REKLAM




+ Konuyu Cevapla

Hayat Nedir - Makale

  1. Yazan: BiR-DOST
    BiR-DOST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    REKLAM


    hayatın tanımı - hayat hakkında makale yazısı - hayatı bize veren kimdir - hayat bize neden verilmiştir - hayatın bize verilmesinin nedenleri

    İlköğretimden itibaren okullarda ders olarak okutulan biyoloji, hem canlılık, hem hayat bilimi mânâsındadır. Lise, üniversite ve lisansüstü seviyesinde biyoloji kitapları incelendiğinde, bu bilim dalı, canlılığı nispeten açıklarken, hayatı açıklamakta zorlanmakta, hattâ aciz kalmaktadır. Tıbbın ve biyolojinin bugünkü başarıları, canlı varlıklara peşinen verilmiş olan ve tezahürü görülen biyolojik hayat için gerekli canlılığın asgari şartlarını doğru tarif etmesinde ve çözümlemesinde yatmaktadır. Bugün dünyadaki binlerce biyoloji profesörüne, “Hayat nedir?” sorusu sorulsa, verilen cevapların, hayattan ziyade canlılığı tarif etmeye yönelik olduğu görülür. Çünkü biyoloji, ‘hayat bilimi’ mânâsına geldiği hâlde, gerçekte modern biyoloji cansız maddenin zıddı olan canlılığı anlamaya ve açıklamaya çalışır.

    Canlılığın ilk emaresi fizik ve kimyanın kanunlarıyla açıklanabilirken, ‘hayat’ denilen ve canlılıktan daha fazla ve farklı bir mâhiyete sahip fenomenin açıklanması zorluk arz etmektedir. Hayat kendi içinde çok sayıda mertebeye sahiptir. Meselâ, molekülün, hücrenin, dokunun ve organın canlılığı ile organizma sisteminin canlılığı farklı mertebelerdedir. Kişinin beyin veya klinik ölümüne rağmen, özel şartlarda korunup canlılığı devam ettirilen ve bir başka kişinin yaşamaya devam etmesine vesile olan herhangi bir organının canlılığı bir bütün olarak vücudunun canlılığından farklıdır. Kısaca biyoloji, ruhun devreye girdiği hayatı açıklamaktan acizdir. Ancak, ruhla irtibatlı hayatla kimyevî moleküllerin organizasyonuna bağlı canlılık belirtileri birbiriyle irtibatlı olduğundan, ikisi arasında sebep-netice münasebeti vardır. Bizim, havayı teneffüs etmemiz, su içmemiz ve beslenmemiz kimyevî moleküllerin organizasyonuna katkı sağlar. Bu, ruhla irtibatlı biyolojik hayatın sebeplere bağlı olarak devam etmesi için âdeta gerekli şartı oluşturur. Ancak, yine de biz hayatın mâhiyetini anlamaktan âcizizdir. Hayat, en alt mertebesi kabul edilen tek hücrelilerde dahi, gerekli şartın olması durumunda bile sebepler ile ortaya çıkartılabilecek bir şey değildir. Burada sebepler, hayatın Hayy olan Allah tarafından verilmesi için fiilî bir dua hükmüne geçmektedir. Sözgelimi, bir bakteri veya virüsün maddî yapısını oluşturan malzeme en ileri lâboratuvarda bir araya getirilse bile, bu malzemenin hayat sahibi olabilmesi; sebeplerin, hattâ en büyük sebep olan insanın başarabileceği bir husus değildir. Hayat denilen sırlı durum, bir anda belirtileriyle ortaya çıkmaktadır. Bu hâl, hayatın inkâr edilemez hakikatinin açıklamasını fenlerin ve felsefenin dışında aramağa bizi mecbur bırakmaktadır. Fenlerin ve felsefenin dışında, hayat denilen sırlı hakikati sorabileceğimiz sadece din vardır. Din, nakle dayanır. Semâvî dinler, Allah’ın (cc) peygamberleri, suhuf ve kitapları ile bize bildirdikleridir. Bunların arasında, tahrif edilmemiş, en mükemmel ve kıyamete kadar bâki kalacak son kitap olan Kur’ân-ı Kerîm bir bakıma, hayatın mahiyetini neden açıklayamadığımızın hikmetini beyan etmektedir. Çünkü sebeplerin fiilî dua olarak bir ön-şart oluşturduğu durumda hayatı Allah vermekte ve almaktadır.

    Allah (cc); “Muhyî”, yani “hayatı veren”dir. Bediüzzaman’ın (ra) ifadesiyle, hakikatlerin en şereflisi, en temizi, Kudret-i Ezeliye’nin en büyük, en ince, en acib bir mucizesi olan ve en büyük nimet hükmündeki hayatın iki yüzü de lâtif olduğundan, insanlara hoş gelmeyen hiçbir çirkin tarafı bulunmadığından, Allah (cc) “Muhyî” sıfatını tecelli ettirirken, insan aklının nazarında, kudret elinin perdecisi olarak Sânii gizleyecek sebepleri ve vasıtaları bilhassa hayatın insan gibi yüksek mertebelerinde araya koymamaktadır.

    Allah’ın (cc) diğer bir sıfatı olan “Mumît”, ‘mevti (ölümü) veren’ manâsındadır. Ölümün ekseriya zahirî yüzü insanlara hoş gelmediği için, Allah (cc) hakikatte öldüren kendisi olduğu hâlde, insan aklının nazarında kudret elinin perdecisi olacak ölüm sebeplerini ve bu sebeplerin de üstünde dört büyük melekten biri olan Azrail’i (as) ölüm meleği olarak vasıta kılmıştır. İnsanlar bir akraba veya dostlarının ölümü hâlinde büyük ekseriyetle bu sebepler ve vasıtalara takılırlar ve Allah’ın (cc) izzet ve azametine karşı bir söz söyleyene pek rastlanmaz. Ölüm için bin bir sebep ve vasıta vardır: yaşlılık, hastalıklar, kazalar, harpler.. ve Allah’ın (cc) öldürme fiiline perde olan Azrail (as).

    Hayatı veren de, ölümü veren de Allah (cc) olduğu hâlde, O (cc), hayatı verirken insan aklının nazarında perde olacak hiçbir sebep ve vasıta koymamakta, ölümü halk ederken ise, çeşitli sebep ve vasıtaları insan aklının nazarında perde yapmaktadır. Ölüm meleği olarak Hz. Azrail’in (as) vazifeli olmasına mukabil, “Hayat meleği” olarak bir melek isminin duyulmamış olması, hayat ile kudret-i ilâhiye arasında zahirî sebep bulunmamasının bir işaretidir.

    “Ol mâhiler ki, derya içredürler; deryayı bilmezler.” (O balıklar ki, denizin içindedirler; denizi bilmezler) denmiştir. İnsanlar da, hayat denizinin içindedir; fakat hayatı bilmezler! Halbuki, “Kâinatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinatın Hâlıkı da O’dur. Hayatı veren, elbette O’dur, Hayy u Kayyûm’dur...”

    Hayat, Allah’ın (cc) bize en büyük nimetidir. Dünya hayatı, bize âhiret hayatını kazanabilmek için verilmiş bir imtihan fırsatıdır. Ebedî âhiret saadeti imanla kazanılır; fakat hayat olmadan iman olmaz. İmtihana girilmeden imtihanda muvaffak olunmaz!

    İnsanlar umumiyetle gaflettedirler; yaşadıkları hayatın kendilerine kimin tarafından neden ve ne maksatla verildiğini, bu hayatı nasıl yaşamaları icap ettiğini, bu hayattan sonra kendilerini neyin beklediğini bilmeden bu dünyada yaşar ve ölürler... Bu, denizin içinde olduğu hâlde denizi bilmeyen balıkların hâline göre, çok daha fazla garip karşılanacak bir hâldir. Çünkü, balıklarda şuur yoktur ki, içinde yaşadığı denizi bilebilsin. İnsana ise, şuur verilmiştir ve bu şuurla birlikte bunu iyi kullanabilmek mesuliyeti de yüklenmiştir. Verilen her hak ve nimetin, bu hak ve nimeti iyi kullanabilme mesuliyetini de yüklemesinin en mühim bir misâli; insana bu hayatın verilişiyle yüklenen mesuliyettir, denilebilir. Dünyanın sonu olan kıyametle, bütün insanların imtihanları da tamamlanmış olacak, insanlar yeniden diriltilip haşir meydanında toplanacak, Mahkeme-i Kübrâ’da bütün insanların dünyadaki imtihanlarının neticesi görülecek ve bu büyük imtihanı kazananlar ile kaybedenler ayrılacaktır.

    Bütünlemesi ve telâfisi olmayan bu dünya imtihanını ‘akıllı geçinenler’in değil de, vazifelerini yerine getirmek suretiyle ‘hakikaten akıllıca yaşayanlar’ın kazanacağı muhakkaktır. Yaradan’ını, O’nun kendisine gönderdiği elçisini, kitabını tanıması; kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl hayat sahibi olduğunu, nereye gittiğini, ölümün mahiyetinin ne olduğunu anlaması ve bu anlayışla yaşaması insanın en başta gelen vazifesidir.

    Bakara Sûresi’nin 28. âyetinde mealen; “Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki, sizin hayatınız yoktu; O, size hayatı verdi, sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir, sonra O’na rücu edip gideceksiniz.” buyrulmaktadır. Bu âyet, hayatın Allah tarafından verildiğini, ölümün zamanın geçmesiyle değil Allah tarafından husule getirildiğini, âhirette Allah tarafından ikinci defa hayat verileceğini, haşir ve kıyamette tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıtların birbirinden ayrılacağını, sebepler ve vasıtaların ortadan kalkacağını, perde ve örtü ortadan kalktıktan sonra, herkesin Sâni’ini göreceğini ve hakîki Mâliki’ni bileceğini haber vermektedir.

    İman, kâinattaki en yüksek hakikattir. İmanın altı esası Hz. Cebrail (as) tarafından Peygamberimiz’e (sas) bildirilmiş, çocukluğumuzdan itibaren bize ezberletilmiş “Amentü” Hadîs-i Kudsî’sinde hülâsa edilmiştir. Çocukluktan, yetişkinlik ve olgunluk çağına geçtiğimizde bize düşen iş, kâinatın bu en yüksek hakikatiyle, değeriyle mütenasip olarak haşîr-neşir olmaktır. Gelişen zekâ, his ve kabiliyetlerimizi, hakikatin incelik ve derinliklerini kavrayabilmek için kullanmalı, tesir sahamızda bulunan aile, iş, dost, arkadaş vs. gibi yakın çevremizde de, lüzumsuz, faydasız, zararlı konuşma ve meşguliyetlere karşı tavır alarak imanî meselelerin önceliğine inanmış şekilde yaşamalı ve başkalarının yaşaması için gayret etmeliyiz.

    Mustafa Y. Nutku


    alıntı


    Facebook




    Üyelik



  1. Yazan:
    no avatar


    REKLAM



Benzer Konular

  1. Makale Nedir
    Konuyu Açan: bertunga34, Forum: Soru - Cevap.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 02.12.2012, 21:37
  2. Makale Nedir
    Konuyu Açan: Leyl-i Lal, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 02.12.2010, 12:55
  3. Makale Nedir
    Konuyu Açan: Gül_yarasi, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 16.11.2010, 12:00
  4. Makale Nedir
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Lise.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 14.10.2010, 01:49
  5. Makale Nedir - Özellikleri
    Konuyu Açan: Şayeste, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06.10.2009, 11:54

copyright

Soru Cevap

grafimx