Beşeri Nedir - Beşeri Düşünce Nedir - 1

  1. Beşer nedir - Beşeri Akıl Nedir bilgi - Beşeri Düşünce - Beşeriyet - Beşeri akıl nedir



    BEŞER

    Belli bir esmâ terkibi...
    İlâhî isimlerin tamamını ortaya çıkarma istidadına sahip olan varlık...
    “Beşer”, ilâhî isimlerin tamamını ortaya çıkarma istidadına sahip olan varlığın adıdır.
    Çünkü bütün varlıklar, hayvanat da terkîbdir; ama “Halifetullah” olabilme özelliği insana hastır!.

    Kişinin belli bir terkibi vardır, esmâ terkibinden oluşan...
    İşte esmâ terkibinden oluşmuş “kişilik” mânâsına, “beşer” ifadesi kullanılır.
    “Beşer” kelimesi ile kastedilen, belli bir esmâ terkibidir.
    İnsanın terkibiyet yönüyle, terkib oluşu yönüyle aldığı isim, “beşer”dir.
    “Ene beşerün mislüküm”; “Ben de sizin misliniz olarak beşerim”. (Hadis)
    ‘’Benim varlığım da sizler gibi, ilâhî isimlerin bir terkibinden başka bir şey değildir’’, demektir bu!.


    BEŞER, NASIL KURTULUŞA ERER?

    “Beşer” kelimesi ile kastedilen, belli bir esmâ terkibidir. Esmâ terkibinden çıkacak olan hükümler, esmâ terkibinin geleceğini sürekli saadete yönlendiremez. Esmâ terkibinin değişmesi mümkün olmaz!.
    Ancak, esmâ terkibinin asıl ve özü olan ilâhiyet noktasından; yâni sıfat mertebesinden gelen hükümler, sıfat mertebesindeki mutlak benliğin verdiği hükümler, esmâ mertebesindeki terkibleri bozar, yıkar, değiştirir!.
    Bunu basit mânâda şöyle izah edelim; sen içine düştüğün bunalımdan, problemden zâten mevcut aklınla onun içine düştüğün için çıkamazsın; bir ekstra akla ihtiyacın vardır!.
    Bu yüzden , “bana akıl ver” dersin. Niye?.
    Çünkü kendi aklınla o noktaya geldin! Kendi aklınla o noktadan çıkman mümkün değil!. O noktadan çıkman için ekstra akıla gerek var!.
    İşte bunun gibi, o kişinin içinde bulunduğu durumu meydana getiren terkibini kendinin değiştirebilmesi mümkün değil!.
    Bunun için, “ilâhi” dediğimiz, sıfat mertebesinden gelen; bir diğer mânâ ile, Allah’tan gelen; terkibsizliğin gereği olan noktaya ve noktanın hükümlerine uyması lâzımdır; ki kendi terkibinin kayıtlarından kurtulsun! Veya kendi terkibini daha geniş mânâda tanıyabilsin!.
    Bu yüzdendir ki, “Din, ilâhi hükümler bütünüdür” dedik. Beşerî hükümler bütünü değil!Bu sebepledir ki “beşer” adı altından gelmiş olan dinler, insanlık için kurtarıcı olamaz!.
    Bir Konfiçyüs dini, insanlık için kurtarıcı olamaz!.Çünkü içinde bazı hakikatlar olsa dahi; ki muhakkak hakikat yönleri vardır!. Zîrâ Konfiçyüs adı altındaki varlık da, Hak’kın terkibidir! Hak’kın terkibi olması itibariyle, söylediklerinde mutlaka hakikat yönleri olacaktır. Ancak o hakikatlar, kayıtlı hakikatlardır! Terkibden doğan hakikatlardır!
    Terkibden doğan hakikatlarla, bütün terkiblerin, terkibiyetlerinden kurtulup Allah’a vâsıl olmaları mümkün değildir!.
    Onun içindir ki ancak ve ancak, beşer, ”İlâhi Din” ile kurtuluşa erebilir. İlâhi mâhiyet arzetmeyen dinlerle, beşerin kurtuluşu söz konusu değildir!.
    Nitekim, ”ALLAH İNDİNDE DİN, İSLÂM’DIR!” diyerek; Din’in ne olduğunu tasrih yönüne gidiyor, Kur’ân!.
    Burada Din’in ‘’İslâm’’ olduğu; ancak “İslâm” olacağı anlatılıyor!.


    BEŞERİN EBEDÎ SAADETİ NEDİR?

    “Beşerin ebedi saadeti” denen şey; “beşer” hükmü altında var olan terkib kayıtlarının kalkarak, Allah’ı tanıma-bilme-”Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma” denen şeyin gerçekleşmesi ve böylece bütün ilâhi isimlerin mânâlarının o mahalden âşikâre çıkabilecek hâle dönüşmesidir!.
    Emirlere ve yasaklara uyulması, ruhta “Cennet” dediğimiz hâli oluşturur. Eğer üst sınırı ile ele alırsak, o takdirde kişinin terkib bağını yok eder; kişinin varlığını kaldırır!. Terkib ortadan kalkar ve böylece de “Allah’a vâsıl olma” denilen hâl meydana gelir.
    Allah’a vâsıl olduğun zaman, ilâhi isimlerin mânâları sende, Allah’ın dilediği şekilde âşikâre çıkar ve böylece de sen Allah’a vâsıl olmanın yaşamına geçmiş olursun.
    Eğer bu böyle olmayıp da, sen Hak’kın ne olduğunu bilmene rağmen hâlâ terkibi kayıtlarla - tabiatın hükmüyle - alışkanlıklarınla yaşıyorsan, bu yaşamının neticesinde de senin için bir azap sözkonusudur!. Ancak bu azap, “Cehenneme müminlerin uğraması” şeklinde anlatılan azaptır!


    BEŞERİYET

    Senin, terkibiyet hükmünden doğan belli bir tabiatın ve duygular âlemin var...
    Bu, senin beşeriyetin!. ”Beşeriyet” yanın!.


    BEŞERİ DEĞER YARGILARI

    Gördüklerimize - değerlendirdiklerimize nispetle, göremediklerimiz – düşünemediklerimiz –değerlendiremeyeceklerimiz olduğunu da idrâk etmek sûretiyle İMAN noktasına geliriz.
    Bizim genelde, basit insan olarak bütün yaşamımız akıl ve mantık üzerine (!) kurulmuştur... Ve bunun neticesi olarak da her şeyin; görüp, düşünüp, bildiklerimizden ibaret olduğunu zannederiz..
    Halbuki aklımızın kapsayamadığı sonsuz nesneler ve kavramlar olduğunu çoğunlukla düşünemeyiz. Ve hemen de değer yargımız ortaya çıkar;
    “Bu böyledir, bundan ibarettir.” diye!. Ve devamla,. “mâdem böyle, niye böyle?..!” deriz.
    Burada yaptığımız önemli bir yanlış var:
    Senin, yaşamın boyunca kavrayabildiklerin ne kadar?. Farkında olamadıkların ne kadar?.
    Farkında oldukların o kadar az ki! Farkında olamadıkların ise, sonsuz!.
    Akıllı adam, ama gerçek mânâdaki “akıllı” adam; değer yargılarını terk eden insandır!.
    “Beşeri değer yargıları ve kavramlar” ifadesi üzerinde iyi durmak gerek…
    Bu ifade çokça tekrar edilmesine rağmen, anlam olarak hiç idrâk edilmemektedir ve dolayısıyla da yaşama geçirilememektedir gördüğüm kadarıyla…
    Bunu ben de daha fazla açmak istemiyorum… Ama hakikatı yaşamanın sırrı ve anahtarı da bu cümledir; diyebilirim… Elbette fıtratında kolaylaştırılmış olan, nasibi olan bu cümlenin üzerinde duracak, gereğini anlamaya ve yaşamaya çalışacak ve takdirinde varsa bunu yaşayacaktır.


    BEŞERİ DEĞER YARGILARI,

    NİÇİN ‘’MUTLAK DOĞRU’’ DEĞİLDİR?

    Akıl, şartlanmaların terkedilmesi gerektiğini kavrar ve idrâk eder.
    Meselâ, ben sana derim ki; bu toplumda şöyle bir âdet var... Sen bu âdetlere değer veriyorsun; bunların kaydına giriyorsun; ‘’herkes böyle yapıyor’’ diyorsun; ancak sen bu toplumdan çıkıp da falanca yerdeki bir topluluğun içine girersen, şu ana kadar edindiğin bu âdet orada yanlıştır. Orada daha değişik bir âdet vardır... Orada öyle bir âdet olduğuna göre; eğer orada doğsaydın, doğru olarak onu kabul edecektin.
    Demek ki tam olarak geçerli, kriter olan bir âdet yok... Burada böyle, orada öyle...
    Demek oluyor ki değer yargıları ve âdetler, yâni şartlanmalar kesinlikle rölatif yâni izâfi yâni GÖRESELDİR!.
    Dolayısıyla hiçbiri “mutlak doğru” değildir!.


    DEĞER YARGILARI, NEYE “GÖRE”?

    Topluma GÖRE veya bildiklerine GÖRE!.
    Bildiklerinden sonra, bildiklerine GÖRE bir HÜKÜM veriyorsun!. O şey hakkında bilmediklerin ne kadar acaba?.
    Bilmediklerinin ne kadar olduğunu bilemiyorsun...
    Bırak bilmediklerinin ne kadar olduğunu, bilmediğinin dahi farkında değilsin!.
    Peki... Sen bildiklerine GÖRE bir hüküm verip, “Bu, böyledir..” derken, bilmediklerin devreye girerse eğer, acaba o şey hakkındaki değer yargıların aynen devam edecek mi?..
    Hayır!.
    O zaman, aczîyet içinde: “Ama ben böyle biliyordum.” (?) demek basitliğine düşeceksin.
    “Bu kesinlikle, böyledir!.” diyerek bir konuda değer yargısına erişmek, basit insanın işidir, işlevidir.
    Akıllı insan, hiçbir konuda, hiçbir olayda; “Bu böyledir!.” kesin yargısında bulunmaz!. Çünkü senin bildiklerine GÖRE o, her ne kadar öyle ise de, senin bilmediğin pek çok gerekçeye- sebebe göre de o, öyle değildir...
    Bunun içindir ki, ana sistem ve prensip : “Yargılama Allah’a mahsustur” hükmü ile neticelenmiştir.
    “Yargılamak”, bir şeyi değerlendirmektir. O şeyi önce, değerlendirirsin. Ve değerlendirmenin sonucuna GÖRE de, o şey hakkında HÜKÜM verirsin.
    Onun için, insanlar arasındaki münasebetlerde Hz. Ömer’in şu sözü olaya açıklık getirir:
    “Biz, zâhir’e GÖRE değerlendirme yaparız!.”
    Yâni, bizim yaptığımız değerlendirme zâhir’e, görünüşe GÖRE’dir..
    Peki?.. GERÇEĞE GÖRE?..
    Gerçeğe göre değerlendirme yalnızca Allah’a aittir. Allah Rasûlü’ne göre dahi değil!.


    İNSAN, NİÇİN YARGILAYIP
    HÜKÜM VEREMEZ?
    Yaşamınız boyunca her gün sayısız olaylarla karşılaşıyorsunuz. Bu sayısız olaylar içinde insanları veya olayları değerlendirip de “Bu budur, şu şudur!.” dediğiniz anda %99 ihtimalle yanılıyorsunuzdur!.
    O konu hakkında sizin bildiğiniz ne kadardır?. Bilemedikleriniz ne kadar?.
    Bir insanın bir davranış ortaya koyarken, hangi gerekçelerle hareket ettiğini bilebiliyor musunuz?.
    Hayır!.
    Bilemediğinize göre, o insanı siz nasıl değerlendirip yargılayabilirsiniz?.
    Akıllı insan, insanları değil, fikirleri eleştirir.
    İnsanları eleştiren ise, kendisinin akıllı olmadığını dile getiriyordur, o eleştirisi ile.
    Eğer düşünen, akıllı bir insan olarak yaşamak istiyorsak, sadece fikirleri eleştireceğiz. İnsanlar hakkında hiçbir yorumda, değer yargısında bulunmayacağız.
    Çünkü bir insanı yargılayıp hüküm verebilmemiz için, o insanın bütün düşünce dünyasına âşina olmamız gerekir ki, bu da mümkün değil!.
    TEK’i bilenin değer yargısı olmazmış!.
    Sınır kavramından (Zâhir-Bâtın) kurtulmuş olanın alâmeti, değer yargısız çokluğu seyirdir!.
    Eğer değer yargısına dayanan yorum varsa, bu Tek’liği kavramış olmayı göstermez!.
    v
    Kollarınızı iki yana açınız ve sağ ile solun iki ucunu düşününüz, ne kadar uzaklar birbirlerine…
    Sonra hatırlayınız, aynı bedende olduklarını ve TEK BİR beyinden yönetildiklerini… Biri başınızı kaşırken diğeri topuğunuzla meşgul!
    Öyle ise niye kınamak sol eli?
    Eller kendi başlarına mı hareket ediyorlar? Yok mu kendilerine kumanda eden bir beyin?
    Değer yargılarımızı yeniden gözden geçirsek nasıl olur acaba?…


    HÜKÜM VERMEYİ, YARGILAMAYI

    ALLAH’A BIRAKABİLMEK,

    AKLIN “İMAN KAPASİTESİ” İLE İLGİLİDİR

    Öyleyse bizler akıllı insanlar isek; ister yaşayan, ister aramızdan ayrılmış olsun, hiç kimse hakkında, yargılama yapmayız!. Onun hakkında hüküm vermeyi Allah’a bırakır, “Onun durumunu Allah bilir!.” deriz.
    İşte bunu diyebilmek, aklın iman kapasitesi ile ilgilidir. “idrâk edemediğini, inkâr etmemek” ile ilgilidir.


    DEĞER YARGILARI,

    NEYİN SONUCUDUR?

    Değer yargıları, şartlanmaların sonucudur!.


    DEĞER YARGILARININ OLUŞUMU

    NE ZAMAN BAŞLAR VE NASIL GELİŞİR?

    Bu oluşma, çocuğun doğumundan sonraki ilk aylarda meydana geliyor.
    Dışarıdan belli dalgalar olarak beyne ulaşan çeşitli veriler, kendilerini kabule hazır olan hücreleri kendi frekanslarına programlayarak; o andan itibaren o hücrelerin faaliyeti hâlinde, beyinde kendi anlamlarının oluşmasını temin ediyorlar!
    Buna, ister şartlanma diyelim, ister beynin belirli bilgilerle programlanması ya da programlandırılması diyelim; değişen bir şey olmaz, çünkü işlem aynıdır.
    Daha sonra belli değer yargılarının empoze edilmesi ile kişide, kendini madde beden kabulü hâli başlıyor!
    Beyin esas itibariyle, her türlü bilgileri alıp, kabullenmeye yönelik bir yapı...
    Hiçbir bilgi kaydı yokken, o çocuk elini sıcağa dokundurduğu anda “sıcak, cızz!.” diyorsunuz. O, dokunduğu nesnenin “sıcak, cızz” olduğu, beyne giriyor. Daha sonra siz tekrar aynı nesneyi ona götürdüğünüz zaman o, bunu “sıcak, cızz” diye nitelendiriyor.
    Bu misâlde olduğu gibi, aldığı her türlü bilgi, beyinde yer ediyor ve bu, beyinde yer eden bilgilere göre de o beyinde “değer yargıları” oluşuyor. Tâ ki, bir başka bilgilendirme ile o değer yargısı değiştirilmediği sürece... Sonra da o kişide ölene kadar o değer yargısı devam edegidiyor.


    TÜM DEĞER YARGILARININ

    DEĞİŞTİĞİ BOYUT

    Terkipsel şuur boyutu; “Akl-ı cüz”dür.
    Terkipsel boyutun üstündeki boyutun bilinci ise Akl-ı Kül boyutudur. Yani, bugünkü tâbirle Kozmik şuur boyutu diyelim...
    İşte bilinç sıçraması ile kendini "Akl-ı Kül" mertebesindeki kavrayış kapasitesi içinde bulursan bir üst boyutta, senin tüm değer yargıların, varlığa, yaşama, mevcudata bakış açın değişir!.
    İşte buna, eskiler; "Velâyet" mertebesi, "Allah`a yakin" mertebesi demişlerdir.


    “BEŞERİ DUYGULAR” NASIL OLUŞUR?

    -Gelenek, görenek, âdet adını taktığınız örf-anâne dediğiniz kurallar, içinizde birer şartlanma olarak meydana gelmekte değil midir?.. Ve hep kendinizi bir "beşer" olarak kabullenmekten doğmakta mıdır?.. Ve bu duygu dahi, hep bu toplumsal şartlanmaların neticesinde hâsıl olmakta mıdır?..
    Öyle ise, kendini bulabilmen için, herşeyden evvel, gerek hayvânî ve gerekse beşerî duyguları terketmen gerekir!.
    Ama bu duygular da durup dururken ortaya çıkmaz. Bir takım beşerî ilişkiler sonucunda ortaya çıkar.


    BEŞERİYET KİRLERİNDEN, KAYITLARINDAN

    ARINMAK SURETİYLE ÖZÜNE YAKLAŞMAK

    MÜMKÜN OLABİLİR ANCAK!

    Sınırsız-sonsuz varlıktaki mânâlar da elbette sınırsız ve sonsuzdur!.
    Böylesine sınırsızlık ve sonsuzluk söz konusu iken; beş duyu ile kayıtlı bir bedende oluşan anlık, yerel arzu, istek ve zevkler için kendini ebedîyen beden ya da bilinç kozasına mahkûm etmeğe değer mi?.
    ‘’Değer...’’ diyen için, elbette değer!
    Ama siz, "değer" diyenlerden olmamaya bakın!
    Elbette, olmamak dilenilmişse!.
    "Ey insanoğlu!. Seni ben kendim için var etmişken, sen nelerle meşgul oluyorsun, nelerle vaktini geçiriyorsun?."
    Bu hitâb kime?.
    Elbette bu hitâb, hitâba muhâtap olacak bir kâbiliyet ve istidatla yaratılmış olana, o mânâ kendinde mevcut olana... Zîra :
    "Onlar, hayvanlar gibidirler, belki daha da aşağı." (7-179)
    mânâsını ihtiva edenlere değil elbette bu sesleniş!.
    Demek ki, varlığımızın hakikati, aslı, orijini olan sınırsız Tek`e ayna olabilmek; ya da o mânânın aynamıza yansıması, ancak aynanın varlık ve beşeriyet kirlerinden, kayıtlarından arınması ile mümkün olur.
    Hazreti İsa Aleyhisselâm’ın;
    "Sen, insan gibi düşünüyorsun, insanca düşünüyorsun; ALLAH gibi değil"!.
    şeklindeki işareti üzere, beşeri değer yargılarıyla varlığa ya da özüne bakan kimse için bu konuştuklarımız elbette müyesser değildir!.
    Kendini madde kabul etmekten, maddeye sahip çıkmaktan, denizin içinde bir damla buz olarak yaşamaktan kendini soyutlayamayanlara elbette müyesser olmaz!.
    Dünya ve içinde var olan her şey, insan için bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir...
    Bütün bu varlık, "Hakikat-ı Muhammediye" denilen, Hazreti "Muhammed`in hakikatı" denilen, kendini seyreden "Akl-ı Evvel" için dilenilmiş, tasarlanmış, sûretlenmiş bir yapıdır.
    Eğer, o mânânın seyri için var olmuşsan; beş duyudan, beşerî kayıt ve duygulardan arınıp, bilinç aynanı perdeleyecek en ufak bir tozdan, duygudan, düşünceden, şartlanmadan, bedenî ve içgüdüsel isteklerden arınmak sûretiyle özüne yaklaşmak sana mümkün olabilecektir.
    Aksi takdirde,
    "Bu yolda nice başlar kesilir, hiç soran olmaz!."
    Hükmünce geçer gider,
    "Başaktaki kimi buğday tanesi pasta olup sofraya konmak, kimi de tarlada helâk olup gitmek içindir."
    işaretince, geçip gitmek içindir!.

    Ahmet Hulusi


    Beşeri Nedir - Beşeri Düşünce Nedir - 2

     

     

    Leyl-i Lal - 09.05.2012 - 16:38



Benzer Konular

  1. Beşeri Akıl Nedir
    Konuyu Açan: Leyl-i Lal, Forum: İslam Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 09.05.2012, 16:44
  2. Beşeri Nedir - Beşeri Düşünce Nedir - 2
    Konuyu Açan: Leyl-i Lal, Forum: İslam Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 09.05.2012, 16:40
  3. Beşeri Unsur Nedir
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Genel Coğrafya.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 14.04.2012, 12:18
  4. Beşeri Nedir
    Konuyu Açan: Garip07, Forum: Bunları Biliyormuydunuz.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 24.12.2010, 01:45
  5. Beşeri İlaçlar - Beşeri İlaçların Fiyatlandırılması
    Konuyu Açan: Züleyha Günel, Forum: Sağlık Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 23.12.2010, 03:46

copyright

Soru Cevap