cariyelerle ilgili kafamda ufak bir soru varda

  1. ya kıymetli hocalarım okudum eski zamanlarda savaşlarda savaşla hiç alakası olmayan kadın ve çocuklar da esir olarak alınır sonra mal olarak muamele görürlermiş. İslam dinininde bu acaip uygulamaya cevaz verdiğini öğrendim. Ama benim sormak istediğim şu...

    Yani savaşta esirlik olayı tarihi bir olgu kadınlarda öyle yada böyle bu işin kurbanı napalım tarihi bir fenomen ama nasıl sorsam acaba... Savaşta esir edilen kadın cariye yapılıyor ev işlerinde şunda bunda istihdam ediliyor bunlar normal anlaşılabilir gibi geliyor da. Mesela sahibi kadını beğendi onunla yatmak istedi ama kadın buna yanaşmak istemiyor nolcak kadını sahibi zorla sahip olabilir mi. Bu noktayı islam fıkhına göre öğrenmek istemiştim de. Saygılarımla

     

     

    ese1977 - 08.08.2009 - 17:50
  2. Cariye, özellikle savaş sonucu esir düşmüş ve bir efendiye köle yapılmış kadın demek.

    Bu nedenle yazıya esir almak, köleleştirmek, cariye yapmak ile ilgili bir girişle başlayalım.

    ***

    “Ölümüne girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse esir almak bir peygambere yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.” (Enfal; 8/67)

    Bu ayet Bedir savaşında ele geçirilen esirlere ne yapılması gerektiği tartışması çıkınca nazil oldu.

    Rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.v) yanına içlerinde kendi amcası Abbas ve amca çocuğu Akil b. Ebi Talip’in de bulunduğu yetmiş esir getirildi. Hz. Ebubekir bunların fidye alınıp serbest bırakılmasını teklif ederken, Hz. Ömer öldürülmelerini, Abdullah ibn Revaha da odunu bol bir ateşte yakılmalarını teklif etti. Hz. Peygamber bu teklifler üzerine duygulanarak Ebubekir’i İbrahim ve İsa’ya, Ömer’i Nuh ve Musa’ya benzeten bir konuşma yaptı ve fidye alınarak serbest bırakılmaları yönünde eğilim gösterdi. (Razi, İbn Kesir, Kurtubi).

    Dikkate edilirse ayette fidye almanın kınanıp, Hz. Ömer’in görüşü doğrultusunda öldürülmeleri gerektiği yolunda bir görüş belirtilmiyor. Sonuçta esirlerin öldürülmemiş olması, Allah tarafından da Hz. Ömer’in teklifi doğrultusunda öldürülmesinin istendiği yorumunu geçersiz kılmaktadır. Bilakis, tartışmaya katılan tarafların hepsi birden eleştiriliyor ve bu tartışmanın kendisi mahkûm ediliyor. Kur’an, esirlere ne yapılacağı konusunda taraf olmuyor. Ömer’in teklifi doğru Ebubekir’inki yanlış demiyor.

    Kuran’ın burada odaklandığı şeyin, kendilerinden çok şey beklediği Bedir’e çıkan bu bir avuç insanın “saf bir yürek temizliği içinde” olup olmadıkları olduğunu anlıyoruz. Yani asıl ganimet, ele geçirme, fidye, boyunlarını vurma, ateşte yakma vs. bunlar için tartışıp durmalarına içerliyor.

    Âdeta “Siz bunlar için savaşmadınız, sizin davanız esir, köle, fidye, ganimet, öldürme, yok etme vs. değil” demeye getiriyor ve demek istiyor ki: Ölümü göze alarak, yiğitçe ve mertçe giriştiği bir meydan savaşı sonucu olmadıkça bir peygambere esir almak yakışmaz. Savaşta yenilen taraf esir düşer; bu savaşın evrensel bir kuralıdır. Fakat bundan kişisel menfaat temin etmeye kalkmak, insanları köleleştirme amacı için kullanmak doğru değildir. Zafer sarhoşluğu içinde elinize esir düşen insanları öldürmeyi veya onları para karşılığı serbest bırakmayı düşünebiliyorsunuz. Hâlbuki siz saf hürriyet ve adalet savaşçısı olmalısınız. Böyle şeylere tenezzül etmemeniz gerekirdi. Size yakışan budur…

    Sonuçta, önceden fidye karşılığı bırakılanların ardından esirlerin her on kişiye okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakıldığını görüyoruz. Bilebildiğim kadarıyla dünya tarihinde bu bir ilktir.

    ***

    “Kur’an’ın ruhunu” bu olay vesilesi ile çok iyi kavradığı anlaşılan Hz. Ömer’in sonraki icraatlarının hep bu yönde olduğunu görüyoruz. O Hz. Ömer ki sonraki savaşlarda esir alınıp köle pazarlarında satılmak istenen insanları serbest bırakıp memleketlerine geri göndertmiştir. (bkz. “Kur’an köleliği kaldırdı mı” başlıklı makalemiz).

    Hele, Bedir’de ortaya çıkan “Kur’an’ın ruhu”nun, Hz. Ömer’den sonra Hz. Ali’de billurlaşan ifadesini şu olayda daha da net görüyoruz;

    Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Suriye’nin fethi sebebiyle sayıları yüz bini bulan erkekli kadınlı esirler ele geçmişti. Bu kadar insana ne yapılacağı sorun olunca Hz. Ömer sahabeleri topladı ve onlara görüşlerini sordu. Yapılan tartışmalar sonucunda hepsi için “idam” kararı çıktı. Fakat bu Hz. Ömer’in içine sinmedi ve kararı kabul etmeyerek, o anda hasta olduğu için toplantıya gelemeyen Hz. Ali’ye haber gönderdi ve görüşünü sordu.

    Hz. Ali’nin verdiği cevabı lütfen dikkatle okuyun. “Kur’an’ın ruhu ve vicdanı” derken neyi kastettiğimi mükemmel anlatıyor.

    “Ey Ömer! Bunların hepsi Bizans’ın zulmü altında inleyen sefil ve biçare insanlardır. Artık bunlar bizim halkımızdır. Bunların kolları ve cesetleri kazanıldı, şimdi de yüreklerinin kazanılmasına sıra geldi. Görüşüm şudur: Hepsini kayıtsız şartsız serbest bırak! İslam’ın sevgi, merhamet ve adaleti altında saadetle yaşasınlar. Varsınlar çoluk çocuklarına kavuşsunlar.” (Filibeli Ahmet Hilmi; İslam Tarihi, shf. 287)

    Hz. Ali, Hz. Ömer’in şahsında gelecek nesillerin Müslümanlarına çok esaslı bir mesaj veriyor ve adeta şunu demeye getiriyor: “Biz bu dini niçin kabul ettik, bu din neden var? Et kokmuş, tuz da kokarsa halimiz nice olur. Neden, niçin savaşıyoruz ey Ömer!”

    Hz. Ömer bu görüşü büyük bir sevinçle kabul etti. Yüz bin esirin serbest bırakılması için derhal bölge komutanı Ebu Ebeyde b. Cerrah’a emir gönderdi.

    O devrin savaşlarında eşi ve benzeri görülmeyen bu alicenap hareket, o yüz bin esiri, İslam’ın gönüllü savaşçısı haline getirdi. Böylece İslam, fethettiği o gün için Bizans toprağı olan Suriye’den bir daha çıkmadı…

    “Fetih” açmak demek; gönüller açmak, yürekler fethetmek… İşgal ise zorla şekillendirmek... Bugün üzerine yan gelip yattığımız İslam dünyası topraklarının ne ile kazanıldığını sanıyorsunuz? Dünya Bizans’ın ve Sasani’nin zulmü altında ezilirken, İslam’ın, o günkü dünya kamuoyunda estirdiği hürriyet ve adalet rüzgarı ile değil mi?

    ***

    Şimdi…

    Giriş biraz uzun oldu ama lütfen “kadın köle” demek olan cariye konusunu bu giriş ışığında okuyun.

    “Cariye” kelimesi Arapça (CRY) kökünden geliyor. Sözlükte “olmak, geçmek, koşmak, akmak” demek. Yapmak, yürütmek, uygulamak (icra), akıcı, akan, geçerli (câri), kız çocuğu, halayık (câriyeh), su üzerinde akan, gemi (câriyetun), askerin günlük yiyeceği (cerâye), rota, alt yapı, kanal, çığır, akım yeri (mecra), akan, dolanan, elektrik akımı (cereyân) kelimeleri bu kökten…

    Şu halde cariye, akan, elden ele dolanan, parayla alınıp satılabilen köle kadın demek.

    Kur’an bir eski dünya alışkanlığı olan esir kadınların elden ele dolaşması, alınıp satılması olayına nasıl bakmaktadır?

    Evlilik yetmiyormuş gibi, bir de “cariye” adı altında bir takım kadınlara sahip olunabileceğini, hatta bunun bir sınırının da olmadığını mı söylemektedir? Dahası bunu Müslümanlara tavsiye mi etmektedir?

    ***

    Kur’an fekku ragabe (kölelik zincirlerini kırmak, parçalamak) ve tahriru regabe (kölelere özgürlük, hürriyet) diyerek köleliği kaldırma çağrısı yaptı. Aşama aşama kaldırma operasyonlarına girişerek köleliğin olmadığı bir toplum idealini Müslümanların önüne koydu. Bu çağrı o günkü dünyada muazzam bir rüzgar estirdi. Fakat köleci dünya buna direndi. (Bkz. “Kur’an köleliği kaldırdı mı” başlıklı makalemiz).

    Hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi, savaşlardan da en çok zarar gören kadınlar oluyordu. O günkü dünyada savaşta yenilenin, borcunu ödeyemeyenin kendisi köle karısı veya kızı da cariye olurdu. Kadınlar alınıp satılır, elden ele dolaştırıldı. Bir cariye pazarına gidip kurbanlık hayvan seçer gibi kadının dişlerine, etine, boyuna posuna vs. bakıp satın alarak evinize götürebilirdiniz. (Tayland da hala bu uygulama devam ediyor. Zengin batılılar parayla kadın ve çocuk satın alıp evlerine/villalarına götürüyorlar).

    Her zaman mağdurun, mazlumun, ezilenin yanında olan ve hatta onların sesi ve soluğu olarak doğan Kur’an’ın böylesi bir uygulamayı onaylaması mümkün müdür?

    Kur’an’a baktığımızda kadınların çok kötü olan durumlarını düzeltmeye yönelik ayetlerin geldiğini ve bir dizi reforma giriştiğini görüyoruz. Kadınlarla ilgili bütün ayetleri bu çerçevede anlamak icab eder.

    Bu nedenle Kur’an’da “cariye” kavramı geçmez.

    Kur’an’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeler” olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Bu kavramın cariye manasına yorulması hem beyhudedir hem de Kur’an’ın ruhundan habersiz olmak manasına gelir. Şu halde bir çok meal ve tefsirde “cariye” olarak yorumlanan bu kavramı biraz deşelim bakalım ne demekmiş…

    MELEKET EYMANUKUM: Harfi harfine “Sağ ellerinizin sahip olduğu” demektir. Bu deyimle iki mananın kastedildiği anlaşılıyor; 1- Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikah sahibi olmak 2- Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak. Yani ister hür ister esir böyle “meşru nikah sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. Çünkü “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikah mülkiyeti veya nikah sahibi olmaktır. Zira bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (70/30). Bu kavramın maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikah sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Cenabı-ı Hak bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikah ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur (Razi).

    Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele (esir değişimi) veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez. Yani “cariye” yapılamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah kıyılması gerekir. Buna ise “eş” denilir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikahsız” ilişkiye cevaz vermez.

    ***

    Bu çerçevede Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Çünkü bunlardan ilki Reyhane, Medine’deki Yahudi Kurayza kabilesine mensup bir hanımdı. Bu kabile ile yapılan savaş sonunda esir düştü. Hz. Peygamber Reyhane’yi önce serbest bıraktı sonra da evlenme teklif etti. O da kabul edince nikah kıyarak evlendi. (Belazuri,1, 920).

    Mariye ise babası İranlı, annesi Yunan Mısırlı Hrıstıyan bir hanımdı. H. 7 yılda Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubuna bir yazı ile karşılık veren Mısır Kralı tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber’in Reyhane’ye yaptığını ona da yaptığı anlaşılıyor. Çünkü Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırdetmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. Başka bir tabir kullanmaz. Mesela şu ayette adı geçen hanım Mariye idi.

    “Ey peygamber! Eşlerini memnun etmek için Allah’ın serbest bıraktığı şeyi niçin kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır. Allah yeminlerinizi bir çözüme bağlamayı istemektedir.” (Tahrim; 66/1-2).

    Eğer Mariye cariye olsaydı, onu kendine haram kılma (tahrim) söz konusu olmazdı. Bu nedenle bir çok müfessirin bunun bir boşama (talak, zıhar) olup olmadığını tartıştığını görüyoruz. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir, Zemahşeri). Tahrim, talak, zıhar vs. ise nikah sorumluluğu altındaki “eşler” için geçerlidir. Buradaki eş ise Hafsa, Aişe ve Zeynep ile aynı statüde olan Mariye idi. Dahası Mariye, Hz. Peygamber’in tek erkek evladı olan İbrahim’in annesiydi. Cariye statüsünde olması bu açıdan da mümkün değildir.

    ***

    “ Meleket eymanuhum” kavramına dönelim…

    Genellikle “cariyeleri” diye çevrilen bu deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin şöyle olmak icab eder;

    “Kesin olan şu; müminler kurtulacak!

    Onlar namazlarında korku ve titreme içinde olanlardır.

    Onlar faydasız boş işlerlerle uğraşmayanlardır.

    Onlar karşılıksız arındırıcı harcamada bulunanlardır.

    Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir.

    Kim bunun ötesini ararsa, onlar da haddi aşanlardır.

    Yine onlar sözü ve emaneti namus bilenlerdir.

    Onlar namazlarını asla ihmal etmeyenlerdir.

    İşte onlardır varis olacak olanlar.

    İşte onlardır ebedi Firdevs’e varis olanlar…” (Mu’minun; 23/1-11)

    Ayette geçen “Ezvâcuhum ev ma meleket eymânuhum” ifadesi, “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir. Kadın erkek bütün eşleri kapsamaktadır. Çünkü 11 ayetlik yukarıdaki pasajda konu erkek ve kadın bütün müminlerin temel özelliklerinin sıralanmasıdır. Aradaki “ev” bağlacı seçenek bildiren “veya” değil; açıklama getiren “yani” anlamında kullanılıyor. Kur’an’ın kendi kendini tefsir ettiğine dikkat ediniz. “Düşünmek veya/yani şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur” (Furkan; 25/62) ayetinde geçtiği gibi.

    Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikahsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir:

    “Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa; 4/25)

    Dikkate edin, düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsediliyor. Rızası olmadan, izin alınmadan, mehir verilmeden, nikah kıymadan, sırf savaşta elime esir düştü diye kadıncağızı cariye yapmak bunu neresinde? Her şeyden önce bu Kur’an’ın ruhuna ve vicdanına ters.


    ***

    Şöyle bir soru soralım, daha iyi anlaşılsın. Bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce, binlerce esir düşse, özellikle kadın olanlarına ne yapmak lazım gelir?

    Eskiden (ihya çağları) üretilen cariye fıkhına göre; ganimet olarak askerlerin mülküne birer ikişer verilip cariye yapılırlar. Ancak bu rastgele ve kuralsız bir şekilde de olmaz. Cariyenin önce hamile olduğunun anlaşılması için bir ay bekletilir. Cariyeye sadece efendisi dokunabilir. Efendisinden çocuğu olursa artık başkasına satılamaz ve efendisi ölürse azat edilir. Efendisinden başka birisiyle evlendirilirse cinsel hakları evlendiği adama geçer ve fakat mülkü efendisinde kalmaya devam eder. Hür eşlerdeki dört sınırı cariyelerde gözetilmez. Eğer efendisinden çocuğu olmazsa alınıp satılabilir. Cinsel ilişkide kullanılmaları için askerlere rasgele dağıtılamaz.

    Bunlar geçmiş çağlarda (ihya çağlarında) üretilen ve esir kadınların aşama aşama topluma kazındırılmalarını amaçlayan iyileştirilmiş kölelik hukukudur. En azından Roma veya Sasani kölelik uygulamasından daha insaflı olduğu kabul edilmelidir.

    Ancak bu uygulama kendi döneminde olumlu işlevler görmüşse de artık bir anlamı kalmamıştır. Kur’an’ın öngördüğünün bu olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu konuda geçmiş çağlar boyunca üretilen fıkıh, girişte değindiğimiz Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin ufkunu yakalamaktan uzaktır. Müslümanlar, tarihin ve insanlığın kendilerinden beklediğini yapmamışlar, ellerindeki Kitap’ın gerisine düşmüşlerdir. Hadi iyi niyeti elden bırakmayalım; o günkü insanlık şartlarını aşmaya güçleri yetmemiştir.

    Ancak bugün öyle değil.

    Onlardan dahi iyi bir noktadayız ve cesur olmamızı gerektirecek bir çok sebep var.

    Bugün yeniden üretilecek (inşa çağı) fıkhında bunun adı “savaş esirleri hukuku”dur. Buna göre bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikahı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler.

    Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar.

    Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler.

    Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekarlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.

    Ya da zamanın Ali’si çıkar, hepsini bir meydana toplar, etkili, dokunaklı ve gayet centilmen bir hitapla; insanlığa ne getirmek istediklerini, niçin savaştıklarını, hürriyetin ve adaletin insanlık açısından önemini, İslam’ın sevgi ve merhamet dini olduğunu, kendilerini diğer din ve ideolojilerden ayıran farkın ne olduğunu, neye hizmet için var olduklarını tıpkı Hz. Ömer’e anlattığı gibi anlatır ve kayıtsız şartsız hepsi yurtlarına, yuvalarına gönderilerek serbest bırakılırlar.

    Kur’an’ın, girişte anlattığımız Bedir esirleri uygulamasında, daha sonraları da Hz. Ali’nin cevabında ifadesini bulan “ruhunu ve vicdanını” esas alan bir fıkıh çağımızda kanaatimce böyle olmak icap eder.

    Geçmişte Bizans’ın ve Sasani’nin köleci düzenlerine ve saray cariyelerine kendini kaptıranlar, ne yazık ki İslam’ın hürriyet ve adalet iklimini çoraklaştırmış, vicdanını kurutmuş, insanlıkta estirdiği o muazzam rüzgarı içten kırmış, üstelik bunun farkına bile varamamışlardır. Zihnini ve ufkunu eski (ihya) çağlarında donduran bir çoğumuz, hala farkında olmadığı için geçmişin cariye hukukunu aşamamaktadırlar. Halbuki her çağın fıkhı o çağda üretilir, o çağı yaşayanlarca üretilir.

    Yazanın giriş bölümünü tekrar okuyun; o muazzam rüzgar tekrar oradan esecek, başka yolu yok.

     

     

    bugulu-gözler - 09.08.2009 - 04:48
  3. ese1977
    Mesela sahibi kadını beğendi onunla yatmak istedi ama kadın buna yanaşmak istemiyor nolcak kadını sahibi zorla sahip olabilir mi. Bu noktayı islam fıkhına göre öğrenmek istemiştim de. Saygılarımlacariyelerle ilgili kafamda ufak bir soru varda
    eger biraz düsünseniz böyle bir soruyu sormazdiniz sizce hani bir din böyle bir seyi kabul edebilir,bunu sorgulamaniz bile hata.. kaldiki islamiyette böyle bir sey olacak...

     

     

    bugulu-gözler - 09.08.2009 - 04:50
  4. Verdiğiniz cevaplar için çok teşekkür ederim arkadaşlar. Ama bu soru benim kendi kafamdan çıkan bir soru değildi. bir çok yerde bu soru ile karşılaşıyorum. Ta islamın başlangıcından beri bir çok islami şahsiyetin cariyelerle ilişkileri olduğunu okuyorum. Benim de aklıma yani zorla bir kadına sahip olma olayı ile islam yada herhangi bir dini emrin ters düşmesi gerekir diye düşündüm buda beni bu soruya götürdü. Yani cariyeler var sahipleriyle evlilik olmadanda islam tarihi boyunca cinsel beraberlikleri olmuş bunun hükmü dindeki yeri nedir öğrenmek istedim. o kadar saygılarımla

     

     

    ese1977 - 11.08.2009 - 16:31
  5. Cariyeler ve Sömürülen Cinsellikleri



    Köleler ve cariyeler konusu beni uzun zamandır düşündürüyordu. Bu konu üzerine birazcık eğilip de sancı çekmeyen, ızdırap duymayan bir ilim adamı düşünemiyorum. Benim bu çalışmayı yapmamda üç temel sebep var:

    1.Bu konu Kur^'an'a ve sahih sünnete göre anlaşılamadı. Anlaşıldıysa da uygulamaya hakim kılınamadı. İstismar edildi, imanları zedeledi. Hala da zedelemeye devam ediyor.
    2.Klasik kaynaklarımızda ve günümüzün temel kaynakları olarak niteleyebileceğimiz eserlerde cariyelik köleliği çağrıştırıyor. Cariyeler cinsel partner olarak algılanıyor. Bu yanlış bilgiden kaynaklanan tahribat korkunç denilebilecek seviyededir. Bu konu nice insanların zihinlerini bulandırıyor. Bu konu üzerinden yüce dinimize nice aşağılamalarda saldırılarda bulunuluyor.
    3.Cariyeler tarihin olgusu değildir. Cariyeler dün vardı, bugün de yarın da olabilir. O halde cariyeler mevzusunun çok iyi bilinmesi, Kur'an'ın bu konudaki ölçülerinin sindirilmesi bize farz olan bir görevdir.


    Bu üç sebep bu kitap çalışmasını yapmamıza neden oldu. Şimdi sizlere bu konuda kitabın özeti sayılabilecek bazı bilgiler aktarayım. Burada sadece konunun temel ayetleri verilecektir. Konunun çok geniş olmasından dolayı ayet ve hadis delilleri için kitaba bakılabilir.



    Öncelikle cariyenin tanımıyla söze başlayalım. Cariye: Meşru harp esiresi demektir. Meşru olmayan savaşın neticesinde alınabilecek esirler, hürlerin esirleştirilmesi anlamına zulümdür ve bir hadis-i kutsiye göre Allah'a düşmanlıktır. O halde meşru savaş nedir? Toprak işgali, tabii kaynaklar edinme, egemenlik ve ırk hakimiyeti için yapılacak savaşlar meşru değildir. Meşru savaşın gerekçesi ve sınırları Mumtehine suresi 8 ve 9. ayetlerinde belirtilmiştir:



    8. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.

    9. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.



    Bu ayette üç tane kırmızı çizgi çizilmiştir:

    1.Dinimizden dolayı bizi öldürmeye çalışanlar
    2.Bizi yurdumuzdan çıkarmaya çalışanlar
    3.Yurdumuzdan çıkarılmamıza çalışanlara destek verenler


    İslam'da bu üç kırmızı çizginin çiğnenmesi savaş nedenidir. Zaten bunlar evrensel savaş nedenleridir.



    Bakara suresi 191. ayet bu konuyu biraz daha açıyor. Konumuz savaş olmadığı için bu konuda ayrıntıya girmeyeceğiz.

    191. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.



    Savaşların kaçınılmaz sonuçları vardır. Bu sonuçlardan biri de esir almaktır. Mütecaviz savaşçıların stratejik hedefleri çökertildiğinde, savaşamaz hale getirildiklerinde ve onlara üstün gelindiğinde onlardan esir alınabilir. Onların güçleri çökertilmeden, tam galip gelinmeden esir alınamaz. Esir almayla ilgili Kur'an'daki ölçü Muhammed suresi 4. ayettir:



    4. (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.

    Bu ayet o dönemde tüm dünyada mevcut olan köleliği dondurmuş ve kesin olarak noktalamıştır. Çünkü kölelik savaştan alınan esirlerden beslenen bir kurumdu. Ayet alınan esirlerin ya karşılıksız veya karşılıklı (fidye karşılığı) serbest bırakılmasını emretmektedir. Köleliği kaldıran bu ayet yepyeni bir sistem oluşturmuştur: Esirlik sistemi. Fakat günümüzde maalesef esirlik ile kölelik aynı zannedildiği için çeşitli yanlış anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Kur'an-ı Kerim bu ayetle esirlerin köleleştirilmesini yasaklamaktadır. İnsanların Allah tealanın hür olarak yarattığı kullardır. Esirlik ise savaşla alakalı ve geçici bir statüdür. Dolayısıyla esirler köleleştirilemezler. Kur'an'da ve sünnette esirlerin köleleştirilmesiyle alakalı herhangi bir ölçü yoktur. Enfal suresinin 41. ayetine göre alınan esirlerin 1/5'i devlete 4/5'i de savaşan askerlere (ailelere) verilebilir. Çünkü İslamın amacı insandır. Bu insanların İslam'la tanıştırılması için bunlar Müslüman ailelerin yanına verilir. (Mücahit ailelere)



    Esirlere yapılacak olan şey bellidir. Esirler ya karşılıksız ya da karşılıklı serbest bırakılmalarıdır. Burada yönetimler özgürdür. Fidye almak için ısrarcı da olunabilir. Peki fidyeyi kim verecek? Fidyeyi parası varsa esirin kendisi, ailesi veya bağlı olduğu devlet ödeyebilir. Fakat bu üç kaynak tarafından esirin fidyesi ödenmezse ne olur? Bu durumda Allah tealanın koyduğu iç mekanizmalar harekete geçecek. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

    1.Zekat: Tevbe suresi 60. ayette belirtilen 8 sınıftan biri de esirlerin (boyunların) azad edilmesi fonudur. (ve fir rikab) Bilindiği gibi zekat İslam Devletinin topladığı vergidir. İslam Devleti zekatı toplar ve bu sekiz sınıf için harcar. Bu sınıflardan biri de esirlerin hürriyete kavuşturulmasıdır. Bu esirler toplumda bir problemdir. Bunların yiyecek, içecek, barınak, tedavi masrafları vardır.
    2.Mükatebe: Bu yol Nur suresi 33. ayette belirtilen yoldur. Belirli bir fidye miktarı için anlaşma yapılır ve esir kendi fidyesini kazanmak için serbest bırakılır. Kendi fidye miktarını kazanıp ödedikten sonra salınıverir. (Hürriyetine kavuşur)


    33. …Ellerinizin altında bulunanlardan mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin….



    3.Kefaretler: Dinimizdeki bazı suçların kefaretlerin seçenekleri içinde esir azadı seçeneği de vardır. a- Yemin kefareti: Bilerek yapılan (ağız alışkanlığı olmadan) yeminler sorumluluk getirir. Böyle bir yeminine muhalefet edenin cezası; 10 fakiri yedirmek veya 10 fakiri giydirmek veya 1 esir azad etmektir. (tahriru rakabeh) bunlara gücü yetmezse 3 gün oruç tutmaktır. (bk. Maide 89) b- Zıhar kefareti: Zıhar; kendi hanımıyla cinsel ilişkiye girmemek için yemin etmeye denir. Bunun cezası: 1 esiri hürriyetine kavuşturmak (tahriru rakabe) buna gücü yetmezse ardı ardına iki ay oruç tutmak buna da gücü yetmezse 60 fakiri doyurmaktır. (bk. Mücadele 3-4) c- Yanlışlıkla bir mü'mini öldürme kefareti: Bunun cezası: Bir mü'min esiri hürriyetine kavuşturmak ve öldürülen mü'minin ailesine bir diyet ödemek. Buna gücü yetmezse tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutmak (bk. Nisa 92)
    Bu eyetlerde geçen (tahriru rakabe) hep köle azadı olarak tercüme edilmiştir ki bu yanlıştır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de köleleştirmekle ilgili bir tek ayet yoktur. Bu ayetlerde geçen bu kelime savaş esirleriyle alakalıdır. Çünkü Muhammed suresinin 4. ayeti esir almayı serbest bırakmıştır. Ama bu esirler sürekli esarette tutulmaz yani köleleştirilemez. Çeşitli vesilelerle serbest bırakılmalıdır. Bu yollar başka ayetlerde gösterilmiştir.

    4.Esir Azadı: Esirlerin azadıyla alakalı olarak yukarıdakilerden –bana göre- çok daha etkili bir yol daha var. O da beled suresinde geçen, herkesin yapamayacağı ancak seçilmiş erdemli kişilerin yapabileceği davranışlar belirtilirken esir azadından da (boynu hürriyete kavuşturmak) söz ediliyor. Peygamberimiz de esir azadıyla alaklı olarak şöyle buyurur: "Kim bir esiri azad ederse onun her bir organına mukabil, azad eden kişinin organı cehennemden azad edilir." Bu hadisi duyan sahabeler bu iş için yarışırlardı. Çünkü peygamberimizin diliyle yapılan vaatlerde hulf olmaz.
    5.Nikah: Yukarıdaki yollardan başka esirlerin hürriyete kavuşması için bir yol daha vardır ki o da İslam toplumundaki kadın veya erkek esirlerin hürler ile –kendi rızalarıyla-evlenmesi yoludur. Kişi kendi cariyesiyle –eğer onun da rızası varsa- nikahlandığı an cariye hür olur. Kendi cariyesiyle nikah için mehir verilmez. Onun mehri fidye borcuna sayılır. Böylece bu nikah ile o cariye hür olur ve o kişinin hanımı olur. Kişi başka birisinin cariyesi (onun gözetimi altındaki harp esiri) ile evlenmek isterse ve bunu cariye kabul eder, cariyeyi gözeten aile de onaylarsa mehir cariyeye verilir. Böylece o cariye (esir) hürriyeti için lazım olan fidyesi için sermaye elde etmiş olur. Kur'an-ı Kerim'e göre cariye ile ancak nikahla beraber olunabilir. Ancak tarihte maalesef öyle bir yapı oluşturulmuş ki bu esirler köleleştirilmiş. Halbuki Allah teala o esirlerin karşılıklı veya karşılıksız salıverilmesini emreder. Ayrıca bu esirler köleleştirilmekle de kalmamış, kadın esirlerin (cariye) cinselliklerinden faydalanmak için konu bir şekilde Kur'an ve Sünnet ile irtibatlandırılarak müthiş bir sömürü yapısı oluşturulmuş. Nedir bu yapı: Bu sakat yapı şudur: Kişilerin dilediği kadar cariye edinebilmesi sistemidir. Halbuki Kur'an'a göre evli olan veya hür bir kadınla evlenmeye gücü yeten Müslüman bir erkek cariyeyle evlenemez. Fakat geleneksel fıkhımızda bunların hiçbirinden bahsedilmez. Tüm bunlara mukabil geleneksel fıkıh maalesef cariyelerle nikahsız birlikteliklere olanak sağlamış ve ortaya çok acayip oluşumlar çıkmıştır. –Afedersiniz- "avrat pazarları" kurulup bu köleleştirilen kadınlar orada satılmışlardır. Örneğin Osmanlı zamanında İstanbul'da benim tespit edebildiğim kadarıyla birkaç yerde "avrat pazarı" vardı. Yüzlerce cariye getiriliyor güzel olanları pazara düşmeden satın alınıyor, diğerleri de pazarda satılıyorlardı. Pazardan cariye satın alan kişi bir adet döneminden sonra onunla –rızası aranmadan ve nikahsız olarak- dilediği şekilde birlikte olabiliyordu. Yani onu odalık olarak kullanıyordu. İstediği zaman onu tekrar pazara götürüp satabiliyordu. Onu alan diğer kişi bir adet dönemi sonra onu odalık olarak kullanabiliyor ve bu iş böyle devam edip gidiyordu. Maalesef Kur'an ve Sünnetten uzak oluşan fıkıh bu facialara neden olmuştur. Bunlar insanın tüylerini ürperten, dehşetler içinde bırakan tarihi uygulamalardır. Yani şeriatın gölgesi altında ve şeriat adına fuhuş meşrulaştırılmış ve alenen uygulanmıştır. Oysa Kur'an'a göre kişi cariye ile asla nikahsız cinsel ilişkiye giremez. Zaten evli biri ve hür biriyle evlenmeye gücü yeten biri cariye ile evlenemez. Ama fıkıhtaki cariyelerle alakalı hükümler Kur'an ve sünnetten çok uzakta ve dehşet vericidir. Mesela fıkha göre kişi dilediği kadar cariyeyi mülkiyet yoluyla elde edebilir ve onlarla nikahsız, mehirsiz dilediği kadar birleşebilir. Bu cariyeyi istediği zaman satabilir. Ayrıca bu işler için cariyenin rızasına da bakılmaz. Cariye sahibinin rızası yeterlidir. Fıkha göre cariye maldır mal sahibi de olamaz. Buna benzer daha nice feci ve Kur'an'a taban tabana zıt fikirler maalesef din adına pek çok kitaplara girmiş durumdadır. Mesela bu fikirleri; Taberi, Kurtubi, Fahruddin Razi, Kadı Beydavi vb. gibi tefsirlerde yer yer bulabileceğiniz gibi ana fıkıh kitaplarında da rahatlıkla bulabilirsiniz. İşin daha feci olan yanı ise şudur: İnsanın omuzlarını çökertecek vicdanını sızlatacak bu feci yapı öteden beri bütün ilahiyatçılarımızı rahatsız ettiği halde günümüz temel kaynaklarına da aynen girmiştir. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan İslam Ansiklopedisinin köle ve esir maddelerinde klasik kaynaklardaki bu fecaatler aynen tekrar edilmiştir. Yine Diyanetin bastırdığı "Kur'an Yolu" tefsirinde de hatalar aynen devam ediyor. Bunların temel nedeni kölelikle esirliğin birbirine karıştırılmasıdır. Dolayısıyla ilgili ayetler açıklanırken bir kültürel cinayet işleniyor ve esirlerle ilgili ayetlerde günümüz tefsirlerinin birinde şöyle deniyor: "İslamın hedefine uygun olarak günümüzde kölelik kurumu ortadan kalktığı için bu konuyla ilgili hükümlerin uygulanmasına fiilen ihtiyaç kalmamıştır." Bu bir cinayettir.Çünkü bu ayetlerin kölelikle ilgisi yok. Bu ayetler kıyamete kadar devam edecek "savaş esirliği sistemiyle" alakalıdır. İslami bir devlet yapısı içinde savaş olsa esirlik ve cariyelik hükümleri aynen günümüzde de geçerlidir. Ve bu sistem modern geçinenlerin hayal bile edemeyecekleri kadar modern ve insani bir sistemdir. Savaş ve esirlik insanların olduğu yerde kaçınılmazdır. Burada karıştırılmaması gereken şey kölelikle cariyeliğin aynı şey olmadığıdır. Dolayısıyla esirlik bir mazi olgusu değil hal olgusudur.


    Konuyu kısaca özetleyelim.

    Bir cariye ile nikahsız ilişkiye girilemez. Yani cariye asla odalık olarak kullanılamaz. Bu hüküm Kur'an'ın 4 ayetiyle sabittir.
    Evli bir kişi veya hür bir kadınla evlenebilecek gücü olan bir kişi cariye (savaş esiri) ile evlenemez. Bu hüküm Kur'an'ın 5 ayetiyle sabittir.
    Her cariyeyle nikah yapılamaz. Bunun için bazı şartlar vardır. a. Hür bir kadın ile nikaha gücünün yetmiyor olması lazım. b. Cariyenin fuhuş suçu işlememiş ve gizli dost (metres) edinmemiş olması lazım c. Cariyenin evlenmeye rızasının olması lazım d. Hukuken cariyenin ailesi sayılan ailenin de onayı lazım e. Mehri cariyenin kendisine vermek lazım Bütün bu şartlardan sonra cariye ile nikah yapılabilir. Ancak tüm bunlara rağmen Allah teala cariyeler ile evlenilmesini tavsiye etmiyor. Tüm bu şartlar uysa da "Sabrederseniz daha hayırlıdır" diyor ama onlarla evlenmeyi de yasaklamıyor.
    Kişi savaş sonrası kendi gözetimi altına verilen cariyesiyle (savaş esiriyle) evlenecekse cariye de bunu kabul ederse nikah yapılır ama mehir gerekmez. Onun mehri fidyesine sayılır. Nikah ve zifaftan sonra cariye artık hür olur. O kişinin hanımı olur. Hürriyete kavuşması için çocuk doğurması şartı yoktur. Yani "ummü veled" İslami değildir.
    Hür kadınlar da erkek esirlerle evlenebilir.
    Müslüman cariyelerin tesettürleri aynen hür kadınlarınki gibidir.
    Kur'an'ın hiçbir yerinde esir-cariye alım satımından söz edilmez.




    Prof. Dr. Ali Rıza Demircan

     

     

    bugulu-gözler - 11.08.2009 - 22:57
  6. arkadasim bizdn cevap bu kadar gerisinide sen bulursun artik..
    bu devirde öyle bir sey kalmamis kaldiki böyle seyler nikah olmadigi sürece zina olarak gecer zorla olan bir seyde tecavüzdür daha ne kadar aciklama olabilir

     

     

    bugulu-gözler - 11.08.2009 - 22:58
  7. Teşekkür ederim çabalarınız için... Ben mezheplerin bu konuda ki içtihadını öğrenmek istemiştim. Zira savaşta özellikle günümüzde kadınların çoğunlukla da müslüman kadınların maruz kaldığı durumlar ortada. Bu konu biraz ince ve gerçekten hassas bir konu. Hz Ali' nin bile cariyelerden çocukları olduğunu okudum. Yani aklıma bu durum geldi. Cevaplayan arkadaşlardan çok teşekkür ederim...

     

     

    ese1977 - 13.08.2009 - 01:35
  8. okuduğun kaynaklar neler arkadaşım onları yazmadan İslam büyükleri hakkında konuşmamalısın.

    Yoksa insanların aklında şüphe düşürmüş olursun.

    zaten ilk sorduğun soru bile bi garip.

     

     

    keskinkilic_68 - 13.08.2009 - 09:40
  9. "Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekârlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı Ancak, Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azil yapmakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/49, hadis no: 2170.)



    Mesela bu hadisin şekli nedir mesela burada esir kadınlarla yatılmak isteniyor ama galiba azil yani dışa boşalmakta isteniyor burada merak ettiğim bu gibi rivayetler ve islami genel prensiplerle esir kadınlarla evlilik gibi bir musaade ile mi olunuyordu. Aslında önemli bir ayrıntı gibi geldi bana... saygılarımla

     

     

    ese1977 - 19.08.2009 - 00:09



Benzer Konular

  1. SORU BANKASI (Bilgisayarla ilgili soru&cevaplar)
    Konuyu Açan: CA-CHALLENGE, Forum: Windows.
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj : 18.10.2012, 21:04
  2. facebook la ilgili soru
    Konuyu Açan: 35papatya, Forum: Soru - Cevap.
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj : 02.01.2012, 12:48
  3. Soru Bankası - Sağlığınızla ilgili Soru ve Cevaplar
    Konuyu Açan: CA-CHALLENGE, Forum: Sağlık Genel.
    Cevaplar: 56
    Son Mesaj : 28.09.2011, 21:13
  4. Temizlikle ilgili bir soru....
    Konuyu Açan: orobanche, Forum: İslami Sorular Ve Cevaplar.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 18.02.2010, 19:20
  5. icra ile ilgili soru
    Konuyu Açan: answerr, Forum: Soru - Cevap.
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj : 22.10.2009, 22:28

copyright

Soru Cevap