ISPARTA ADET GELENEK VE GÖRENEKLER


  1. ADET,GELENEK VE GÖRENEKLER:
    Adet ya da gelenek ve görenekler, nesilden nesile geçerek sürüp gelen yaşayışlardır. İyi, güzel adetler olduğu gibi, batıl olan, hurafeye kaçan gelenek ve görenekler de vardır. Bunların bir bölümü halk arasında kendiliğinden yaşamakta, bazıları da resmi hüviyet altında yapılmaktadır.
    Isparta ve Uluborlu'da yapılan "Kiraz bayramları", yine Isparta'da ki "Halı ve Gül Festivali" resmi hüviyete bürünen geleneklerdir.
    Isparta'daki Kiraz Bayramı, kiraz, ceviz ve kestane ağaçlarının içinde bir yaylayı andıran Dere ve Yenice Mahallesinde kutlanır. Haziran ayının ikinci pazarı başlar, üç hafta süre ile her pazar yapılır. Mahalle sakinleri, yakın akraba ve dostlarını davet eder. Akşama kadar kiraz bahçelerinde süren eğlenceler, oyunlar, sokaklarda akın akın gelen giden gruplar bölgeyi hareketlendirir. Ayrıca bu gezintiler ve eğlenceler kız beğenmede etkin bir rol oynar.
    Ispartalı, dini, örf ve adetlerine çok bağlıdır. Bilhassa üç ayların girişiyle normal yaşayışının da değiştiği görülür. Hayır, hasânet işleri artar. Mübarek günlerde topluca mahalle camiini, minareyi, cami meydanlarını "Tırtıl" adı verilen renkli kağıtlarla süslerler. Bunların bir başka mahallenin gençleri tarafından çalınmaması için, yaşlısı, genci nöbet tutar. Bir saldırı anında, topyekün müdafaaya geçilir. Rivayet olunur ki, geçmiş yıllarda böylesine bir müdafaa anında cinayet bile işlenmiştir. Çünkü tırtılın muhafazası, mahallenin namusunun muhafazası ile eşdeğerde tutulur.
    Esnaf arasında, "Ahi Evran Geleneği"nin halâ sürdürülmekte olduğu nâdir illerimizden birisi de Isparta'dır. Aynı zanaat ve ticaret erbabı, dün ARASTA'larda toplanırdı; bugün ise SİTE'lerde toplanmaktadır. Dünkü AYAKKABICILAR ARASTASI, bugün AYAKKABICILAR SİTESİ; dünkü TUHAFİYELER ARASTASI, bugün TUHAFİYECİLER SİTESİ olarak ad değiştirmektedir.
    Eski örf ve adetler, bugün varlığını ARASTA'larda sürdürmektedir. Dükkanı kilitlemeyip, kapıya bir sandalye koyup gitme gibi... Kandillerde (Regaip, Miraç, Mevlid) ARASTA'yı "tırtırlar"la süsleme ve pişi, pide, helva yâni "ISCAK DAĞITMA" gibi...
    Atabey'de, Ramazan Bayramlarında, her mahallenin zenginlerinden bir veya birkaç kişi "Okucu" adı verilen davetçiler çıkararak mahalledeki erkekleri yemeğe davet eder.
    Bayram namazı kılındıktan sonra, topluca mezarlığa gidilerek geçmişlerin ruhuna fatihalar okunur. Sonra yine topluca "Bayram Yemeği" için davet edildikleri eve giderek yemeklerini yerler.
    Isparta ve çevresinde doğum ve çocuk görme, diş çıkarma ve ölüm âdetleri aşağı yukarı benzerlik gösterir.
    Çocuk doğunca hısım akraba o eve çocuk görmeye giderler. Bunun zamanı belli değildir. Çocuk görme 3 günlükten 7 ay'a kadar yapılır. 8 aylıktan sonra çocuğu görmeye giden olmaz. Yakın akrabalar aralarında kararlaştırıp çocuk görmeye giderler. Hazırladıkları hediyeleri, öğle yemeğinden sonra alıp çocuk evine gidilir. Hediyeler uygun bir şekilde verilir.
    Çocuk bir, birbuçuk yaşına geldiği ve diş çıkarmaya başladığı zaman dişin zahmet vermeden çıkması için "Gölle" adı verilen nohutlu-buğday haşlaması ile çeşitli yemişler, akraba, dostlar ve yakın komşular huzurunda çocuğun başından dökülür. Huzurundakiler bu gölleyi ceviz, badem, fıstık ve diğer yemişlerle beraber yiyip sohbet ederler.
    Aileden bir kişi ölünce dini vecibeler yerine getirilir. Şayet ölenin yakınları uzakta iseler ölü gömülmez, bekletilir. Bütün aile yakınları ve akrabaları tarafından "katmer" edilir. Başsağlığına gelenlere ikram edilir. Ölüm gününü takip eden bir hafta veya on gün çeşitli yemeklerle birlikte akşam yemeğini yemeğe gelirler. Getirdikleri yemeklerini onlarla birlikte yerler ve ailenin acısını paylaşırlar. Onları yalnız bırakmazlar.
    Ölenin 7. günü pişi (bir çeşit hamur işi) yapılır, dağıtılır. 52. günü de yemek verilir ve Mevlid-i Şerif okutulur.
    Diğer geleneklerin bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz:
    Cuma günü mübarek olduğu için işe gidilmez. Salı günü yeni bir işe başlanmaz. Başlanan iş "sallanır", sonu gelmezmiş. Hamile olan kadına noksan vücutlu çocuk gösterilmez, gösterilirse onun çocuğunun da noksan olacağına inanılır. Geceleyin evin üzerinde ve yakınında baykuş öterse, o evden yakında bir ölü çıkacağına işaret sayılır. Küçük çocuklar geceleyin aynaya bakıtılırsa bahtının kapanacağına inanılır. Gece sakız çiğnenirse, ölü eti çiğnendiğine hükmedilir.
    Yalvaç'ta ve pazar kurulan bazı yerlerde "Pazar Duası" yapılmadan hiç kimse alışveriş yapmaz. İmam Efendi tarafından yapılan dua belediye hoparlörü vasıtasıyla duyurulur ve alışveriş başlar. Pazar duası metnini aşağıya alıyoruz:
    "Hamdü sena âlemlerin Rabbi olan yüce Allah'a, salâtü selâm Hz. Muhammed aleyhisselâm efrad ve ailesine, ashab ve ümmetine ve büyük milletimize olsun. Bize bizden daha yakın olan yüce Rabbimiz. İşlerimizi kolaylaştır, rızkımızı bollaştır, haramdan uzaklaştır, helâline yaklaştır, bizi hoşnutluğuna ulaştır. Her türlü zorluktan, varlık içinde darlıktan, kibir ile mağrurluktan, aldanmak ve aldatmaktan, sonunda pişmanlıktan sen bizleri koru yüce Rabbimiz.
    Biz yalnız sana kulluk eder, her türlü yardımı da senden isteriz. Elimizi boş çevirme, bizleri doğru yoluna ilet. Azıp sapmışlardan ya da gazabına uğramış olanlardan eyleme bizleri yüce Rabbimiz. Alışverişlerimizi hareketli, ticaret ve kazançlarımızı bereketli, sıhhat ve afiyetimizi devamlı, tuttuğumuz işlerimizde sabırlı, cesaretli ve metanetli, ahlâk ve faziletli, sözümüz ve işlerimizde doğrulukta daim eyle yüce Rabbimiz.
    İslâm ülkelerini ve güzel yurdumuzu, faziletli, asil milletimizi ve ordularımızı, bizi sana ulaştıran her şeyimizi; yerden ve gökten, dıştan ve içten gelebilecek bütün kötülüklerden ve musibetlerden, belâ ve afatlardan, işgal ve istilalardan, sevgililerinin hürmetine sen bizleri koru yüce Rabbimiz. Amin. Vel-hamdülillahi-Rabbil-alemin el fatiha."

    DÜĞÜNLER

    Türk sosyal yapısının en önemli kuruluşu olan ailenin, kuruluşu ve işlerliğinin sağlanması, üzerinde önemle durulan konulardan biri olmuştur. İlimizde evlenmelerde özellikle yaş, sosyal ve ekonomik denklikler gözetilirdi. Evlenmelerde kız anaları, gelinlik çağına yaklaşan kızına, hayatta eş olacak, yakışacak damadı beklerken, oğlan anaları da oğluna hayat arkadaşı olabilecek serpilmiş kızları araştırırlardı.
    "Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır" atalar sözüne uyarak ergenlik çağına giren kız ve erkekler küçük yaşta evlendirilirler. Evlenmelerde erkeğin ve kızın fikrine bakılır. Ailelerin görüşüne göre evlenmeler düşünülür ve rızalarıyla gerçekleştirildi. "Kızı keyfine bırakırsan zurnacıya, oğlanı kendi haline bırakırsan bir yosmaya gönül verir" atalar sözünden hareket edilerek, ana ve babanın kararı haricinde hareket saygısızlık sayılırdı.
    Evlenme yaşına gelen erkekler, düşüncelerini ya aracılar tarafından ailelerine bildirir, ya da babasının ayakkabısını hanaya çiviyle çakmak, gündüz lambayı yakmak, zamansız ezan okumak, kaşığı pilava saplamak gibi hareketlerle bu isteği ailesine ulaştırmak isterler.
    Kız ve erkeğin seçiminde soy ve sülalenin araştırılmasına özen gösterilirdi. "Anasına bak, kızını al, kenarına bak bezini al", "Kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğul babadan görür sohbet gezmeyi" sözleri, bunun belirtisidir.
    Yakın akraba evliliklerine bazan, süt kardeşlerin evliliklerine ise asla izin verilmezdi. Bazı aileler geçimsizlik olur gerekçesiyle akraba evliliklerine rıza göstermezken, bazı aileler de mallarının dışa çıkmasını önlemek için akraba evliliğine "evet" derlerdi. Tek kızı olan ailelerin bir bölümünde "iç güveyi" alma özelliği vardı. Yaşı geçen kızların evlenmeleri ile ilgili "baht açma", "kızın bahtını satma" gibi inançlara başvurulurdu.

    GÖRÜCÜLÜĞE GİTME KIZ SEÇİMİ:
    Oğlan anasının çevrede yaptığı araştırmaları, akraba ve tanıdıkların tavsiyeleri, evlenme çağına gelmiş oğlanın ağzının yoklanması sonucu yapılan araştırmalarla tesbit edilen kızların evine görücüler, kendi aralarında kararlaştırılan bir günde, haber vermeden giderlerdi. Hiç görmedikleri bu yabancı konukların ziyaret sebeplerini anlayan ev sahibi, konuklarına gereken saygıyı gösterirse de, kızlarını birdenbire verecek izlenimini yaratacak davranışlardan kaçınırlardı. Bu nedenle konukların başörtüleri alınmaz, onlara kahve ikram edilmezdi.
    Görücülerin her biri, kızın özelliklerini anlamak için, evin düzeni, temizliği, el becerilerini gözden geçirirler, kızı yakından görebilmek için su vb. ihtiyaçlarını isterlerdi.
    Eve dönen görücüler, görebildiklerini ortaya atar ve kızı ile ailesi hakkında olumlu ya da olumsuz bir karara varılırdı. Sonuç baba ve en yakın akrabalarla görüşüldükten sonra bir aracı ile oğlana söylenirdi. Kız oğlana gösterildikten sonra kesin sonuca varılırdı. Bu süre zarfında kız evi de, oğlan hakkında gizli araştırmalarını yapardı.
    KIZ İSTEME:
    Kızın seçiminden sonra sıra kız isteme işine gelirdi. Kız isteme işi hem kadınlar, hem erkekler tarafından yapılır, önce oğlan tarafının yakın akrabalarından bir grup, istemek için tekrar kız evine giderlerdi. Kısa bir sohbetten sonra önceleri "Sizin tutmaç keseni, bizim kalem tutana uygun ve münasip gördük", daha sonraları ise "Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kızınızı, oğlumuza münasip bulduk. Siz ne dersiniz?.." denilerek kız istenilir ve oğlanın hüner ve meziyetleri sıralanırdı. Kız evi ise "İyi geldiniz, hoş geldiniz ama kızımız küçük, borçluyuz, evimiz pek yalnız, çocuk da giderse elimiz ayağımız kuruyup kalacak" cevabını verirlerdi. Kızı isteyen taraf da, "Biz sizi sıkmayız. Hepsinin kolayı bulunur. Kızın yeri iyidir. Kaçırmayınız" gibi gönül alıcı sözler sarfederlerdi. Eğer kız tarafı verimkâr ise "Allah nasip etmiş ise ne diyelim!" ya da "Bir kaç gün sonra cevap verelim" derlerdi. Oğlan evi, kızın verilip verilmeyeceğini kendilerine yapılan ikramdan, ayakkabılarının çevrilmesinden, uğurlanmalarından anlamaya çalışırlardı. Kız evi olumsuz cevap vermek istiyorsa, kızlarının henüz gelinlik çağına gelmediğini, başka bir tarafa sözü olduğunu, henüz düğün edemeyeceklerini ileri sürerek hatır kırmamaya çalışırlardı. Oğlan evinin, kız evine ikinci ve üçüncü gidişlerinden sonra "Birliğimiz tamdır. Bir kere de babasından istenilmesi muvafık olur" denilerek kesin cevap erkeklere bırakılırdı. Daha sonra da erkekler bir yerde toplanarak isteme işi tamamlanırdı. Söz kesimini nişan izlerdi. Söz kesilmede bunun belirtisi olan küçük hediyeler verilirdi.Sözgelimi, "mendil alma" gibi.
    NİŞAN TÖRENİ:
    Oğlan evinin uygun bulduğu bir günde nişan töreni yapılacağı önceden kız evine bildirilirdi. O gün kız evinde misafirlere yemek verilir, masrafları oğlan evi tarafından karşılanırdı. Oğlan evinin sosyal ve ekonomik durumuna göre takılması gereken takılar gönderilirdi. O gün öğleden önce misafirler kız evinde toplanır, kızın arkadaşları özel olarak çağrılırdı. Kız ve oğlan evinin misafirleri, ayrı odalarda bulunurdu. Kızın yürüyeceği yerlere kıymetli kumaşlar serilir ve bir top kumaş kızın başına örtülürdü. Oğlanın en yakın yenge ve ablası, gelinin kolundan tutarak oğlan evinin bulunduğu odaya götürür, kocası ölmemiş ve başı bozulmadık bir kadın tarafından yüzüğü sağ eline; daha sonra da önce sağ, sonra sol kulağına küpesi takılırdı. Bunu altın, elmas gibi takılar izlerdi. Gelinin nişandan sonra önce oğlan evinin büyüklerinden başlanarak el öpülür, daha sonra akrabalarının takıları takılırdı.
    Bunu şerbet içme töreni ve eğlentiler izlerdi. Bu eğlentiler yemekle son bulurdu.
    SİNİ HEDİYESİ:
    Nişandan bir kaç gün sonra, kız evinden oğlan evine "sini hediyesi" gönderilirdi. Sinide güvey için hazırlanan iç giysi, yakınları için de küçük armağanlar bulunurdu. Nişanla düğün arasında kızın çeyiz hazırlamasına yetecek bir süre bırakılırdı. Bu sürenin uzamamasına özen gösterilirdi. Çeyiz; gelin ve güveyin iç çamaşırları, kimi dış giysileri, güveyin yakınlarına verilecek armağanlar ve gelinin yatak odası takımlarından oluşurdu. Oda takımına yörede "düzen" denilirdi. Çeyiz hazırlığına çocuk küçükken başlanırdı. Ancak, son yıllarda el işlemeleri dışındaki eşya çarşıdan alınmaktadır. Düğünden bir hafta on gün önce "elbise kesimi" yapılırdı. Seçimi kız yanı yapar, giderleri oğlan yanı karşılardı.
    Bu hazırlıklardan sonra "okucu" (okuyucu) çıkarılarak düğün günü duyurulurdu. Konuklar çağrılırdı. Okucu çıkan kişi, tatlılık getirmesi, uğurlu olması için ilk karşılaştıklarına katmer, helva ve pide verirdi. Erkek okucularsa, bir top kumaş ve şekerle çağrıya çıkardı. Çağrılıların pazar günü yük yığmaya, pazartesi tel hamamına, çarşamba gelin hamamına ve kınaya, perşembe gelin çıkarmaya ya da karşılamaya beklendikleri duyurulurdu. Uğursuz olacağı inancıyla salı boş bırakılırdı.
    Yük Yığma: Oğlan evinin aldığı sandık, yaygı, giysi, takı gibi armağanlar, pazar günü davetlilere sergilenirdi. Bunlardan geline ilişkin olanlar akşam gelin sandığına, öbürleri de başka sandıklara konarak kız evine gönderilirdi. "Yük yığma" denilen bu sandıkları getirenlere kız evinin büyükleri çeşitli armağanlar verirdi.
    Tel Hamamı: Oğlan evi pazartesi sabahı, yakındaki hamamlardan birini kiralardı. Konuklar kapıda karşılanır, gelenlere uygun yerler gösterilir, sabun ve kına verilirdi. Gelin gelince def ve dümbeleklerle yıkanma yerine geçilirdi. Gelin yıkandıktan sonra saçı örülür, zülüf kesilirdi. Pide, meyve, çerez sunulur ve konuklara akşam kınaya beklendikleri bildirilirdi. Kına gecesi Yalvaç yöresinde "gelin okşama" diye adlandırılırdı (Anadolu'daki gelin ağlatma karşılığı). Kına yakılmasından sonra "çekici" denen kadın gelinin yakınlarından birini kaldırarak oyunu açardı. Gelin ve güvey anaları, oynayanlara bahşiş verirdi.
    Gelin Hamamı: Çarşamba günü öğleden akşama kadar sürerdi. İki tarafın konukları katılırdı. Kimi yerlerde kına gecesi, gelin hamamının yapıldığı akşam düzenlenir ve kına helvası hazırlanırdı. Ancak, gelinin kınası, konuklar dağıldıktan sonra yakılırdı. Bu sırada yalnız çok yakın akrabalar gelinin yanında bulunur, el ve ayaklarına kına yakarlardı. Kimi yörelerde de evlendiğinin anlaşılması için güveyin avuç içine de kına yakılırdı. Oğlan evinde düzenlenen kına gecesi yörede "şamalı gecesi" diye adlandırılırdı. Uluborlu yöresinde gelin hamamına "saç çözme hamamı", kına gecesine "kına basma" denirdi.
    Gelin Çıkarma: Oğlan evinin büyükleri önde, öbür davetliler arkada olmak üzere (kimi yörelerde güveyi de yanlarına alarak) perşembe sabahı kız evine gidilirdi. Arkadaşları düğün alayı gelinceye kadar gelini hazırlar, çeşitli eğlencelerle (gelin okşama) üzüntüsünü gidermeye çalışır, kimi yörelerde de güveyin arkadaşları perşembe sabahı "güvey hamamı" düzenler, ondan sonra gelin çıkarmaya gidilirdi.
    Kız evine gelindiğinde "cezayir" denen hava çalınırdı. Gelin ata -günümüzde gelin arabasına- bindirilip oğlan evine gelindiğinde de karşılama töreni ve eğlenceleri yapılırdı. Gelin önde, güvey arkada eve girilir, güvey bir süre sonra konukların yanına çıkardı. Kadınlarsa gelinin yanına gider, eğlencelerini sürdürürlerdi. Gelinin duvağı gerdeğe kadar açılmazdı.
    Gelin Ertesi: Gerdekten sonraki 3 gün yörede "gelin ertesi" diye adlandırılır. Dost ve akrabalar gelini ziyaret eder, kutlarlar. Gelin bu süre içinde konukları gelinliği içinde karşılar, gelenlerin elini öper, onlara şeker ve şerbet sunar.
    Köylerde ve kasabalarda kimi değişimlerle varlığını sürdüren bu gelenekler, merkezlerde büyük ölçüde bırakılmıştır. Çağrılar "okucu" yerine davetiyelerle yapılmakta, nişan ve düğün törenleri salonlarda düzenlenmektedir. Varlığını koruyan geleneklerden kına gecesi ve samaha hemen her yerde rastlanırken, hamam törenleri çok dar bir çevrede sürdürülmektedir.
    SÜNNET DÜĞÜNLERİ:
    Hali vakti yerinde olanlar, erkek çocukları için sünnet düğünü yaparlar. Ekonomik gücü olmayanların çocukları da ya yardım kurumları tarafından, ya da ekonomik gücü yerinde olanların çocuklarıyla sünnet ettirilir Sünnet genellikle iki ile oniki yaş arasında yapılır, düğün öncesinde, oku dağıtılır ve sünnetle ilgili hazırlıklar sürdürülür. Düğün genellikle iki gün olarak düşünülür. Ancak bu konuda şehir merkezi ile ilçeler arasında farklılıklar vardır. Şehirde ilk gün sünnet olacak çocuk ya da çocuklar çalgı ile gezdirildikten sonra dini bir törenle sünnet ettirilir. Akşam sünnet olan çocuğun acısını unutturacak çeşitli eğlenceler düzenlenir. İkinci gün genellikle 8.30 -13.00 arası erkeklere, 13.00'den sonra da kadınlara yemek dökülür. Yemekler Kabune, Helva, Fasulye ya da bütün et şeklinde yapılır. Zaman zaman helvanın yerini zerde alır. İlçelerde uygulama bundan farklıdır. Düğün bir gün olarak düşünülür. Önce genellikle çorbayla başlayan ve yörelere göre değişen yemek verilir. Daha sonra yemeğin verildiği gün yemeğin bitiminden sonra, çocuklar gezdirilerek sünnet edilir.

    EĞLENCE OYUNLARIMIZ:

    Eskiden, yediden yetmişe hemen hemen her yaşta oynanan çeşitli oyunlar vardı. Çocuklar, gençler, kızlar, kadınlar ve hatta yaşlıca insanlar, kendilerine göre oyunlar oynarlardı.
    Bunlar; Met, Enik, Hotak, Kalem, Kazık, Top, Kazıklı, Tura, Yüzük Saklama, Boğça. Testi Tutması, Esnaf, Dilsiz, Çatal-Matal, Kaç-Kaç, Çatal, Taş Atması, Değnek, Ebe Beni Kurda Verme, Uzun Urgan, Ellem-Bellem, Handadır Handa, Hey Alaylar Alaylar, Gelin Almaca, Kaykuz-Kuysuz, Çıngıl-Çıngıl, Ben Geldim ve Aç Kapıyı Bezirgânbaşı gibi oyunlardı.

    KAZIK OYUNU
    İlkbaharda veya sonbaharda sırf erkek çocuklar oynarlardı. Bu oyunun başlıca aleti; uçları sivri, irili ufaklı bir takım ağaç kazıklardan ibaretti. Oyuna iştirak eden çocuklar, katı çamurlu bir yerde, ellerinde çeşitli kazıklarla toplanırlardı. Bunlardan birisi kazığının birini vurarak çamura saplar, diğer çocuklar da sıra ile yerde saplı olan kazıklardan birine, devirmek yahut yerinden sökmek amacıyla, kendi kazığını atardı. Saplı kazıklardan birini yerinden, çıkarıp devirebilirse, o kazık onun olurdu. Bir daha atılıp saplanmadan yerde yatan kazık olursa, diğer oyuncular o kazığa kendi kazığını hem dokundurur, hem de saplayabilirse yine o kazığı elde etmiş olurdu.

    YÜZÜK SAKLAMA OYUNU
    Kış geceleri herkes akran ve emsali ile sohbet ederdi. Yani nöbetle her gece birisinin evine toplanıp kahve içilir ve muhtelif şeyler yenirdi. Meclise toplanan delikanlılar, ihtiyarlar, hatta bazen kadınlar, 12-15 yaşındaki erkek çocuklar, kendi aralarında oynarlar.
    Yüzük oyununda bir tepsi üzerine onbir tane fincan kapatılır, ayrıca ya bir yüzük yahut bir mühür bulundurulurdu. Meclistekiler önce karşılıklı olarak ikiye ayrılırlar, sonra da tepsinin üzerine iki gün-can konur. Mühür, bunlardan birinin altına, iki taraf için gizli olarak saklanır ve gurupların önüne konur. Herhangi gruptan biri bu fincanlardan birini kaldırarak mühürü çıkarırsa, ilk oyunu o gurup yapar. Çıkaramazsa, oyun diğer guruba geçer.
    Oyunu kazanan guruptan iyi saklamayı bilen birisi tepsinin üzerine onbir fincanı kapatır. Diğer guruba arkasını çevirir veya başka bir yere giderek mühürü kapatılmış fincanlardan birinin altına saklar. Bu iş yapıldıktan sonra tepsiyi karşı gurubun önüne koyar. Kendisine çekilir, o guruptakilerden her biri "İşgil" namı ile mühürün bulunduğunu sandığı fincana reyini verir. En sonda, kati karar verilerek fincanın biri kaldırılır. Eğer, birinci fincanın altından çıkıverirse, buna "destegül" tabir edilir ki, oyun öbür tarafa geçer ve bunun için çok şenlik yapılır. Eğer birincide çıkmayıp ikinci defa kaldırılan fincanın altından çıkarsa bu defa oyun saklıyan tarafın lehine olup "part" tabir edilir. Ve bu yüzden "onbir" sayı kazanılmış olunur. Yeniden mühür saklanır. "Destegül" alınmadığı gibi "part"da olmayıp başkasında çıkarsa, mühür çıkan fincan ile beraber tepsi üzerinde kaç fincan kalmış ise, sayılarak evvelki sayıya ilâve edilir. Üç fincan kalıncaya kadar ayıklanıp mühür çıkmadığı takdirde kalan fincanın birincisinde yahut ikincisinde oyun, diğer tarafa geçer.
    Onlarda da çıkmayıp en sonuncu fincanın altından çıkarsa, saklamak hakkı yine evvelki tarafındır. Yalnız üç fincanın hangisinden çıkarsa çıksın sayılmaz.
    Bu oyunun kuralları şunlardır:
    1- Hangi gurubun sayısı önce elliyi bulursa, o taraf diğer tarafı yenmiş sayılır. Neticede kazananlar için çok büyük şenlik yapılır. Yenilen taraf, yenen tarafın latif ve zarif eziyetlerine tahammüle mecburdur.
    2- Destegül olan taraf, ikinci mühür saklayıştan itibaren her saklayışta "çürük" namile tepsinin ortasına bir fincan koyar. Bu fincana yüzük saklanır. Ayıklayan taraf ilk fincanı aldığında mühür çıkmayacak olursa, ikincide mutlaka "çürük" namındaki fincanı kaldırır ki, bu surette "part" yani "onbir" sayı vermiş olur.
    Eğer üçüncü "çürük" kaldırılmayıp, mühür bulunduğu tahmin edilen başka bir fincan kaldırılır ve onun altından "mühür" çıkarsa "part", yani "onbir" sayı verilmiş olur.

    EŞİM EŞİM YAHUT TESTİ TUTMASI OYUNU
    Genellikle kış gecelerinde, evlerdeki sohbetlerde, çocuklar, delikanlılar ve bazan da kadınlar tarafından oynanırdı.
    Oyuna katılan kimseler, kendilerine birer eş seçerler ve herkes kendi eşiyle karşı karşıya oturur. Bunlardan biri elinde bir testi tutar, eşi olan kimse de şöyle bir hitapta bulunur:
    Eşim, eşim, Testi tutan:
    Ey kardeşim.
    Elinde testiyi ne tutarsın?
    Ben tutmayayım da kim tutsun?
    Bu esnada oradakilerden birisinin ismini söyleyerek "Falan" tutsun der demez, ismi anılan kimsenin eşi derhal:
    Tutmaz, der. Yine evvelki:
    Ya kim tutar?
    Bu da başka birisinin adını söyleyerek "falan" tutar der. Bu defa da onun eşi:
    Tutmaz, demesi üzerine ikinci oyuncu:
    Ya kim tutar?
    Bu da bir diğerini anar. Yahut bazan da:
    Tutan tutar
    diyerek testi tutanı göstermek sureti ile eşini şaşırtmağa çalışır. Böylece oyun devam eder.
    Oyunun kuralları şöyledir:
    1- Herkesin gayet uyanık bulunması ve eşinin adını daima aklında tutması gerekir.
    2- Herkes eşinin adı söylenince ve anılınca, derhal "tutmaz" cevabını vermelidir. Şayet, cevap vermez veyahut cevabı geciktirirse testiyi o alır. Bu defa onun eşi "eşim eşim" diye hitap eder.
    3- Eşi söylenenin eşinin gayrisi cevap verirse, testi ona geçer. Bu suretle testi, şaşıranların elinde gezer durur.

    ESNAF OYUNU
    Kış geceleri evlerde delikanlılar ve çocuklar oynarlardı.
    Sekiz-on kişiden oluşan oyuncular, ebe seçilen bir kimsenin önünde halka şeklinde oturur. Aralarında taş saklama usulü tatbik edilerek, en sonda taş kimde kalırsa, o ebenin dizine başını koyup yatar. Arkasına bir post veya halı örttükten sonra ebe, öbürlerine duyurmaksızın yatanın kulağına parola olmak üzere, hangi sanat söylenecekse, o sanata ait aletlerden birini söyler. Meselâ, helvacılık sanatı söylenecekse, yatanın kulağına bu sanata ait olanlardan birini, faraza "kürek" dedikten sonra aşikâr olarak belindeki turayı:
    Benim oğlum helvacıdır, ister buna bir dükkân diyerek yatanın arkasına vurur ve derhal yanındakine verir.
    Orada bulunan diğer oyuncular da bir biri ardınca, o san'atta kullanılan ne kadar alet varsa, birer tanesini söyleyerek vururlar. Eğer bu tarzda oyun devam ederken, oyunculardan biri, ebe ile yatan oyuncu arasında kararlaştırılan parola-aleti, meselâ "küreği" söyleyiverecek olursa, yatan kalkar. Onun yerine kendisi geçer. İşte bu oyunda her san'ata temas ve her san'atın bütün âletleri zikredilmiş olur.
    Oyunun esas kuralı: Parolayı yatan kimsenin seçmesi şarttır. Bundan mutlaka haberdar olmalıdır.

    DİLSİZ OYUNU
    Genellikle ilkbahar mevsiminde eğlence ve gezinti mahallerinde, bazan da kış gecelerinin sohbet meclislerinde delikanlılar tarafından oynanırdı.
    Oyuncuların başlarında meta netli bir ebe bulunur. Oyunculardan hiç birisi hatta ebenin kendisi dahi gerek gizli, gerekse yüksekten bir laf söyleyemez. Ve her bir oyuncu gülmeksizin ebenin yaptığını aynen taklide mecburdur. Şu kadar ki, hatta kışın soğuk gecelerinde ebe soyunarak sokaklarda gezse veya suya girse diğer oyuncular onu mutlaka takibe ve aynı şekilde hareket etmeğe mecburdur.
    Bu oyun hakkında şöyle bir rivayet vardır:
    Vaktiyle bir tatil dolayısıyla, eski medreseler zamanında medrese talebesi kendi arasında bu oyunu tertip etmiştir. Oyun esnasında ebe, medreseden çıkarak kır yolunu tutar. Diğer oyuncular da tabii olarak onu takip ederler. Bir müddet dolaştıktan .sonra hendek kazıp da dinlenmek üzere oturup sigarasını içmekte olan bir köylüye tesadüf ederler. Köylüyü gören ebe hemen onun yanına varır. Zavallının başına vurup bir de elini öper ve geriye çekilir. Köylünün ilk önce canı sıkılır ise de, elinin öpülmesi üzerine yapılan harekete karşılık özür dilendiği zannile, meseleye ses çıkarmaz. Fakat aynı halin devamını gören köylü artık tahammül edemez bir hale gelir ve pür hiddet yanındaki beli kaptığı gibi iki tarafına da sallamağa başlar. Oyuncular ise mutlaka taklit etmek için hücumda ısrar ederler. Köylü onları yanına sokmak istemez. Nihayet oyunculardan bir kısmı ya gülmek ya söylemek, ya da ebeyi taklit etmemek yüzünden cezaya çarptırılır.
    Oyunun kuralları şunlardır: Mutlak bir surette ebeyi olduğu gibi taklit etmektir. Oyun esnasında herkes ne gülecek ne de söyleyecektir. Eğer taklit edemeyecek veya gülecek veyahut söyleyecek olursa, önceden karar verilen cezaya çarptırılacaktır. Ceza ya o heyete ziyafet çekmek, ya da o mecliste yenmek üzere sarf edilecek olan bir miktar para vermekten ibarettir. Bu sebepten dolayıdır ki, kendi metanetine güvenemeyenler, daha oyuna başlamazdan evvel, cezayı vererek, oyuna karışmazlar.

    EBE BENİ KURDA VERME OYUNU
    İlkbahar ve yaz günlerinin iyi havalı ve mehtaplı gecelerinde, sokaklara çıkan erkek ve kız çocuklar oynarlardı.
    Oyunda ebe seçilen çocuk, içlerindeki en büyük olanıdır. Oyuncular, ebenin arkasında birbirinin arkasına yapışarak deve katarı şeklinde dizilirler. Oyunculardan bir çocuk da kurt olup orta yere oturur.
    Ebe ile beraber, birer elleriyle birbirlerinin arkasına yapışan çocuklar, diğer ellerini kurt olan çocuğun başına koyarak hep bir ağızdan:
    Şu yatan kurt mudur, kütük müdür?
    diyerek, etrafında bir kaç defa dolaştıktan sonra, kurt birden bire yerinden kalkıp, çocukları kapmak için onlara hücum eder. Bu esnada ebe bu hücumların men'ine çalışır. Fakat, onun bu çalışmasına ve çocukların:
    Ebe beni kurda verme! . diye çağrışmalarına rağmen, kurt birer birer çocukları, bir teki kalıncaya kadar kapar ve kaptıklarını bir yere toplar. Ve güya onları ebeden saklıyormuş gibi kendisi de bunların önlerine durur.
    Ebe ise arkasında kalan tek çocukla:
    Bir devem var düze giderim, diyerek oradan geçerken, nihayet arkasındaki bir tek deveyi de burada kaptırdığı halde, güya haberi yokmuş gibi yine:
    - Bir devem var düze giderim ' sözü ile kurdun önünden gelir geçer. Her kurdun yanına gelince ebe ile kurt arasında şu yolda bir konuşma cereyan eder:
    Emmi oğlu!
    Ey
    Bir deve gördün mü?
    Gördüm.
    Ne yana gitti?
    Şu yana gitti.
    diye bir tarafı gösterir. Ebe ise yine eskisi gibi:
    Bir devem var düze giderim diyerekten oradan ayrılır. Nihayet bir kaç kere böyle gidip geldikten sonra, develer, yani saklı olan çocuklar, birden gürültüler yaparak ebe ile beraber kurda hücum ederler.
    Kurt ise kaçar, çocuklar onu takip ederler, yakalayınca etini ve vücudunu çimdiklerler.

    ELLEM BELLEM OYUNU
    Küçük çocuklar tarafından oynanır. Oyuna katılan çocuklar ayaklarını önlerine uzatarak daire şeklinde yere otururlar. İçlerinden en büyükleri:
    "Ellem bellem berbat etti Sivrisinek körmat etti Ne zaman gelir Yazın gelir Yazılası çizilesi İt burnumdan gan akası Tas tuş Gara kedi Mırnav piş"
    diyerek ortaya uzatılan ayakları sayar. "Piş "in isabet ettiği ayak derhal geriye çekilir. Bu suretle, oyuna devam edilerek, ayaklar birer birer ortadan çekilmiş olur. En son kalan ayak sahibi ile ebe arasında ise şöyle bir konuşma devam eder:
    Burdan bir deve geşdi mi? Geşdi.
    Çullu muydu, çulsuz mu? Çulsuz.
    Benim devem çulluydu. dedikten sonra, ebe, karşısındakinin ayaklarını yere vurur ve yine konuşmasına devam eder:
    Acı büber mi yedirdin, datlı büber mi?
    Acı.
    Benim devemin ağzı acımaz mı, acımaz mı? diyerek tekrar ayakları yere vurur ve sorularına devam eder:
    Isıcak su mu içirdin, soğuk su mu?
    Isıcak su.
    Benim devemin azı yanmaz mı, yanmaz mı?
    Yine ayakları yere vurur ve:
    İnneli beşikde mi yatırdın, innesiz beşikde mi?
    İnneli beşikde.
    Benim deveme "inneler batmaz mı, batmaz mı? diyerek, bu sefer de karşısındakinin iki ayağını birden tutarak yine konuşmasına devem eder:
    Dermende kaç kile unun var?
    Üç
    Üç de ben gaten, altı osun mu?
    Osun.
    Hadi uyut de ge!
    der ve ayaklarından tutarak yuvarlar.

    GELİN ANMACA OYUNU

    Yalnız kadınlara mahsus olup bir çok oyuncu kadınların iştirakiyle oynanır. Oyuna iştirak edenler iki gruba ayrılır. Bunlardan biri oğlan, diğeri ise kız tarafı olurlar. İki taraf karşı karşıya durarak birbirlerine şöyle bir konuşmada bulunurlar:
    Oğlan tarafı:
    Hey ergen aacı, aacı!
    Hey dünür bacı bacı!
    Alırız gızı, semeyiz sizi der demez, buna mukabil kız tarafı:
    Hey ergen aacı, aacı!
    Hey dünür bacı, bacı!
    Vermeyiz gızı semeyiz sizi! der ve yine onlara mukabil oğlan tarafı:
    Hey ergen aacı, aacı
    Hey dünür bacı, bacı
    Altunları takarız, incileri saçarız
    Alırız gızı, semeyiz sizi!... der, söz yine kız tarafına geçer:
    Hey ergen aacı, aacı
    Hey dünür bacı, bacı
    Çarşıda koftu
    Halt etmiş müftü
    Vemeyiz gızı
    Semeyiz sizi!..
    Yine oğlan tarafı:
    Hey ergen aacı, aacı
    Hey dünür bacı, bacı
    Çarşıda maşa
    Sağ olsun Paşa
    Alırız gızı...
    Kız tarafı:
    Hey ergen aacı, aacı
    Hey dünür bacı, bacı
    Çarşıda maşa
    Gebersin paşa Vemeyiz gızı...
    Bu konuşma sırasında oğlan evi yahut tarafı, kız evine hücum ederek kızı almağa çalışır. En sonunda kız kaçırılır ve oyun bitmiş olur.

    AÇ KAPIYI BEZİRGANBAŞI OYUNU
    Oyunu iki başlar idare eder. Bunlar kapıcı olurlar. Diğer oyuncular ise -oyuna istediği kadar çocuk iştirak edebilir- birbiri arkasınca, bezirgan seçilen çocuğun arkasına sıralanarak tutunurlar. Bezirgan arkasındaki çocuklarla kapıya yanaşarak kapıcılara şöyle hitap eyler:
    Açgapıyı bezirganbaşı
    Bezirganbaşı
    Kapıcılar:
    Vallahi açmam Billahi açmam Gapı hakgı ne verirsin? Ne verirsin?
    Bezirganbaşı:
    Arkamdaki cevahir topu
    Yadigar osun
    Yadigar osun...
    der ve bunun üzerine el ele tutuşan kapıcıların kollarının altından, yani kapıdan geçerler. Yalnız en sondaki çocuk, "Başar "ların kolları arasında sıkışıp kalır. Basarlar, kendi aralarında tuttukları adları birer birer bu çocuğa söyleyerek ona beğendirirler. Kim hangi basara ait ise, onun arkasına geçer. Neticede oyuna iştirak eden bütün çocuklar, iki başar arkasına taksim edilmiş olurlar. Araya bir çizgi çizilir ve iki başar arkalarındaki çocuklarla bu çizgiyi aralarına alarak birbirlerine asılırlar. Hangi taraf çekip karşısındakini çizgiden içeriye alırsa o taraf kazanmış olur.

    DEVE OYUNU
    Düğünlerde meydan yerinde oynanan bir güldürü oyunudur. Devenin boyunu geçmeyecek büyüklükte bir merdivenin, baştaki ve sondaki bölümlerine giren iki insanın aralarındaki bölümlerine, yastıklar konularak hörgüç yapılır. Üstlerine önce kilim örtülür, sonra deve derisi geçirilir. Bacaklar kilimle sarılır. Ölmüş bir atın kafası, önce monte edilir, sonra ağzına sicimli gem vurulur; ucu arkadakinin eline verilir. İpi çekince ağız açılır, bırakınca kapanır.

    Bu devenin bir sahibi vardır. Köye tuz satmak için gelmiştir. "Tuzcu geldi! Tuzcu geldi!" diye bağırarak devesi ile ortaya gelir. Halk etrafında toplanır. Tuz alışverişi yapılır. Sonra yüksek sesle "Ben uzak yoldan geldim. Devem acıktı, sallıyorum. Herkes bağını, bahçesini evinin kapısını örtsün!" der ve deveyi sallar. Deve halkın üzerine yürür. Kaçanlar kaçar, kaçamayanları ısırır. Bir müddet gülüşülür. Bu durumu gören sahibi, deveyi alır ve orta yere ıhtırır. Hem devesi, hem kendisi dinlenir. Bir müddet sonra gitmek ister, devesini kaldırmaya çalışır, deve kalkmaz. Hocalara yalvarır, dua ediverirler, deve oralı değildir. En sonunda üzerine su dökülür. Islanan deve çabuk kalkar ve eğlence biter.
    ÇİFTÇİ BABA
    Ahırdan iki eşek çıkarılır. Arka ayaklarına ak don giydirilir. Ters yüz olarak boyunduruğa koşulur. Yani birisi kuzeye duruyorsa öbürü güneye durur. Kara saban arkaya atılır. Eşeklerin önüne Dursun ismindeki oğlu geçer. Sabanın ucundan tutan baba, tarla sürmeye girişir. Elinde övendire vardır. Eşeklere "deh" derler. Ters yüz geri olan hayvanlardan biri ileri, biri geri gider. İş görülmez. Canı sıkılan yaş) baba, oğluna: "Oğlum Dursun, bu eşekler niye gitmez?" diyerek çocuğa övendireyi yapıştırır. Oğlu: "Baba, biz bunları ters koşmuşuz" derse de babasına laf anlatamaz. Baba tekrar ve sinirli "Oğlum Dursun, bunlar niye ters gider?" der, değneği yapıştırır.
    Dursun bir yandan dayak yer, bir yandan babasına çeşitli diller döker. Sonunda başarır. Eşekleri düzgün koşarlar; tarlayı sürer, burçağı ekerler, evlerine dönerler.
    Oyunun ikinci bölümü şöyledir: İki çocuğu çırılçıplak soyarlar, üzerlerine teneke geçirerek kaplumbağa yapıp ekili tarlaya bırakırlar. Kaplumbağalar yalpa vura vura burçak tarlasında gezinirler. Baba ile oğlu ektiklerini kontrola gelirler. Baba bağırmaya başlar: "Dursun oğlum, bizim burçaklar yok olmuş, kim yedi ki?". Oğlu, "Bilmem bu-ba" der. Dolaşırlar, kaplumbağanın birini, sonunda öbürünü bulurlar. Baba, "Dursun bizim burçağı bu meretler yemiş, ne ceza verelim?" deyince, Dursun: "Cezalarını çeksinler, güneşte biraz kavrulsunlar" diyerek insan kaplumbağaları ters çevirir. Herkesin kahkahaları arasında uzaklaşırlar.

     

     

    eskitoprak - 03.09.2007 - 13:53



Benzer Konular

  1. Giresun Gelenek ve Görenekler
    Konuyu Açan: MaRaBoGLu61, Forum: Giresun.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 30.10.2008, 04:38
  2. Bilecik'te Gelenek Ve Görenekler
    Konuyu Açan: Sari Menekse, Forum: Bilecik.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 22.09.2007, 04:26
  3. Malatya Gelenek ve Görenekler
    Konuyu Açan: SU-PERISI, Forum: Malatya.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.09.2007, 20:22
  4. Hakkari gelenek ve görenekler
    Konuyu Açan: Serendipity, Forum: Hakkari.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.09.2007, 11:20
  5. Kahramanmaraş`a Özgü Adet, Gelenek ve Görenekler
    Konuyu Açan: ZeuS, Forum: Kahramanmaraş.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 25.08.2007, 16:34

copyright

Soru Cevap