Basında Seyda Hz.leri - Menzildeki Şeyh

  1. Adıyaman menzildeki şeyh - Basında Seyda Hz.leri Yazısı - Menzil Sultanı Gavs Abdulbaki kimdir



    Register

    ŞEYH'İN DERGAHINA GİRDİK
    Adıyaman, (hha) - 21. Yüzyıl'ın eşiğinde, çağdaş Türkiye'de, modern tıbbın sağladığı olanaklara inanmayan, ya da yararlanmak istemeyenlerin, kapısını aşındırıp huzuruna yüz sürerek "şifa" beklediği Nakşibendi Şeyhi Mehmet Raşit Erol, Adıyaman-Diyarbakır Karayolu üzerinde Menzil köyü'nde bulunan dergâhının kapılarını kapılarını, ilk kez Hürriyet muhabirlerine açtı. İyi Türkçe bilmediği için yeğeni Mehmet Saki Erol aracılığı ile konuştuğumuz Şeyh Mehmet Raşit Erol, Menzil'e kimseyi davet etmediğini; elini, eteğini öpmek için akın akın gelenlerin kendi isteğiyle geldiğini öne sürdü... "Şeyh şifa dağıtıyor,diyorlar. Şifa cebimde mi, dağıtayım" dedi.

    ŞEYH'TEN RANDEVU
    Son günlerde, adı yeniden güncelleşen Şeyh Mehmet Raşit Erol'la görüşme sağlamak, bir aya yakın zamanımızı aldı. Çeşitli kişilerle, bu arada Şanlıurfa'daki oğluyla kurulan temas sonucu, heyecanla bekledğimiz haber geldi. Şeyh Erol, öğleden sonra saat 15.00 sıralarında bizi kabul edecekti. Köye ilk kez gazeteci olarak ve kimliğimizi saklamadan girecektik.
    Bulunduğumuz araçla Menzil Köyü'ne doğru hızla yol alırken, heyecan içindeydik. Şeyh, bize neler anlatacaktı?... O, yüzlerce, binlerce kilometre uzaktan, görünmez bir sihre, bir cazibeye kapılmış gibi akın akın Menzil'e gelip huzuruna çıkabilmek için umutla bekleşen, yüreğini burkan, ya da bedenindeki rahatsızlığa, dudaklarından dökülecek bir kaç kelimeyle şifa bekleyen insanlara neler söylüyordu?.. Bu ve yüzlerce soru, kafamızda dolanırken, eski adıyla Menzil, yeni adıyla Durak köyü göründü.
    Köy girişinde Şeyhin yeğeni Mehmed Saki Erol tarafından karşılandık. ''Biz de sizi bekliyorduk. Şeyhimiz önce köyü gezdirmemizi istedi'' dedi. Birlikte köyü gezerken, Şeyhi sorduk. Kendisini ziyaret için Manisa'dan gelen 30 kişiyle birlikte, köy camiinde namaz kıldığını söylediler.

    HUZURA KABUL
    Şeyh, ikindi namazının ardından bizi dergahında kabul etti. Önce, dış kapıdan girdik... Avludan geçtik... İki katlı bir evin üst katına merdivenle çıktık. Şeyhin odasına, evin mutfak bölümünden geçilerek giriliyordu. Mutfakta, buzdolabının hemen yanında, bir ecza dolabı dikkatimizi çekti. Yanımızdakiler ecza dolabındaki ilaçların, Şeyh'in yakınlarının grip gibi hastalıklarına karşı kullanıldığını kulağımıza fısıldadılar. Şeyh'in de, kalbinden rahatsız olduğunu ve sürekli doktor kontrolü altında bulunduğunu öğrendik..
    Şeyh'in odası, sade döşeli bir yerdi. Köşede bir soba... Yerde halılar... Halıların üstünde ziyaretçilerin oturması için minderler. Şeyh, bu basit döşeli oda da bizi
    kabul ederken, daha söze başlar başlamaz, hiçbir zaman devlet veya hükümet aleyhinde çalışmadığını söyledi. Yaşam öyküsünü, kimi zaman yeğeni aracılığıyla şöyle özetledi:
    ''Halen bulunduğumuz Menzil Köyü'ne, Siirt'in Batman ilçesine bağlı Gedir Köyü'nden 1971 yılında taşınarak geldik. Menzil'e gelişimizden bir yıl sonra, babam vefat etti. Babam Şeyh Abdulhakim Erol, çevresinde çok sevilen, sayılan bir alimdi. Bilgili bir bilim adamıydı. Seveni de çoktu. Bugün gelenlerin büyük bölümü, beni de ziyaret ediyor. Bütün bu olayları, güvenlik kuvvetleri de biliyor. Hiçbir suça karışmadığımız için, müdahale eden de olmadı. 12 Eylül harekatından sonra, bir süre mecburi ikamete tabi tutuldum. Ama sonra serbest bıraktılar. Gezdiniz, gördünüz... Hiçbir gizli kapaklı işimiz yok. İsteyen, gelip gezebilir. Kapımız herkese açıktır.''
    Şeyh bu sözleri söylerken, kimi zaman heyecanlandı, kimi zaman da sesini azalttı. Bir yandan anlattıklarımızın, üzerimizdeki etkisini ölçmek istercesine bizi süzüyordu. Kendisine neden şeyh ünvanı verildiğini sorduğumuzda; ''Şeyh, Arapça'dan gelme bir kelimedir. Anlamı, yaşlı hocadır. Bunun için bana şeyh diyorlar'' demekle yetindi. Ancak, ünü, müridleri aracılığı ile Türkiye'nin dört bir yanına yayılan Raşid Erol'un, şeyhliği babasından devraldığı, onun ölümünden sonra kendisine bu ünvanın verildiği biliniyordu...

    ''ŞİFA CEBİMDE Mİ?''
    Şeyhle konuşmamız sürerken, konu, can alıcı noktalardan birine gelmişti. Türkiye'de yüzlerce hastane, kendilerini tıbba adamış binlerce doktor dururken, dertlerine deva bulmak için kapısını aşındıranlara, el öpüp dergahına yüz sürenlere, alkoliklere, aile geçimsizliğinden yakınarak gelenlere, Şeyhin cevabı ne oluyordu acaba? Bu insanları buraya, onun dergahına getiren; şifa dağıttığı iddialarına ne diyordu?
    Şeyh Erol şifa dağıttığı iddialarını şiddetle reddetti. ''Şeyh şifa dağıtıyor, diyorlar. Size sorarım: Şifa, cebimde mi ki dağıtayım?'' diye başladığı sözlerini şöyle sürdürdü:
    ''Bana gelenlere, doktora gitmelerini söylüyorum. Onlar, her çevreye başvurduklarını, ancak sonuç alamadıkları için bana geldiklerini söylüyorlar. Bu durumda ben onlara ne diyebilirim? 'Allah belanı versin' mi diyeyim? Menzil'e gelenlerin büyük bölümü geri dönüyor. Dönmeyenler ise ceketini yastık yapıp camide, arabasında uyuyor. Türkiye'nin her yerinden kalkıp gelene, nasıl git denir? Gelenlere, şifa, huzur telkin ediyorum, çekip gidiyorlar.''

    TEDAVİ YÖNTEMİ
    Şeyh Mehmed Raşid Erol, kendisine başvuranların önemli bölümünün alkolik olduğunu; bunlara, samimi iseler, gerçekten tövbe etmek istedikleri takdirde boy abdesti almalarını, Allah rızası için iki rekat namaz kılmalarını, tövbe edip uyumalarını önerdiğini... Bir bölümünün gerçekten içkiyi bıraktığı halde, bir bölümünün yeniden içkiyi aradıklarını anlattı.

    BULGUR ÇORBASI TANDIR EKMEĞİ

    Sayıları, zaman zaman binlere ulaşan misafirlere, Şeyhin dergahında bulgur çorbası ve tandır ekmeği ikram ediliyor. Yani her gün yüzlerce insanın karnı doyuruluyor. Şeyh, bu yemeğin bir hikmeti olmadığını vurgulayarak, ''Bu kadar misafiri ağırlamak için büyük maddi güç gerek. Bizim gücümüz bu kadarına yetiyor. Buğdayı, değirmenimizde öğütüyoruz. Ne bağış, ne de yardım alıyoruz. Bunu da teklif etmeye cesaret edemiyorlar. Gelenlerden bazen rahatsız da oluyoruz. Çünkü işimiz aksıyor'' dedi.
    Kiliselerin Hıristiyanlığı yaymayı amaçladığını, Müslümanlık için para vereceklerine inanmadığını anlatan Mehmed Raşid Erol, ''Böyle şey olur mu? Onlar para verecek biz İslamiyet'in propagandasını yapacağız... Bunu kim iddia etmiş ve uydurmuş? Sizin aklınız bunu alıyor mu?'' diye sordu. Ancak, dergahının bir hayli kabarık günlük giderinin nasıl ve nereden karşılandığı konusunda, Şeyh, inandırıcı bir açıklama yapamıyordu.
    Yaklaşık bir saat süren görüşmeden sonra Şeyhin huzurundan ayrılırken, köye, yeni bir ziyaretçi kafilesini taşıyan otobüs giriyordu...(*)
    Hayri KÖKLÜ - Aziz AYKAÇ
    (*) Hürriyet muhabirlerinin ön yargılı ve art niyetli sorularına rağmen Seyda Hazretleri'nin akıl dolusu cevapları manidardır.

    SEVGİ MENZİLİ
    16 Ocak 1989 tarihi, belki hep belleklerde kalacak.
    Kimi, masa veya ajanda takvimine bu tarihi ve bu tarihten sonra gelen on günlük tarihleri not düşmüştür, kimisi de, olayın farkında dahi değildir.
    Hürriyet Gazetesinin çok yetkili (!) veya üst yetkili olarak verdiği haberler nicedir çıkmazken, işte not düşülen bu tarihten itibaren, bir yetkilinin gizli (!) açıklamalarını yayınlamıştı. Fransız seyyah evliya çelebi izindeki Gabriel'in dahi akıl edipte yazamadığı hücre köy (!) zırvasını, gıdıklı-göbekli, bıngıl bıngıl yağlı hem de irice bir gazete yazıverdi, üstelik ustalıkla... Belgelerle (!) hem de... Aferin masa başı gazeteciliğine demekte var ya, serde gazetecilik olması sebebiyle diyemiyoruz/ diyemiyorlar, işte.
    Ama, Zaman Gazetesinin başyazarı Fehmi Koru'yu bundan tenzih ederiz. Fehmi Koru, kendisinden beklenileni yaparak, iri gazetenin şürekasına önce ''Zırva tevil götürmez'' başlığında başyazıda bir güzel cevapladı... Ardından ''Çakallar artık uluyamasın'' başlığıyla aynı köşede bir güzel irtica hödüklülerini sıvadı..
    Sefa Saygılı diye bir beyzade, sanıyoruz İzmir Yeni Asır'ın ''irtica'' işleriyle sorumlu bir muhabiri iken (yeni bir servis olsa gerek-adliye muhabirliği gibi bir şey), şimdilerde de Hürriyet Gazetesinin ''masa başı irtica'' haberlerinden sorumlu bir sorumlu olsa gerek.. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Durak (Menzil) köyündeki bir zat'ı, afsuncu-cinci hocalarla aynı kefede tartıp tartıp, neler yazmış neler!.. Sefa Efendi bu sefâ işlerindeyken, İslâm dinine olan saygısını da yitirmiş olacak ki, muskacı-afsuncu hoca ne demek? Peygamber soyuyla soylanmış bir seyyid ne demek? farkı pek kestirememiş... Doğrusu Sefa Efendi, pek haksız da sayılmaz.. Ekmek kapısı işte. Bir de iri gazetenin tiraj konusu var.. Karın ağrısı var.. Sahibinin mason olması var.. İşte, bu var'ların içinde, İslâmda olmayanları veya olanları birbirine karıştırarak yok saymak, Sefa Efendinin daha bir işine gelmiş..
    Sefa Saygılı denilen efendiyle, Ankara haber merkezi denilen herze yeme bürosuna varana kadar, bu haberin talebi kimbilir nerelerden gelmiştir. Mason biraderlerin en büyük biraderi, onunda çok çok büyük muhterem üstad biraderleri derken, bir Amerika'ya, bir yahudiye, bir batıya velhasıl şu bizim Sefa efendi haksız davasında haksız sayılmaz.. Zincirleme talepler peşpeşelenince, eh bizim beyzadelere de ''çok alışık oldukları'' uyduruk haberi yazmak kalır. Kolayın kolayıdır bu iş, önce kulaklarını bir güzel dikeceksin, sonra gözlerini taramalı computer gibi kitapları, dergileri cıcık cıcık arayacaksın, gerisi gelir ki ne gelme!..
    İlla da zırvalamak için; deli olmak için kafaya honi takmak gerekmediğini, verilen asparagas haberde daha iyi anlaşılıyor. İt'leri, kedileri dahi güldüren bu haber, belli ki kendi açılarından çok lüzumluydu.
    Neyseki Tercüman Gazetesi 21 Ocak tarihli nüshasında, sürmanşetten bir haber çekerek, Seyyid Muhammed Raşid Erol'un, hakkındaki haksızlığı yapan; iftiracı, emmâmcı, yalancı, numaracı adamların bir anlamda ipliğini pazara çıkarıyordu.
    Ne diyordu Seyyid M. Raşid Erol Hz., ''İrtica Özüme Aykırı'' devamen, bize iftira edenleri dahi biz severiz. Çünkü yapımız bu temel üzerinedir. Sonra hazret ekliyor: Yanlış haber ve iftiralar beni üzüyor...
    Milli Gazete ise, 18 Ocak tarihli nüshasında, önce manşetten ''İrtica hastalığı yine nüksetti'' diye haberi verirken, iç sayfalarında da genel anlamda hücre köy (!) olayına değiniyordu.. Hürriyet'e verilen teminat başlığı altında..
    Zaman Gazetesi bilahare (haberden iki gün sonra) muhabirlerini Menzil'e göndererek, Seyyid Muhammed Hz. ile bir görüşme yapıyordu. Feyzeddin Alpkıray'ın yazdığı haber başlığı ise: hazretin açıklaması şeklinde takdim edilerek, ''Ben şeyh değilim'' olarak sunuluyordu. Hazret, benim babam şeyhti. Ben şeyh değilim, şeyhlikte taslamam. Sağlıkla ilgili haber konusunda ise, hastaların geldiğinin doğru olduğunu, ancak onlara doktora gitmelerini tavsiye ettiğini ifade ediyorlardı..
    23 Ocak 1989'a geldiğimizde, Hürriyet Gazetesi, bu sefer Menzil'e muhabir göndererek, bir önceki yayınlarına ters bir haberi yine aynı manşetten verir. Hürriyet Gazetesinin Van muhabirleri (öğrendiğimiz kadarıyla) Hayri Köklü ve Aziz Aytaç'ın yazdığı haber neyse ne de, şu başlığa ne dersiniz?
    ''Binlerce kişiye şifa dağıttığı iddia edilen Şeyh, sürekli doktor kontrolünde'' daha büyük harflerle manşet başlık: ''Şeyhin Dergâhına girdik.'' Sanki, marifetmiş, sanki çok zor bir şeymiş gibi, Şeyh'in dergâhına girmeyi, zahir mason localarına girmek gibi imtihanlı bir iş sanıyorlar herhalde, beyzadeler...
    Neyse, geçelim..
    Şunca zaman yayın yapan iri gazete, ne Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri'nin ismini doğru olarak yazabildi. Ne de babası Şeyh Abdülhakim El Hüseyni'nin ismini yazabildi. Mehmet Reşat, Abdülhamit isimleri arasında dolaşıp durdu. Sonra, bunun adına da araştırma-inceleme habercilik denildi. Varın anlayın siz artık.. Bu heriflerin ne denli yerinde gazetecilik yaptıklarını.. Her gün yüzlerce kişi dertlerine derman bulunacağına inanarak kapısına geliyor. Oysa, Şeyh de kalp hastası ve sürekli doktor kontrolü altında.. Bu da spottan verilen bir nüans..
    Aferin doğrusu şu Hayri ile Aziz'e.. Bir de Van'da ikamet ediyorlarmış.. İnsan da birazcık İslâm kırıntısı olsa, böylesine ham ve noddam yazı yazmaları mümkün müydü? Adamlara iki dizi üstüne çöktürüp din-i talim ettirecek halimiz yok ya.. Bu nasip ve Allah'ın hidayeti meselesidir. Bir ikincisisi de, ilim Allah ve İslâmdan onun Peygamberi Resulullah (S.A.V.)'tan ayrı değildir ki? Varsın anlamasınlar.. Yine de onlara dua ederiz...
    Çünkü beddua bize yakışmaz.

    SON SÖZ...
    BİR YETKİLİ DİYOR Kİ: Modası geçmiş bir moda oldu, bir yetkiliden alınan bilgiye göre deyip sıralanan haberler..
    Hele hele ''İrtica'' menşeili haberlerde, gediklidirler, şu bizim üst düzey veya düzeysiz yetkililerden alınan bilgiler.. Nedense, illa da ''İslâm''la ilgili hususlar inceden inceye ''bir yetkilinin'' mübarek ağızlarından dercedilerek takdim edilir, yalan-yanlış açıklamalar.
    Bir yetkiliden alınan bilgiye göre.. Bir üst düzey yetkilinin gizli (!) verdiği açıklamaya göre.. Düzdür düzdürebildiğin kadar... Yol iniş aşağı beyzadelerin. Hep kemiksizi rast gelmiş etin, ağalara/beylere.
    Masonik, fantastik komünist, allameyi cihan-şümül İslâm düşmanlarıyla ilgili açıklamalar, farzedelim bir üst düzey yetkili tarafından, yine ismi mahfuz tutularak, yine büyük açıklamalardan bir açıklamayı Birikim dergisine yaptıklarını farzedelim... Ekonominin anasının örekesinde siyonist-masonların, kurtarılmış irili-ufaklı şehirlerin sınırceğizlerinde kominist at hırsızlarının, halka rağmen halk için sloganları içinde, milleti uyum uyutan demokratik irticacıların memlekette kol gezdiğini anlatan çok çok hatta son derece tepelerde üst düzey yetkili, daha neler var neler diyerek bizleri bir hayli huylandırmıştır.
    Aslında manşetten, hatta sürmanşetten vermeliydik çok üst düzey yetkilinin (!) bize verdiği bu çok mühim haberleri.. Gelecek sayılarda veririz düşüncesi ve niyetiyle okuyucularımıza müjdeleyerek, üst düzey yetkilinin verdiği açıklamalara dönelim, isterseniz...
    Örneğin, üst düzey yetkili başkaca şunları söyledi: Yıllar boyunca halkı aydınlatan aydın ilerici (!) takımın, ellerinde bulundurdukları yetkiyi vermemek için birçok meşru-gayri meşru müesseselerin dirsek teması içerisinde oldukları, çıkar ilişkilerinin ise had safhalara dayanarak, iç içe yardımların yapıldığı, yardımlaştıkları verilen bilgiler içerisinde.. Öyleki, kamuoyuna da açıklamaların çıktığı ''ihtilallerin'' dahi, basın denilen müzmin hastalık fırtınasına tutulmuş, irtica kanseri içerisinde, darbe hapları yutan bir vaziyeti coğrafya içine bürünüldüğü söylenilmektedir.. Yalansa, yalanı üst düzey yetkilinin boynuna.
    Üst düzey yetkilinin daha neler neler açıklaması var. Ama şimdilik biz bunlarla yetinelim. Geri kalanını da, gelecek zamanlarda, gerekirse verelim isterseniz...

    Abdullah ZAHİD - Orhan CEMAL

     

     

    Leyl-i Lal - 22.03.2011 - 12:54



Benzer Konular

  1. Menzildeki Seyda
    Konuyu Açan: Leyl-i Lal, Forum: İslami Multimedia.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 15.11.2012, 16:18
  2. Şeyh Seyda'nın Mescidi
    Konuyu Açan: Nirvana, Forum: İslami Resimler.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06.09.2011, 18:35
  3. Seyda Abdulbaki - Gavs-i Sani Seyda Abdulbaki Hazretleri
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: İslami Multimedia.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 20.07.2011, 17:48
  4. Adıyaman Menzildeki Şeyh
    Konuyu Açan: Leyl-i Lal, Forum: İslami Multimedia.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 23.03.2011, 02:26
  5. Şeyh Ahmet Ve Şeyh Muhammet Türbesi
    Konuyu Açan: MiSS-FENER, Forum: Ardahan.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 03.06.2009, 00:32

copyright

Soru Cevap