suyun, cilt hastalıklarına iyi geldiği ve çeşitli rahatsızlıkları olan kişilerin bu suyla yıkandıktan sonra, rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılmaktadır. Bunun yanında cinli olduğuna inanılan, saralı olan, hamileyken çocuğunu düşüren ya da çocuğu olmayan kadınlar da bu türbeye gelerek dua etmekte ve kısa zamanda dileklerinin gerçekleştiğine inanılmaktadır. Sultan Beyazıt’ın kızıyla ilgili anlatılan efsaneden yola çıkarak da konuşamayan çocuklara Asa Suyu’ndan içirerek kısa zamanda konuşacağına inanılmaktadır.

    Ahi Şorve Türbesi


    Son zamanlarda beton bina olarak yaptırılmıştır. İçinde 3 tahta sanduka mevcuttur. Eski kayıt ve belgelerde Ahi Sarva, Acı Sarbe, Acı Çorba olarak anılmakta olan bu zatın asıl adı belli değildir. Ahi teşkilatının nüfuzlu bir lideri olduğu kesindir. Çünkü Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin başlarında Anadolu'ya yerleşen Türk toplumlarının ticarî hayatı, dinî ciheti ağır basan şeyhler ve ilim adamlarının liderliğindeki Ahi teşkilatlarının denetiminde düzenleniyordu. Bu zat araziyi Vakfiyeye bırakmıştır. Bu zatın vakfiyelerinin bir kısmının tapu kütüklerinde hâlâ adı bulunur. Hisarcık, Değirmen çayı adlı mezralar, Kuzkaya nahiyesinde Kızılca viran mezrası, Göl de Karasu ve Terkeşe adlı çiftlikler vb.dir. Yerli ve yabancılar tarafından ziyaret edilmektedir.

    Ali Asgar Efendi ve Türbesi


    Kalenin doğu eteğinde medfündur. Hz. Hüseyin(r.a.)'ın neslindendir. İranlıdır. Şah Şii akidesini yaymak için onun nüfuzundan faydalanmak istemiş, saraya mabeyn katibi olarak almıştır. Bir gece Şahın kafasını keser(Hz. Ebu Bekir ve Ömer Efendimize sövdüğü için) Bağdat'a kaçar. Rüyasında Peygamber(a.s.) efendimizi görür. "Oğlum! Benim ashabımı lanetleyen bir adamın başını kesmekle ashabıma karşı ortaya koymuş olduğun muhabetten dolayı çok sevindim. Kastamonu'ya git, uzlet ve riyazetle ümmetime manevi dua edip doğru yolu göstermekle meşgul ol ve kendini gizli." der.Üç yıl sonra Kastamonu'ya ulaşır. Kale girişinde tenha yerde gizlenir. Bayraklı Dede diye bilinen zatın kazancını bu zatla paylaştığı anlatılır. 1533'te vefat ederek Kırkkızlar Türbesine defhedilmiştir. Halk mum yaktığı, çul bağladığı ve buna benzer inançlarla ziyaret ettikleri için kaybolmaktan mezarı kurtulmuştur.

    Aşıklı Sultan


    Hakkında en çok efsane anlatılan evliyalardan birisi de Aşıklı Sultan daha bilinen adıyla Yanık Evliya’dır. Şehir merkezinde Püre Mahallesinde bulunan türbe haftanın her günü halka açıktır. Türbenin ortasında bulunan sandukada Aşıklı Sultan yatmaktadır. Sandukanın ayak ucu açılıp evliyanın ayak bileğine kadar olan kısım yani aşık kemiği göründüğü için aşıklı sultan dendiği rivayet edilmektedir. Yanık evliya denmesinin nedeni ise türbenin bir yangın geçirip cesedin yanmış olmasındandır. Bugün ziyaretçilere gösterilen ayak kısmı siyah yanmış şekildedir. Türbede yatan evliyanın gerçek kimliği hakkında tarihi kaynaklarda bilgi bulunmamakla birlikte türbenin civarındaki kişiler Kastamonu Bizansın topraklarıyken, Türk topraklarına katmak isteyen akıncı komutanlarından olduğunu söylemektedirler. Kastamonu’yu fethettikten sonra 1116 da şehit olan komutanın cesedinin gömüldüğü yer zamanla türbe şekline getirilmiştir denilmektedir. Bugün bile evliyanın cesedinin bozulmamış olması ile ilgili de müslüman şehitlerin cesedinin bozulmayacağı, şehit düştüğü haliyle kıyamete kadar bedenin korunacağı inancına bağlanmaktadır. Aynı şekilde Kuzkaya’da bulunan Şeyh Mehmet Efendi (Sacayaklı Sultan)’nin de cesedinin bozulmadan korunduğuna inanılmaktadır. Bugün Aşıklı Sultan türbesine Anadolu’nun çeşitli yerlerinden ziyaretçiler gelmektedir. Cesedin bozulmamış olması ve belli bir kısmının da ziyaretçilere gösterilmesi ziyaretçi sayısını arttırmaktadır. Türbenin yanışı hakkında da kesin bir tarih bilinmemektedir. Bir rivayete göre Cumhuriyetin ilk yıllarında bir rivayete göre ise Selçuklu döneminde türbe yanmıştır. Türbenin yanmasıyla ilgili anlatılan efsanelerde tarihte ortaklık olmamakla birlikte türbenin yanışı ile ilgili anlatılan efsaneler birbirine benzerlik göstermektedir. Efsaneye göre kalbi temiz olmayan birisi gelerek türbede dua edip dilekte bulunmuştur. Bu dilek ise kişinin kalbinin kötülüğü nedeniyle yerine gelmemiştir. Bunun üzerine sinirlenen kişi eline mum alıp türbeye gelmiş “Dileğim olsun diye benden beklediğin bir mumsa işte yakıyorum, eğer söylendiği kadar büyük evliya olsaydın dileğim olurdu” demiş yanan mumu türbede bırakıp gitmiştir. Bu nedenle de türbe de yangın çıkmıştır. Yangının yeni çıktığı anlarda dönemin Kastamonu valisi rüyasında Aşıklı Sultan’ı görmüştür. Evliya “Yetiş vali türbem yanıyor, kalk da yangını söndür” diyerek valiyi uyarmıştır. Vali hemen uyanarak evinin penceresinden türbenin olduğu yöne doğru bakınca dumanların yükseldiğini görmüş, hemen yangının söndürülmesi talimatını vermiş. Böylece yangına erken müdahale edildiği için türbe tamamen kül olmaktan kurtulmuş. Bu yangın nedeniyle de evliyanın naaşında yanık izleri kalmıştır. Türbenin duvarlarında da yangının izleri hala bulunmaktadır. Naaş yanmış olmakla birlikte kül halinde değil bozulmamış şekilde sadece yangının siyahlığı naaşın üzerinde iz bırakmıştır. Beden bozulmadığı için, naaşın öldüğü zaman mumyalandığı düşünülmüş, bu nedenle çeşitli bilim adamları gelerek naaşı incelemiş ve mumya olmayıp doğal olarak naaşın korunup bozulmadığına karar vermişler. Evliyanın bugün sadece ayakları ziyaretçilere gösterilmektedir. Ama sanduka ortada olduğu için türbenin bekçisi bazen kötü niyetli kişilerin sandukanın tamamını açıp evliyanın parmağındaki yüzüğü almaya kalktıklarını belirtmiştir. Yine bekçinin belirttiğine göre evliya yüzük çıkarılmaya çalışıldığında parmağını bükmekte yüzüğün çıkmasına izin verme mektedir . Aşıklı Sultan türbesinde ziyaretçilerin gece geçirmesine, burada uyumalarına izin verilmemektedir. Bu nedenle türbe belli bir saatten sonra kapatılmaktadır. Buna rağmen birkaç yıl önce felçli bir adam gelerek evliyayı rüyasında gördüğünü ve gelip türbesinde yatarsa iyileşeceğini söylemiştir. Bu nedenle de türbede gece uyumak istediğini belirtmiştir. Bunun yasak olduğu ne kadar söylense de felçli kişi çok ısrar edince kalmasına izin verilmiş ama sabah namazı okunurken gitmesi istenmiş. Felçli kişi çok ısrar edip, evliyanın kendisini çağırdığını onun ısrarla yatmasını istediğini söylemesi bekçiyi de etkilemiş, bir yandan yasak olması bir yandan evliyayı kızdırma korkusu bekçiyi çelişkide bıraksa da birkaç saatliğine izin vermiş ama o geceyi bekçi de evinde sıkıntıyla geçirmiş. Sabah namazıyla beraber türbeye giden bekçi gece felç bıraktığı adamın biraz daha iyileşmiş olduğunu fark etmiş. Bu olaydan kısa bir süre sonra tekrar türbeyi ziyarete gelen felçli adamın tamamen sağlığına kavuştuğunu görmüş (K5). Türbenin civarındaki evlerde yaşayan kişiler kendilerini çok güvende hissettiklerini söylemektedirler. Evliyanın o mahallede hırsız, uğursuz barındırmayacağını, hırsızlığa gelen kişinin çaldığı eşyayı mahalleden çıkaramayacağını mutlaka düşürüp gideceğine inanılmaktadır. Bunun örneklerinin çok yaşandığını belirtmektedirler. Sokak başlarında bez içinde sarılı altınların bulunduğu, içi para dolu cüzdanların bulunduğu bu altın ve paranın aynı gün sahibine ulaştırıldığı söylenmektedir. Özellikle türbenin olduğu sokakta yaşayan kişiler sokakta bulunan evlerin bereketli olduğunu kimsenin para sıkıntısı çekmediğini söylemektedirler. Üstelik mahalleye kiracı olarak gelen kişilerin kısa zamanda ev sahibi olduklarını da söylemektedirler. Mahallede sarhoş, kavgacı, huzursuz, kötü ahlaklı kişilerin barınmadığını, bu karakterdeki kişilerin başlarının sıkıntıdan kurtulmayıp sonunda mahalleyi terk edip gittiklerini belirtmektedirler.

    Bayraklı Sultan


    Asıl ismi Yûnus Mürebbî'dir. 1204 senesinde Selçuklu kumandanlarından Hüsâmeddîn Çoban Bey komutasındaki ordu ile Kastamonu fethine katıldı. Günlerce süren muhasarada kaleyi almak şöyle dursun, surlara tırmanmak dahi mümkün olmadı. Bir gün Yûnus Mürebbî, Hüsâmeddîn Çoban Beyin huzûruna çıkarak yapılacak ilk cenkde bayraktar olmak istediğini arzetti. Çocuk sayılacak yaşta olması sebebiyle hayır cevabını alınca:

    - Ata Beyim gece rüyâmda sevgili ve şerefli Peygamber efendimizi görmekle şereflendim.

    "Yarın bana kavuşacaksın. Fakat elinde bayrakla bana gel!" dedi, diyerek rüyâsını anlattı. Cenk esnâsında belindeki urganı kale burçlarına fırlatıp, dökülen kızgın yağlara, alevli parçalara aldırmadan burca tırmanıp sancağı dikti ve elindeki kılıç ile kale kapısının halatlarını keserek kapıyı açtı. Açılan kapıdan içeri hücum edilerek kale fethedilince, Yûnus Mürebbî'nin vücudunda pek çok ok yarası olmasına rağmen sancağı dimdik tuttuğu görüldü. Nâşı Kastamonu kalesine defnedilerek bir de türbe yapıldı. Yöre halkının Bayraklı Sultan olarak tanıdığı Yûnus Mürebbî sık sık ziyâret edilmektedir.

    Benli Sultan Külliyesi

    Kastamonuya 27 Km. uzaklıkta ve ılgaz dağının kuzey eteğinde yeralan ahlat Köyünün Benli Sultan mahallesindedir. Külliye cami, mutfak, misafirhane ve türbeden müteşekkildir. Benli sultan ocağına varıp da tatlı bir huzur hissetmeyen hemen hemen hiç kimse yoktur. TÜRBE Cami, mutfak ve misafirhaneden sonra kıble tarafından altı-yedi basamaklı merdivenle çıkılan ahşap bir salondan türbeye geçilmektedir. Döşemesi ahşaptır. Kabirleler toprakta olup türbe içinde işaret sandukaları vardır. Türbenin içinde sekiz ve ön tarafta üç olmak üzere toplam onbir adet sanduka vardır. Kıble tarafında en başta bulunan sanduka, zaviyenin kurucusu gönüller sultanı Bayramı Şeyhi Mehmet Muhiddin Efendiye aittir. Yanağında büyükçe bir ben bulunduğu için Benli Sultan lakabıyla meşhurdur. Aynı kökten olduğu söylenmektedir. 900-1500 yılları basında II. Beyazıd ve Yavuz Sultan Selim dönemleriyle Kanuninin saltanat yılları başına kadar yaşadığı bilinmektedir. Yaşadığı dönemde Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli ile yakın münasebet içinde bulunmuş; Halkın dini ve Tasavvufi açıdan eğitilmesine çok büyük katkıları olmuştur. Benli Sultan, Şimdiki Türbenin güney doğu köşesindeki derenin başında bulunan büyük bir ağacın kavuğunda riyazete çekilmiş; Asasıyla toprağa vurarak bugün Asa Suyu denilen suyu çıkarmış ve ilk defa vahşi hayvanlarla ünsiyet kurmuştur. Çeşitli cilt hastalıklarına şifa olan bu suyun üzerine son zamanlarda beton bir çeşme ve hamam yapılmıştır. Lezzetli ve çok soğuk bir sudur. Burada riyazetini tamamlayan Mehmet Muhyiddin Efendi, daha sonra külliyenin bulunduğu yere yerleşerek zaviyesini kurmuş ve Bayrami Tarikatı üzerine tenvir ve irşada başlamıştır. Kastamonu-Tosya yolu üzerinde bulunan dergah, artık gönüller ordusunun komutanı Benli Sultan'ın karargahıdır. Manevi sıkıntıların huzura döndüğü bir huzur istasyonudur.

    Çevkanî Efendi Türbesi

    Akmescit mahallesi, çakır sokak Kain Çevkanî Camii'nin batısındaki kabristanda yatmaktadır. Vefat tarihi bilinmemekle beraber 1892'de adı geçen camii tamir ettirip dergah haline getiren Rufaî şeyhi Hacı Said Efendi olduğu söylenmektedir. Demir parmaklık içinde kim oldukları bilinmeyen diğer mezarlar da bulunmaktadır. Kabir ziyaretgahtır.

    Deveci Sultan ve Türbesi


    Kendi isminden mülhem Deveciler diye anılan mahallenin aynı isimli sokağında ve yine Deveciler Camii'nin harimi dahilindedir. Tavanı cami ile ortak olan türbenin döşemesi tahta olup, sandukaların görünebileceği camlarla donatılmıştır. 12 tane tahta sanduka vardır. Gösterişli olanı Deveci Sultan'a aittir. Bir diğeri Nakipzâde Hacı Kadın Efendiye, Elyakut Hocaya, Miralay Mehmet Ali Bey'e aittir.

    Aslen Horasanlıdır. Adı Yusuf tur. Yusuf el-Horasanî olarak bilinir. Erzincan'a vardıkları gece rüyada Peygamber efendimizi görür. Kendisine Peygamberimiz(a.s.) Kastamonu'nun fethi için mücadele eden orduya katılmasını, bu gazanın yetmiş bin Hacc’dan daha efdal olduğunu söyler. Yusuf Efendi tereddüt içinde kalınca yedi gece aynı rüyayı görür. Bunun üzerine hac seferine ayırdığı paralarıyla birçok at alır ve deve alıp Kastamonu'ya döner. Kastamonu'da deve satın alır ve güder ki Deveci Sultan lakabı buradan kalır. Altı ay sonra Atabey Gazi de Kastamonu'ya ordusu ile vasıl olur. Yusuf Efendi develerin tamamını gazilere tahsis eder. Hz. Yusuf el-Horasanî o akşam rüyada Haddad el-Endülisî hazretlerini görerek kendilerine, demirden harp aletleri yapmasını öğretir. Memleketi Atabey Gazi ile fethederler. Türbesi bugün ziyaretgah ve dua okunan mekandır.

     

     

    Nehir - 12.01.2010 - 16:05
  2. Şeyh Ahmed Siyahi

    Kastamonu velîlerinden. 1777 (H.1191) senesinde Kastamonu'nun Kırkçeşme mahallesi Ahmed Dede Caddesindeki evde doğdu. Babası Sadi tarikatı dervişlerinden Demirci Ahmed Efendidir. Ahmed Siyahî, Kur'ân-ı kerîm okumayı zamanın zâhid ve âbidlerinden olan Şâbân Efendiden öğrendi. İlk tahsîline Mustafa Efendi isimli bir zâtın huzûrunda başladı. Amasyalı Uzun Ali Efendinin derslerine devam ederek ilmini genişletti. Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden Hoca Nu'man Efendi Şeyh Hicâbî'nin sohbetlerinde bulunarak çok istifade etti. Bu hocalardan icâzet aldıktan sonra Çorum'a gitti. Burada Yûsuf-ı Bahrî Efendiden hadîs ilmini öğrendi ve akranları arasında Hâfız-ı hadîs ünvânı aldı. Birkaç defâ Çerkeş'e gitti ve Halvetiyye yolu büyüklerinden Şeyh Mustafa Efendinin sohbetlerinde bulundu. Şeyh Mustafa Efendi; "Senin feyzine sebeb olan zâtın ismi Hâlid olacak. Onu ara." diye tavsiyede bulundu. Ahmed Siyâhî Efendi, kendisini irşâd edecek, yetiştirecek Hâlid ismindeki zâtı aramaya başladı. Karadan hacca gitmek üzere yola çıktı. Şam'a vardığı zaman Nakşibendiyye yolunun büyüğü Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin ismini duyunca; "Hocam Şeyh Mustafa Efendinin buyurduğu Hâlid bu olabilir." diyerek hemen sohbetlerine devam etti ve talebeleri arasına katıldı. Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ile birlikte hacca gitti. Ahmed Siyâhî, başına devamlı siyah sarık sardığı için Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî tarafından "Siyâhî" lakabı verildi. Hac ibâdetini tamamladıktan sonra hocası ile tekrar Şam'a dönerek bir müddet daha kaldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri ona, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmesi, doğru yolu göstermesi için icâzet, diploma verip vazîfelendirince, 1827 senesinde Kastamonu'ya döndü. Kastamonu'ya dönüşünde Abdülbâkî Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Bir taraftan talebelere ilim öğretir, diğer taraftan insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatırdı. Kendisini sevenleri ve talebeleri gün geçtikçe arttığı halde, çekemeyen, karşı çıkan ve düşmanlık besleyenler de vardı. Bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin meşhur halîfelerinden Abdülfettâh-ı Akrî hazretleri Bağdât'tan İstanbul'a gelirken Ahmed Siyâhî'yi ziyâret için Kastamonu'ya uğradı. Bu durum şeyhi ve talebelerini çok sevindirdi. Ayrıca şeyhin büyüklüğünü göremeyenlerin gözlerindeki perdelerin açılmasına yol açtı. Nitekim Kastamonu âlimlerinden olup şeyhin büyüklüğünü kabul etmeyen Keskinzâde Ahmed Efendi, Abdülfettâh Efendiye gelerek tasavvuf dersleri almak istedi. Bu taleb üzerine Abdülfettah-ı Akrî; "Şeyh Siyâhî buradayken bizim ders vermemiz edebe uygun olmaz." diyerek onun yetiştirilmesini Ahmed Siyâhî'ye havâle etti. Keskinzâde de şeyhten özür dileyip talebesi oldu. Merdoğlu isminde hayırsever bir zengin evini medrese haline getirip, talebe yetiştirmesi için Hacı Ahmed Siyâhî'nin emrine verdi. Ahmed Siyâhî Efendi; Merdoğlu Medresesi veya Hacı Ahmed Efendi Medresesi ismi ile bilinen bu medresede uzun yıllar ders verdi ve talebe yetiştirdi. 1861 senesinde Mâliye Nâzırı olan Safvetî Paşanın arzı ve Sultan Abdülmecîd Hanın irâdesiyle Câmii şerîfin karşısında bir dergâh inşâ edildi. Dergâh yapılırken etrâfında yer alan üç evin satın alınarak ilave edilmesi düşünüldüğü halde, sahiplerinin şiddetli itirazı sonucu gerçekleşmedi. Bu hal üzerine Ahmed Siyâhî Efendi; "Bu evler sultanımız hazret-i Hâlid tarafından dergâhımıza ilâve buyurulmuştur. Şimdiki halde karşı çıkan sâhipleri bir gün gelir, kendi rızâlarıyla terk edip, satarlar." buyurdu. Ahmed Siyâhî Efendinin bu sözleri, kendisinin vefâtı ve muhterem oğullarından Şeyh Seyyid Efendinin zamânında gerçekleşti ve şöyle oldu: O evlerden birinin sâhibi evini şeyh hazretlerine sağlığında satmadığı gibi, Ahmed Siyâhî'ye söylediği pekçok ağır sözlerle onu incitmiş ve üzmüştü. Ancak o kişi, Ahmed Siyâhî'nin vefât ettiği gece akıl almaz bir halde; "Aman, yâ Hazret-i Şeyh! Affet! Kusur ettim. Merhametine sığınıyorum." diyerek feryatlar etti. Öyle ki bağırmalarından çevre ev sâkinleri de uyandı. Bu olay üzerine ertesi gün o ve diğer iki ev satılarak dergâha ilâve olundu ve "Kim komşusuna eziyet ederse, Allahü teâlâ onun evini ona vâris kılar." hadîs-i şerîfi tahakkuk ederek herkese ibret oldu. Ahmed Siyâhî'nin tasavvuf yolunda yetiştirip icâzet verdiği talebeleri arasında; oğulları Abdülazîz ve Seyyid Ahmed Hicâbî, Benli Sultan Şeyhî Şânî Efendi, Sinop Müftüsü Hâfız Ali Lütfî Efendi, Hacı Mehmed Hulûsî Efendi, Şeyh Ahmed Efendi, Reis-ül-Kurrâ Hâfız Hasan Efendi ve Ma'rûfîzâde Hâfız Hasan Efendi başlıcalarıdır. Ömrünün sonuna kadar talebe yetiştiren Ahmed Siyâhî, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünya ve âhirette kurtulmaları için çalıştı. 1874 (H.1291) senesinde tahmînen doksan beş yaşında olduğu halde "Aman yâ Resûlallah!" dedikten sonra vefât etti. Cenâze namazında bütün Kastamonulular hazır bulundu. Vasiyeti üzerine Çamurcuoğlu Hasan Ağa'dan intikal eden arsaya defn edildi. Allahü teâlânın rahmetinin üzerine yağması için kabrinin üzerine türbe yapılmamasını vasiyet ettiğinden kabri üzerine türbe yapılmadı. Vefâtından sonra yerine oğlu Seyyid Hicâbî Efendi geçerek insanlara doğru yolu gösterdi. Vefâtından bir buçuk ay sonra Medîne-i münevverede Anbar memurluğu yapan Arif Hikmet Bey'den Şeyh hazretlerinin kütüphanesinin müdürü Hacı Şâkir Efendiye bir mektup geldi. Mektubunda; "Bu gece Şeyh Siyâhî hazretleri, Peygamber efendimizin mübârek kabrini ziyâret eyledi." yazıyordu. Mektubun târihine baktılar, Ahmed Siyâhî Efendinin vefât ettiği güne rastlıyordu. Böylece şeyhin son anında "Aman, yâ Resulallah!" demesinin sırrı, daha iyi anlaşılmış oldu. Ahmed Siyâhî hazretleri oğluna şöyle nasîhatta bulundu: Ey oğlum! Sana Allahü teâlânın kitâbına, Resûlullah efendimizin sünneti seniyyesine uymayı, îtikâdını evliyâullahın da bağlı olduğu, Ehl-i sünnet vel cemâat âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâda göre düzeltmeni tavsiye ederim... Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur'ân-ı kerîm ehline hürmet et. Vicdanın, için temiz olsun, cömerd ve güleryüzlü ol. Başkalarına ihsan ve iyilikte bulun. Allahü teâlânın yarattıklarına eziyet ve sıkıntı verme. Arkadaşlarının hatâ ve kusurlarını affet, görmemezlikten gel. Büyük, küçük herkese nasihat eyle, hırs ve tamâyı terk eyle. Bütün ihtiyaçlarında Allahü teâlâya tevekkül et, güven. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine sığınanları mahrum etmez. Oğlum! Selâmeti, kurtuluşu istikâmet ve doğruluktan başka bir şeyde, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı Resûlullah efendimize tâbi olmak, ona uymaktan başka bir yolda arama. Kendini hiç kimseden faziletli, üstün zannetme. Birisi senin hakkında nemmâmlık, koğuculuk ve hasedçilik yaparsa, ona mâni olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü teâlâya bırak. Çünkü bu yolda öyle Allah adamları vardır ki, Allahü teâlânın izni ile fitne fesat sebebini göz açıp kapayıncaya kadar söküp atarlar. Sen kıymetli ömrünü Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymakla geçir. Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekte kınayanın kınamasından korkma. İbâdet ve tâatın güçlüklerine karşılık ecir ve sevâba kavuşacağını düşünerek sabır ve tahammül et, nefsini dâimâ hesâba çek.

    Vakitlerini dînin emirlerine uymakla kıymetlendir. Çok önemli olan vakit sermayeni kıymetlendirmeye gayret eyle. Çünkü geçen zaman bir daha geri gelmez. Yarına çıkıp çıkmayacağın ise belli olmadığından yarını beklemek, yarın yaparım demek, üzüntü ve pişmanlığa yol açar. O halde sakın sakın elinde bulunan vaktini mâlâyâni, dünya ve âhirete faydası olmayan Allahü teâlânın râzı olmadığı, beğenmediği şeyler ile zâyi etme. İçinde bulunduğun anda Allahü teâlânın râzı olduğu beğendiği şeylere sarıl. Tevâzu ve alçak gönüllülükte toprak gibi, başkasına fayda vermekde meyvalı ağaç gibi, cömertlikde akan nehir gibi, ihsân ve iyilik yapmakda deniz gibi, mâlâyâni, faydasız şeyleri konuşmamakda, sükût ve susmakda cansız varlıklar gibi, ayıpları örtmekte karanlık gece gibi olmaya çalış. Kalbin görmemesi, kalb katılığından hasıl olacağından, dâimâ günahların için ağlayıp sızla, âh et. Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi, haramlara ve Allahü teâlânın yasak ettiği şeylere yöneltmekten sakın. Akrabâyı ziyâret ve onlara iyilik etmeyi ihmâl etme. Âhiret kardeşlerini, iyi arkadaşlarını arttırmaya çalış. Her zaman onlarla sohbet lâzımdır. Evliyânın büyükleri; "Allahü teâlâ ile beraber olunuz. Buna gücünüz yetmezse, Allahü teâlâ ile beraber olanlarla olunuz ki, sizi Allahü teâlâya kavuştursunlar." buyurmuşlardır. Ey oğul! Dünyâya sarılmış ona gönül vermiş olanlarla bulunma. Onlarla sohbet ve berâberlik gam, keder ve üzüntü getirir. Bu, tecrübe ile sâbittir. Onlar senden faydalanırlar ise de sen onlardan faydalanamazsın. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, nefsinin arzu ve isteklerine uymuş kimselerle berâber olma. Böyle kimseler gizli düşman olup, insanın yüzüne karşı dalkavukluk yaparlar, gıyabında, arkadan ise aleyhinde bulunurlar. Onların yanına gelerek oturmalarına bakıp aldanma. Maksatları senden mânen faydalanmak olmayıp dünyâlık maksatlarına, mal ve mevki elde etmeye seni vesîle, âlet etmek içindir. Bir kusur ettiğinde, hakkında kötülük düşünenlerin ve düşmanlarının en azılısı olurlar. Zamânındaki insanları tecrübe ettiğinde, onlarda bundan başka bir özellik bulmayacaksın. Ey oğul! Sana sadâkat, bağlılık iddiasında bulunanların, yaptıkları iyilikleri başına kaktıklarını görürsün. Çünkü sadâkat ve bağlılık adına yaptıkları az bir iyilik karşılığında ağır, pek fazla bir hizmet ve karşılık beklerler, çok şey ümid ederler. Bu ümitlerine bir defa olsun müsâde etmezsen derhal, gösterdikleri sevgi, sadâkat ve bağlılıklarını bırakırlar. Çok defa onların isteklerinden yakanı kurtaramaz, arzularının hâsıl olması yolunda boşuna dînini ve şerefini fedâ etmiş, yüz suyu dökmüş olursun.Ey oğul! Eğer sana hakîkî dost arkadaş lâzım ise, Allah için sevenlerle beraber ol. Böyle kimselerden dostluk ve kardeşlik bağı kurduğun kimseye, muhtâc olduğunda ihtiyacından fazla malın varsa ver. Yahud onu kendinle beraber tut veya kendine tercih et. Beraber olduğunuzda ve arkasından ayıplarını ört ve gizle. Kusuru olduğunda sabır ve tahammül et. Hayatta iken ve vefat ettiğinde onu hayırla an. Herkese bilhassa sana karşı olanlara yumuşaklık, alçak gönüllülük, güler yüzlülük ile davranmaya gayret et. Sana, Rabbinden alıkoyan dünyalığa makam ve mevkıye kalbinin meyletmemesini tavsiye ederim. Çünkü nefs, hevâ, nefsin arzu ve istekleri, şeytan ve dünya, insanın dört düşmanı olup, herbirine karşı kullanılacak harb âletleri vardır. Nefsin silahı tokluk, hapishanesi açlıktır. Hevânın silahı, çok konuşmak; sukût, konuşmamak ise, onun zindanıdır. Dünyânın silahı insanlarla fazla berâber olmak, onlar arasında fazla bulunmak, çâresi yalnızlık ve onlardan uzak kalmaktır. Şeytanın silâhı gaflet yâni Allahü teâlâyı unutmak; ona karşı tedbîr, Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamak, O'nun büyüklüğünü düşünmektir. Zikir, Allahü teâlâya kavuşmakta en kısa yoldur. Ey oğul! Bu nasihatlerimi iyi belle ve Allahü teâlânın nîmetlerine, sana yaptığı iyiliklere şükr edenlerden ol...

    Halife Sultan Türbesi


    Topçuoğlu mahallesinde kendi ismiyle amlan camiinin önünde kuzey-doğu köşesindedir. Civardaki evlerin de dergaha ait olduğu söylenmektedir.

    İsa Dede Türbesi

    Atabey Camiinin kapısının karşısındadır. 1400'lü yıllarda inşa edilmiştir. Bayramı şeyhidir. Ankara'daki Hacı Bayram Veli hazretlerinin halifesinin damadıdır. Şeyh Şa'ban Veli'nin Kastamonu'yu şereflendirdiği 1530 tarihinde hayatta olup kendisini karşılamak üzere iki dervişini şehir dışına göndermiş, ancak dervişler Şa'ban Efendi kendisini bildirmediği için onu fark edememişlerdir . Kendisinden soma Şeyh Ali Dede, Müftü Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Mehmet Efendi, Münzevi Şemseddin Efendi gibi halifeler posta oturmuşlar, tekke ve zaviyelerin kapanmasına kadar Bayramı Tarikatı usullerine göre irşad görevini devam ettirmişlerdir. Kabri ziyaretgahtır.

    Maden Dede


    Çok ihmal edilmiş bir mezarı vardır ki üzeri açıktır. Adı Ebu Salih el-Müncî'dir. Hemedanlı Yusuf Efendinin halifelerindendir. Maveraunnehir ulemasındandır. Şiilerin bozuk inançları yüzünden halkı aydınlatmak için geldiği söylenir. Atabey Camii'nin imamet ve irşad hizmetlerini yürütmüştür. Birisi orayı kazmaya başlar ki mezarın bulunduğu yeri camiine katmak ister. Tam mezara geldiğinde iki gözü kör olur. Daha sonra evini satarak burayı terk etmiş olduğu anlatılır.

    Son yıllarda yayınlanan bir makale ile,Kastamonu Evliyası'ndan bazısı hakkında bilgiler ihtiva eden ve "Kırkanbar" türünde ele alman bir yazma eserden,"Atabey Câmî-i Şerifi Karşısında Kemer Altında Medfûn Olan Zât Hakkında Irâd Buyurulmuştur" başlığı altında,bu zâta "Maden Dede" denildiğini; isminin ebu Salih el-müncî olduğunu,kendisinin hicrî 650 tarihinde Atabey Gazi ile birlikte Kastamonu beldesini fethettiklerini öğrenmekteyiz .

    Müfessir Alaeddin Hazretleri


    Hakkında efsane anlatıldığı kadar, yaşanan olağanüstü olayların çeşitli şekillerde belgelendiği türbelerden birisi de şehir merkezinde Püre Mahallesinde bulunan Müfessir Alaeddin Hazretleridir. Hicri 665-747 yıllarında yaşamış, döneminin önemli alimlerinden olduğu kaynaklarda geçmektedir. Kur’an-ı Kerim’i elle yazıp tefsir etmiş, çok sayıda öğrencisine de Kur’an-ı Kerim dersi vermiştir. Hakkında anlatılan efsanelerden en bilineni de evliyanın Kur’an-ı Kerim öğretmesi üzerinedir. Efsaneye göre bir öğrencisine Kur’an-ı Kerim dersi verirken, tamamlayamadan vefat etmiştir. Vefatından öğrencisine rüyasında her gece kabrine gelmesini söylemiştir. Bunun üzerine öğrenci her gece evliyanın kabrine gitmiş, evliya da yarım kalan dersinin tamamlatıp öğrenciye Kur’an-ı Kerimi öğretmiştir (Türbenin duvarındaki asılı panoda da yazmaktadır). Aynı efsane başka bir varyasyonla yazılı bir kaynakta şu şekilde anlatılmaktadır :”Talebesine tefsir dersleri verirken vefat etmesi üzerine, defnedildiği günün gecesi, öğrencilerinin ayrı ayrı hepsinin rüyasına girerek mezarının başına gelip orada derslerine devam etmelerini tembihler. Ertesi sabahtan itibaren mezarın başında toplanan talebeler, aynen hayatta imiş gibi hocalarının sesini duyarak tefsirin kalan kısmının tamamlayıncaya kadar her gün derslere devam ederler. Bir gün talebelerin ciddiyetten uzaklaştıkları esnada –benim sağlığımda olduğu gibi yine aynen ciddiyetinizi muhafaza edeceksiniz!-diyerek onları ikaz etmiştir. Türbe hakkında anlatılan bir önemli efsane de pek çok kişinin şahit olduğu türbenin yıkılarak üzerinden yol geçirilme çalışmaları sırasında yaşanan olaylarla ilgilidir. Belediye yol çalışmaları yaparken, plana göre türbenin bulunduğu yerden yol geçecektir. Bunun için dozerler gelerek türbenin yıkımına başlanır. Fakat dozerler çalışmaz. Bütün gayretlere rağmen dozerler çalışmayınca mahalle sakinleri ve belediye işçilere türbenin yıkımına kazma ve kürekle yapmaya karar verirler. Fakat kim toprağa kazmayı küreği sokarsa onun aleti kırılır elinde kalır. Şaşkınlık içindeki mahalleli ve işçiler çalışmaya devam ederken türbenin içinden ışıklar çıkmaya başlar. Korkan ahali çalışmayı bırakır. O günden sonra türbenin yerinde kalmasına karar verilir ve türbe onarılarak bugünkü görünümüne getirilir. Türbede görülen ışıkla ilgili anlatılan bir başka efsanede de, türbenin kötü niyetli kişilere kendini göstermediği üzerinedir. Bu efsaneye göre, bir gün türbeye kalbinde iyi niyet olmayan kişiler gelir. Bunların dini inancı da zayıftır. Gelen kişilerin kötü niyetli olmaları evliyayı rahatsız eder. Birkaç kişi olan bu kişiler türbenin önündeki terastan Kastamonu şehrine bakarken arkalarına döndüklerinde türbenin yerinde olmadığını, boş bir arsa olduğunu görürler. Şaşkınlık ve korku içinde yüzlerini tekrar şehire dönüp bir süre öyle durduktan sonra tekrar türbenin olduğu yere baktıklarında bu defa türbenin bulunduğu yerde mum alevi şeklinde bir ışığın olduğunu ama yine türbenin olmadığını görürler. Bunun üzerine büyük bir korkuyla türbeyi kaçarak terk ederler. Türbenin etrafında ışık yanmasının o zamandan itibaren olduğuna inananlar vardır . Bu olayların duyulmasından sonra, türbeyi ve ışıkları merak eden araştırmacılar 1981 yılında türbeye gelirler. Bu konuda gazetelerde de çıkan haberlere göre, gece türbenin fotoğrafı çekildiğinde etrafında “Nur” denilen bir ışık halesinin bulunduğu görülmüştür.
    Çalışmalar sürdürüldükçe türbenin yanında poz veren kişilerin fotoğraflarının da ilginç bir görüntü oluşturduğu ya etraflarında ışık halesinin olduğu ya da bedenlerinin bir kısmının karanlıkta kaldığı tespit edilmiştir. Bilimsel olarak bir açıklaması bulunamayan bu durum türbenin Türkiye çapında da tanınmasını sağlamıştır.

    Ömer Fuâdî

    Ömer Fuâdî, on yedi yıl Kastamonu’da müftülükte çalışmış, sonradan Şeyh Şa’bân-ı Velî’nin başlattığı ekole dahil olmuş, âlim, fâzıl, şâir ve mütefekkir bir kişidir. Ciddi bir eğitim gördüğü geride bıraktığı otuza yakın eserden anlaşılmaktadır.

    Hayatı ve yaşamı ile ilgili olarak, devrinin ve sonraki asırların kaynaklarında çok fazla bilgiye rastlamadığımız Ömer Fuâdî, çocukluğunun ilk yıllarını, Şa’bân-ı Velî gibi büyük bir âlimin sohbet halkalarına katılarak geçirmiş, gençlik hevesleri içinde yüksek makamlar arzusunu hep içinde hissetmiş ve bu maksatla sağlam bir eğitim görmüştür. Fakat Fuâdî de, tıpkı Şa’bân-ı Velî gibi içindeki sıkıntıları giderememiş ve sonunda ruhundaki sarsıntıyı gidermek üzere Şa’bân-ı Velî’nin halifelerinden Abdülbâki Efendi’ye intisap etmiştir. Ömer Fuâdî, bu dönemde ruhundaki değişimi “Mekteb-i aşkda yine tekrar elifden başladım” diyerek, her şeye yeniden başladığını ifade etmektedir.

    Abdülbâki Efendi’nin himmet ve gayretleriyle gönlündeki manevî keşifleri idrak eden Fuâdî, kısa zamanda ruhen huzura ermiş ve hocasının vefatı ile yarım kalan seyr u sülukunu, onun haleflerinden Küreli meşhur âlim Muhiddin Efendi’den tamamlamıştır.

    Ömer Fuâdî de on yedi yıllık müridlik yaşamı olarak ifade edebileceğimiz bu süreci 1604 yılında, hocası Muhiddin Efendi’nin vefatı ile tamamlamış ve bu tarihte Şeyh Şa’bân-ı Velî dergahına beşinci şeyh olarak seçilmiştir.

    Ömer Fuâdî döneminde Şa’bânîlik’in sadece Kastamonu’da değil Kastamonu dışında da geniş bir coğrafyaya yayılmaya başladığını görüyoruz. Fuâdî’nin Şeyh Şaban-ı Velî camiindeki sohbetleri geniş halk kitleleri tarafından ilgiyle takip edilmeye başlanmış ve her geçen gün ziyaretçileri artmıştır.

    Özellikle fıkıh ve fetva konusunda memleket çapında tanınan Fuâdî’nin, Şeyh Şaban-ı Velî dergahında görevli olduğu süre içinde, en önemli hizmetlerinden birisi de kuskusuz Şeyh Şa’bân-ı Velî’nin kabrine yapılacak türbeye öncülük etmesidir. Menâkıb-ı Şa’bân-ı Velî adlı eseriyle Şeyh Şa’bân-ı Velî’nin hayatına ait bütün ayrıntıları bizlere anlatan Ömer Fuâdî, Türbe-nâme adlı eseriyle de Türbenin nasıl yapıldığını ve nelerle karşılaşıldığını bütün detaylarıyla anlatmaktadır.
    Aslında Ömer Fuâdî’nin hocası Muhiddin Efendi, Şaban-ı Velî’nin kabrine bir türbe yaptırmayı çok istemişse de, işlerinin yoğunluğu ve şartların elvermemesi gibi nedenlerle, bu isteğini yerine getirememiş; ömrü vefa etmeden önce de Ömer Fuâdî’nin de aralarında bulunduğu bir sohbette bu arzusunu dile getirmiştir.

    Ömer Fuâdî dergaha şeyh olarak seçilmesinin ardından, selefi ve hocası Muhiddin Efendi’nin bu arzusunu yerine getirmek için çalışmalara başlayarak, okunan dualar ve kesilen kurbanların ardından türbenin inşasına başlanmıştır. Fuâdî’nin anlattığına göre, inşaatta gayr-i müslim amelelerin de çalışması kendisini bir hayli rahatsız etmiş ve bu rahatsızlık rüyalarına kadar sirayet etmiştir. Durumu türbenin mimarıyla konuşarak ve onu telkin ederek gideren Fuâdî inşaatın gelişimini de ayrıntılı olarak yazmaktadır.

    Türbenin inşaatına, Sultan 2.Osman’ın vezirlerinden Kastamonu valisi Kurşunlu-zâde Mustafa Paşa ve Ömer Kethüda tarafından yardımda bulunulduğunu öğreniyoruz. Ömer Kethüda, Şa’bân-ı Velî’nin talebelerinden Himmet Dede’nin oğlu olup Sultan 1.Ahmed’in baş veziri Murat Paşa’nın dokuz yıl kethüdalığını yapmıştır. İnşaatın devam ettiği bu yıllarda Murat Paşa’nın Diyarbakır’da ölmesiyle yerine Nasuh Paşa geçmiş ve o da Ömer Kethüda’yı katlettirmiştir. Hal böyle olunca yardımlar kesilmiş, iki yıl yarım kalan inşaat harabeye dönmüştür. Bu aşamadan sonra da devlet yardımlarına pek sıcak bakmayan Ömer Fuâdî ve arkadaşları, halktan gelen bağışları makbuz karşılığı kabul etmişler; sonuçta toplanan bu paralarla türbenin inşaatı H.1020 tarihinde tamamlanmış ve tutulan bağış defteri de bizzat Fuâdî tarafından sanduka ile örtü arasına konmuştur.

    Ömer Fuâdî de selefleri (kendinden öncekiler) gibi, bir yandan çevresini aydınlatmaya, bilgilendirmeye ve talebeler yetiştirmeye devam etmiş; diğer yandan da sanat ve edebiyatla iştigal ederek bu konuda çeşitli eserler yazmıştır. Mutasavvıf bir şair olan Ömer Fuâdî, şiirlerinde ağırlıklı olarak vahdet-i vücud nazariyesi üzerinde durmuş ve zaman zaman;

    “Gitti cismim geldi bir cân yerine

    Gitti cânım geldi cânân yerine”

    dizelerinde olduğu gibi aşıkâne ve ârifâne şiirler de söylemiştir.

    Türk Edebiyatında 16.yy.dan itibaren yazılmaya başlanan ve az sayıda bulunan Gül ve Bülbül içerikli mesnevilerden biri de Ömer Fuâdî’ye ait bulunmaktadır. Edebî değer açısından önemli görülen, aşk ve vahdet temasının konu olarak ele alındığı “Risale-i Bülbüliyye” H.1033 tarihinde yazılmış 1163 beyitlik uzunca bir mesnevidir.

    Hayatının her aşamasında çevresine hizmet etmeyi gaye edinmiş olan Ömer Fuâdî, bütün yaşamını Kastamonu’da geçirmiş ve 1636 yılında, 76 yaşında vefat etmiştir. Kabri, Şa’bân-ı Velî türbesi içinde kütüphaneye bitişik olan duvarın yanında bulunmaktadır.

    Şeyh Mustafa (Resülzade)


    Şehir merkezindeki Kırkçeşme Mahallesinde bulunan Şeyh Mustafa (Resülzade) Efendi ile ilgili anlatılan efsanede ise, evliyaların ilerde keramet gösterecek kişilere çocuk yaşta göründükleri ve onlarla birlikte oldukları inancı vardır. Efsaneye göre yörenin bilinen evliyalarından olan Ahmet Hicabî Efendi çocukluğunda peygamber soyundan gelen Seyyid Şeyh Mustafa Efendi’nin türbesinin etrafında oynarken kimi zaman ortadan kaybolurmuş. Büyüdüğünde ona oyun oynarken ortadan neden kaybolduğu, nereye gittiği sorulduğunda Ahmed Hîcabi, Şeyh Mustafa’nın türbesinin bulunduğu yerin türbe olduğunu bilmediğini, orada oynarken o evde (ev zannetmekteymiş) oturanların onu çağırıp sevip okşadıklarını, sohbet ettiklerini ve sonra dışarı gönderdiklerini söylemiştir. Bugün de alkolik olan kişiler bu alışkanlıklarından kurtulmak için türbeye gelip dua etmektedirler. Kimi zaman da alkolik olan kişilerin aileleri bu kişileri sarhoşken buraya getirmekte ayılıncaya kadar beklemektedirler. Böylece alkol alışkanlığından kurtulunacağına inanılmaktadır.

    Abdülfettah-ı Veli ve Türbesi


    Kastamonu ve merkezi, Küpciyez mahallesi Yılanlı sokağında yatmaktadır. Türbe Yılanlı Camiinin doğu bitişiğindedir. Cami, ismini bu zatın kerametinden almış ve bu kerametle anıla gelmiştir.

    Caminin ismi anılınca Abdülfettah-ı Veli ile hatırlanmaktadır. "Yılanlı" denilmesine gelince; kapıda kitabede de geçtiği üzere şifahaneler bimaristan veya maristan olarak isimlendirilirler. "Mar" yılan anlamına gelmektedir. Günümüzde hala tıbbın sembolü olan yılan motifi bu Selçuk hastanesinin muhtelif yerlerinde nakşedilmiş ve ziyaretgah haline gelmiş türbe ziyaretinde buralara bakarak incelemeler yapıp hayretlerini ifade edenler bulunmaktadır. Ayrıca "mar" isimli veya yılan motiflerinden yılanlı denildiği söylenmekle beraber Abdülfettah-ı Veli ye ait Geylani (Geylanlı) nispetinden galat olarak Yılanlı denildiği de söylenmektedir.Şu menkıbede dikkate şayan ve toplum arasında yaygındır. Eskiden burası, Kastamonu'nun içinde akmakta olan çayın kenarında metruk bir yerdi. Şeyh Abdülkadir Geylani nin yedinci evladı Abdülfettah Veli gelir. Kastamonu halkı bundan haz etmez ve bu metruh kendisine tasrih edilir yılanların çok olduğu bu yerde barınır .

    Yılanları toplar, bir bohça ile bugün İHL'nin bulunduğu kaybılar (kayıplar) deresi diye maruf yere götürür ve kaybolun der. O dereye bundan sonra kayıplar deresi denilirken şeyhin bulunduğu bu yere de yılanlı ve üzerinde yaptırdığı cami dürüşşifa ve türbeye de Yılanlı Camii denilmiştir.

    Yılanların çokluğundan kinaye ve şeyhin bu kerametiyle anılması sebebiyle yapılan camiyle beraber bu semt de Yılanlı diye anılmaktadır .

    Burada 24 tane tahta sanduka bulunmaktadır. Türbe dikdörtgen planlı ve cami ile yatır duvarı arasında uzanır. Mihrabın hemen önünde ve cami tarafında bulunan bakırdan yapılmış mahfaza içindeki sanduka Abdülfettah-ı Veli Hz'lerine aittir. Burada Abdülkadir Geylani'nin Hz. Ali’ye uzanan şeceresi yazılıdır. Yapı 1210 tarihinde Abdülfettah-ı Veli tarafından inşa edilir. Bu zatın 671/ 1273 te vefat ettiği yazılıdır. Yine burada 1251 - 1321 tarihleri arasında yaşamış Hasip Efendi burada şeyhlik etmişler, 28 sene hizmette bulunmuşlardır ve Abdülfettah Hz.'lerinin çocuklarındandır. Geylaninin soyundan olduğuna dair belge yoktur. Fakat halk böyle tanımakta ve hikayelendirmektedir. Abdülfettah-ı Veli Hz.'leri hakkında Seydişehirli Şeyh Şerafettin Efendi 1329 / 1911 tarihinde Kastamonu ziyaretleri esnasına şu bilgileri verir. "... Bu yılanlı dergahındaki zat Geylani Hz.'lerinin halifelerinden ve cariyeden gelme torunlarındandır. Abdülfettah büyükler arasında sayılmakta ve Geylani’nin dokuz torunundan birini teşkil etmektedir. Bağdat'dan 1000 kişi ile buraya gelmiş ve medfun oldukları yerde büyüklerdendir. Kesin olan şudur ki, burası bir Kadiri dergahıdır. Soy kütükleri de mevcuttur. Abdülfettah isminde büyüklerden beş zat gelmiştir.

    Burada keramet ve hayatlarından bahsetmek çok araştırma gerektirmektedir. Tarihi hayatı bizim sahamızla organik bir bağ teşkil etmezken, menkıbelerinin halk tarafından anlatılıp, yayılmış olması ve bazı olayların bu zata bağlanarak, halk arasında rağbet görerek süre gelmesi sosyolojik bir yaklaşım tarzı açısından kayda değer bir durum arz etmektedir. Bu tür türbe, veli ve zatlar, Cumhuriyetle beraber sosyolojik etkilerini yitirir görüntülere girseler de, halk üzerinde çeşitli şekillerde etki izleri görülmektedir. Kendi alım satımlarında pir kabul edilerek sezon açılışına dua ile başlanılması, tıp ve eczacılıkta yılan sembolüyle hatırlanıp ihtimalli de olsa buraya atfederek alaka kurulması bunları göstermektedir. Ben 1988 yıllan içerisinde Yılanlı caminde müezzinlik göreviyle dini vazife ve memuriyetime devam ettiğim sıralarda, anket sorularını halka sunarken yaptığım sözlü mülakat ve görüşme, konuşma, sohbet sırasında elde ettiğim bilgi ve bulgulara baktığımda şunu müşahede etmiş bulunuyorum.

    Buraya ziyarete gelenler çok sık olmamakla beraber bulunmakta, her sene bu camide Ramazana hatim ile namaz kılınmakta, bu zat'ın torunlarından 1987’de vefat eden Hasip Yılanlı'nın ve yine Avukat olan Oğlu Said Yılanlı'nın devam ettirdiği miraç gecesinde, Peygamberimiz'in kendisine sunulan sütü içmelerini sembolize eden Mevlitteki Miraciye bahrinin özel olarak okutulmasını, bu esnada süt ikram edilme geleneğinin, devam etmekte olduğunu müşahade ettik. Yakın çevresinin vakfiye olması hasebiyle esnaftan ticaret ahlakına uymayanların burada iflas edip gittiklerini, veya farklı bahanelerle dükkanlarını terkedip yerlerine yenilerinin açıldığını; bu durumların da halk ve diğer esnaf ile cami cemaatı tarafından, ahlak kurallarına uymayanlara yine Abülfettah Veli Hz.leri tarafından verilen (biiznillah) bir ceza olarak bakılmakta olduğunu müşahede ettik. Tahir Amca dediğimiz bir ayakkabı satıcısı olan kişi her sabah dükkanını açınca veya açmadan caminin ve türbenin etrafını yıkamaktadır. Bunun neticesinde o gün dükkanına müşterinin çok geldiğini soranlara anlatmakta ve yakın diğer esnafça da tasdiklendiği görülmektedir.Bütün bu durumlar, Abdülfettah-ı Veli Hz.lerinden halkın etkilendiğini, ona göre kendilerine en azından çevre esnafının dikkat ederek, sadaka gibi hayırlar yapmalarında etkili olduğunu vs. sosyolojik etkilerinin birebir görüşme ve "ucu açık" sorular yöneltmekle daha net bulunabileceğini göstermektedir.

    Seyyid Ahmed Sünnetî Efendi,

    Abdal Hasan,

    Abdurrezzak Efendi,

    Abdulgafur Efendi,

    Abid Çelebi,

    Ahi Şorve,

    Ali Asgar Efendi,

    Aşıklı Sultan,

    Bayraklı (Sultan)Dede,

    Bektaşoğlu Safiyüddin Efendi,

    Benli Sultan,

    Cecelizâde İbrahim Nurettin Efendi,

    Cününi Baba,

    Çevkâni Efendi,

    Daî Sultan,

    Dayı Sultan,

    Deli Eşref,

    Deveci Sultan,

    Geyikli Sultan,

    Gümüşlü Sultan,

    Şeyh Ahmed Siyahî,

    Ahmed Hicabi

    Halife Sultan,

    Hamza Baba,

    Haraçoğlu,

    Hasan Ünsî Hazretleri,

    Halil Bin Kasım ,

    İsa Dede Efendi,

    İshak Bey,

    Kalender Dede Efendi,

    Kaysü’l Hamedânî Asgar Hazretleri,

    Kesikbaş,

    Kirişçi Hoca Mehmet Efendi,

    Kız Evliya,

    Maden Dede,

    (Abdül)Mecit Efendi,

    Mehmet Feyzi Efendi,

    Mehmet Zühtü Efendi,

    Menfi Hoca,

    Molla Said Efendi,

    Musa Fakih Efendi,

    Müfessir Alâeddin Hazretleri,

    Ömerü’l Fuadî Efendi,

    Nevruz Sultan,

    Samur Dede,

    Sırtlı Hoca,

    Sükûtî Sultan,

    Şeyh Abdurrahman Fendi ,

    Şeyh Hacı Dede,

    Şeyh Hafız

    Mehmed Efendi,

    Şeyh Hafız Mustafa Efendi,

    Şeyh Hayrettin Efendi,

    Şeyh İbrahim Efendi,

    Şeyh İbrahim Şevki Efendi,

    Şeyh Mehmed Efendi (Sacayaklı Sultan),

    Şeyh Muhiddin Efendi,

    Şeyh Mustafa (Resulzade) Efendi,

    Şeyh Mustafa Efendi,

    Şeyh Mustafa Efendi(Kara Şeyh),

    Piskürizâde Şeyh Mustafa Efendi,

    Şeyh Nasuh Efendi,

    Şeyh Osman Efendi,

    Şeyh Said Efendi,

    Şeyh Seyyid Ahmed Hicabî Efendi,

    Yılanlı Dergahı ve Abdülfettah-ı Veli,

    Zileli Şeyh Abdurrahman Efendi

    Hatun Sultan,

    Atabey Gazi,

    Karanlık Evliya,

    Şeyh Hüsamettin Hazretleri,

    Şeyh Şaban-ı Veli,

    İsmail Bey,

    Adil Bey,

    Muzaffereddin Gazi,

    Şeyh Ahmed,

    Vehbi Gazi,

    Ahi Ali Baba,

    Cemalettin Efendi ve Kargaş Sultan,

    Harmankaşı,

    İbn-i Neccar,

    Mehmet Bey,

    Selçuk Hanım,

    Süleyman Bey,

    Süleyman Paşa ve İbrahim Bey,

    Abdülcebbar,

    Cebrail Efendi,

    Dede Sultan,

    Ferraş Sultan,

    Göbelekzâdeler ,

    Hayran Efendi,

    Karabaş-ı Veli,

    Kara Mustafa Paşa,

    Seyfi Dede,

    Taraklı Sultan,

    Topçuoğlu,

    Ahmet Mahir Efendi,

    Mehmet Feyzi Pamukçu Efendi,

    Muhammed İhsan Oğuz

     

     

    Nehir - 12.01.2010 - 16:08



Benzer Konular

  1. Final Dergisi Dershanesi Kastamonu Şubesi Kastamonu Merkez
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Kastamonu.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 27.02.2013, 18:29
  2. Kastamonu Sınav Dergisi Dershanesi Kastamonu Merkez
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Kastamonu.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 23.01.2013, 09:32
  3. Final Dergisi Dershanesi Kastamonu Şubesi Kastamonu Merkez
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Kastamonu.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 23.01.2013, 09:29
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 12.11.2012, 18:53
  5. Şeytan Evliyaları - Eren Erdem
    Konuyu Açan: MiSS-FENER, Forum: Kitap Tanıtımı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 13.09.2011, 00:10

copyright

Soru Cevap

grafimx