Cuma Hutbeleri

  1. Cuma Hutbeleri - Hutbe - Cuma Hutbeleri Arapça ve türkçe maalleri






    Selamlaşmak




    بسم الله الرحمن الرحيم


    وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتَّى إِذَا

    جَاؤُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ

    عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ


    قال رسول الله صلى الله عليه و سلم
    : ياَ أَ يُّهاَ النَّاسُ أَفْشُوا السَّلاَمَ



    Değerli Müminler!

    Dinimizde muaşeret kurallarına büyük önem verilmiştir; bunların en önemlisinin selâmlaşma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Selâm, bir müslümanın diğer müslüman hakkında hayır dilekte bulunması, sevgi ve dostluğunu dile getirmesidir. Selâmlaşma toplumda kaynaşma ve dayanışmayı arttırır. İnsanî ilişkileri güçlendirir. Nitekim sevgili Peygamberimiz,“Size, aranızda sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi?”
    diye sorduktan sonra, “Aranızda selâmı yayınız” buyurmuştur [2]. Dinimize göre selâm vermek sünnet, selâm almak ise selâm verenin muhatap üzerindeki bir hakkıdır.

    Çeşitli dinî ve millî geleneklerde değişik selâmlama ifadeleri vardır. Bizim dinî ve millî geleneğimizde selâm verme, “Selâmün aleyküm” veya “Esselâmü aleyküm” şeklindedir. Selâma muhatap olan kişi de “Aleyküm selâm”, “Ve aleykümüssselâm” diyerek karşılık verir. Bu sözler, “Allah’ın selâmı üzerinize olsun”; yani “Allah’tan size esenlik ve güvenlik diliyorum” anlamında kullanılır.

    Hz. Peygamber genellikle “Selâmün aleyküm”, “Esselâmü aleyküm”, “Merhaba” gibi ifadelerle selâm verirdi; bu ifadeler Kur’ân-ı Kerim’de de geçmektedir. Dolayısıyla bunlar Hz. Peygamber’in sünnetine en uygun olan selâmlama şeklidir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de milyonlarca köylümüz, kentlimiz böyle selâmlaşmaktadır. Bunların yanında, “Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar” gibi selâmlama ifadeleri de millî kültürümüzde ortaya çıkan yeni zenginliklerimizdendir. Bu tür ifadeler diğer Müslüman milletlerde de bulunmaktadır. Meselâ bizdeki “Günaydın” anlamında Araplar “Sabâhunnûr” deyimini kullanmaktadırlar.

    Aziz Müslümanlar!


    Aslında sözlerin şeklinden daha önemli olanı, onların arkasındaki iyi niyettir, temiz duygu ve dileklerdir; selâm verdiğimiz kişilere karşı içimizde hissettiğimiz sevgi ve saygıdır. Selâmlaşma, müslümanların birbiriyle tanışmalarına ilk adımdır; insanlar arasında dostluk ve kaynaşmaya vesile olan ahlâkî ve toplumsal bir görevdir.

    Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, cennete girecek müminlere, meleklerin ilk hitabı “Selâmün aleyküm” şeklinde olacaktır. Söz konusu âyette şöyle buyuruluyor: “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevkedilirler. Oraya vardıklarında kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle derler: Size selâm olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi, ebedi kalmak üzere girin buraya!”[1]

    Aziz Cemaat!

    Müslümanların, evlerine girdiklerinde, eşlerine ve çocuklarına, iş yerlerinde arkadaşlarına ve çalışanlara, yolda karşılaştıklarına selâm vermeleri, Yüce Allah’ın rızasına vesile olur. Nitekim, Resûlullah’ın en yakınlarından Enes b. Mâlik’in anlattığına göre Peygamber Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara bile selâm verirdi.

    Hutbemizi bir âyet meâliyle bitirmek istiyorum: “Size selâm verildiği vakit, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık veriniz. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapar.” [3]

    [1] Zümer, 39/73.
    [2] Tirmizî, “Kıyâmet”, 42; İbn Mâce, “İkâmet”; 174, “Et’ime”, 1; Müslim, “Îmân”, 93; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 131; Tirmizî; “İsti‘zân”, 1; İbn Mâce, “Edeb”, 11.
    [3] Nisâ, 4/86.


     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:45
  2. İnsan sevgisi





    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

    إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُُُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ

    تُرْحَمُونَ
    {1}

    قال النبي صلي الله عليه وسلم: "لاَ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ

    حَتَّى تُؤْمِنُوا وَ لاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحاَبُّوا"
    {2}






    Değerli Mü’minler!

    16-22 Nisan tarihleri arası Kutlu Doğum Haftasıdır. Sevgili Peygamberimizin doğumunu kutlamak için bu hafta boyunca, çeşitli faaliyetler yapılacaktır. Bu yıl konferans, seminer, panel ve vaazlarda “insan sevgisi” anlatılacaktır.
    Yüce dinimiz İslam, önemli ahlakî ilkeler koymuştur. Bu önemli ilkelerden birisi de insan sevgisidir.*

    Sevgi duygusu, insanın hemcinsleriyle arasındaki ilişki ve kaynaşmasının en önemli unsuru ve toplumsal hayatın gelişip güçlenmesinin vazgeçilmez şartıdır. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bütün müslümanların kardeş olduğu vurgulanarak, onlar arasında güçlü bir sevgi bağı kurulması öngörülmüştür.

    Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
    “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin”[1]. “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir” [3].

    Yüreği sevgi dolu Peygamberimiz (s.a.s) de :
    “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de kamil mü’min olamazsınız”[2]. “Mü’minler, birbirlerini sevmede, birbirlerine yakınlıkta, şefkat gösterip birbirlerini koruyup kollamada bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir yerinde bir rahatsızlık olduğunda; bunu, vücudun tüm uzuvları hisseder” [4]buyurarak sevgi ve kardeşliği öğütlemektedir.

    İslam Dini’nin bu güzel öğütlerinden aldıkları ilham ile “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü'' diyen Yunus Emreler, ''Bu kapı ümitsizlik kapısı değildir, ne olursan ol yine gel'' diyen Mevlânalar ve ''bir olalım, iri olalım, diri olalım'' diyen Hacı Bektaş-ı Veliler hep sevmeye ve sevgiye çağırmışlardır.

    Değerli Mü’minler!


    Bir ülkenin bireylerini ve nesillerini bir araya getirip kaynaştıran sevgidir. Toplum sevgiyle kaynaşır, huzurla yaşar. Sevgi ya ana-babanın evladını sevmesi gibi doğal olarak; ya da insanların adalet, cömertlik, edep, hayâ gibi ortak değer ve faziletlerde birleşmeleriyle iradî olarak gerçekleşir. Bu surette birbirini seven insanlar kendi mutluluğunu düşündüğü kadar diğer insanların yarar ve mutluluklarını da düşünürler. Böylece aralarındaki birlik ve kaynaşma daha da artar.

    Mevlana'nın ifadesiyle “sevgi; acıyı tatlıya, bakırı altına, hastalığı şifaya, zindanı saraya, belayı nimete ve kahrı rahmete dönüştürür.” İnsanı hayata bağlayan zincirin en güçlü halkası ve insanı yaratanına ulaştıracak en sağlam merdiven de yine sevgidir.

    Muhterem Mü’minler!


    İnsanlar arasında olması gereken dostlukların azalması, ona bağlı olarak da kin, öfke, hiddet ve düşmanlıkların artması temelde sevgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır.Yanlış düşünce ve davranışlarla pek çok kötülüğün en önemli sebeplerinden biri de yine sevgi eksikliğidir. Halbuki sevgi olsa, öfkeler diner, düşmanlık duyguları biter, bir daha ortaya çıkma imkanı bulamadan kaybolup gider.
    Unutulmaması gereken bir husus da şudur ki, tüm faziletler, tüm iyilik ve güzellikler, sevgi ve samimiyet ortamında doğar ve gelişirler. Bu bakımdan, günümüzde yaşadığımız rahatsızlıklara karşı Allah rızasına dayanan sevgi pınarını herkesin gönlüne akıtmamız gerekmektedir. Çünkü bu sevgi ve samimiyet olmadan, yüce dinimizin hedeflediği faziletli hayat ve kâmil insan idealini yakalamamız mümkün değildir.

    Hutbemi bir ayetin meâli ile bitirmek istiyorum: “İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır” [5].

    [1] Hucurât, 49/10.
    [2] Müslim, “İmân”, 93; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 131; Tirmizî, “İsti’zân”, 1; İbn Mâce,“Edeb”,11.
    [3] Fussilet, 41/34.
    [4] Buhârî, “Edeb”, 27.
    [5] Tâ-Hâ, 19/96.
    * Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 09.12.2005 tarihli hutbesidir.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:48
  3. İman ümit kaynağıdır


    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    وَلا تَهِنُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
    1

    قال رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيهِ وَسَلَّم: قاَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ:


    أنَا عِنْدَ ظَنَّ عَبْدِي بي، وَأناَ مَعَهُ حَيْثُ يَذْكُرُني، وَمَنْ تَقَرَّبَ


    إلَيَّ شِبْراً تَقَرَّبْتُ إلَيْهِ ذِراَعاً، وَمَنْ تَقَرَّبَ إلىَ َّذِراَعاً تَقَرَّبْتُ


    إلَيْهِ باَعاً، وَإذَا أقْبَلَ إليَ َّيَمْشِي أقْبَلْتُ إلَيْهِ أُهَرْوِلُ
    2






    Muhterem Mü’minler!


    İmanın insan için önemi, kelimelerle ifade edilemeyecek yüceliktedir. İman hayata benzer, imansızlık ise ölüm gibidir. Bugün imana bir başka açıdan, ümit penceresinden bakıp hayata sağladığı katkıları görmeye çalışacağız.

    İman ile ümit birbirinden ayrılmaz. İnançlı kişi, ümit alanı en geniş, düşünme ufku en yüksek, ilerisi için en iyimser, mutluluğa en yakın ve mutsuzluğa en uzak kişidir. Çünkü iman; yüceler yücesine inanmak ve bağlanmaktır. O, rahmet ve merhametiyle herkesi kuşatan, bağışlayan, pişmanlıkları kabul edip, hataları silen, kötülükleri iyiliklerle değiştiren, kişiye en yakınlarından daha yakın, mutlak güç sahibidir. O yüce güç; gündüz hata edenin tevbesi için gece, gece hata işleyenin pişman olması için de gündüz rahmetiyle kullarını kuşatmaktadır. İyiliklere bire ondan yedi yüz katına kadar hatta daha fazlasıyla karşılık verirken, kötülükleri ancak denk bir ceza ile cezalandırmakta veya tamamen bağışlamaktadır.

    Bir kutsi hadiste Allah: “Kulumun bana olan zannı ne ise ben de ona öyleyim. Kulum beni andığında ben onunla beraberim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira kulum bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir adım yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim,”[2] buyurmaktadır.


    Aziz Cemaat!



    İnanç sahibi bilir ki, korkuyu güvene, zayıflığı kuvvete çeviren O’dur. “Allah kesinlikle onlara yardım edecek ve bizim ordularımız mutlaka galip gelecektir,” [3] ayeti onun parolasıdır.

    Hastalanırsa ümitsizliğe düşmez, çünkü “Rab-bim beni yoktan var etti ve doğru yola iletti. Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” [4] inancını taşımaktadır.

    İnanan insan suçlu olsa da tevbe ettiğinde af edileceği ümidini taşır. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek onun inancına terstir. [5]

    İnanan kişi, usanıp asla pes etmez. Çünkü: “El-bette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Boş kaldın mı hemen işe koyul ve yalnız Rabbine yönel,” [6] ayeti ona azim ve sebatkarlık kazandırır.

    Yine, “O sabredenler kendilerine bir bela geldiği zaman: “Bizim bütün varlığımız Allah'ın-dır. Sonunda O’na döneceğiz” derler. Onlara Rablerinden bol mağfiret ve rahmet vardır ve onlar doğru yola yönelmişlerdir,” [7] ayeti, onlar için her zaman bir ümit ve gayret kaynağıdır.

    İnançlı insan, düşmanlıkları barışla halleder, ki-nin bir gün sevgiye döneceğine inanır. “Umulur ki, Allah sizinle düşmanlık ettiğiniz kimseler arasın-da bir dostluk meydana getirir.” “İnanıp salih ameller işleyenler için Rahman gönüllere bir sevgi koyacaktır.” [8]

    Değerli Kardeşlerim!


    Mü’minler yaşlanıp, saçları beyazlasa da ümitle-rini kesmezler. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine vaad ettiği cennetlere girecekler, O’nun vaadı ger-çektir. Orada boş söz yoktur ve rızıkları sabah akşam ayaklarına gelecektir. [9]

    Bu inançla yaşayan mü'min, zorlukta sabrı, dar-lıkta ferahlığı, sıkıntıda huzuru, yalnızlıkta dostluk-ları düşünür. Zulme uğradığında Allah’tan yardım ister. İnananın hayatı ümitsizlik içinde kâbusa dönüşmez.“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız üstün gelecek olan sizsiniz,”[1] ayeti onları canlı tutar. “Bizden tasayı, kederi gideren Allah'a hamdolsun; gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır” [10]. Duasını dillerinden eksik etmezler.

    Bunlar, insanı mutluluğa götürecek manevi di-namikler olup, imansızların sahip olamayacağı, sa-dece inanan kişilerde bulunan özelliklerdir. Gönlü-nüz iman, hayatınız ümitle dolsun. Allah’ın rahmeti, bereketi, af ve mağfireti üzerinize olsun.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:50

  4. ANNE-BABAYA SAYGI





    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا
    {1}


    قال النبي صلي الله عليه وسلم رِضَى الرَّبِّ فِى رِضَااْلوَالِد

    {2}





    Muhterem Mü’minler!



    Her kültürün, onu diğer kültürlerden farklı kılan pek çok özelliği vardır. Bu özellikler, o kültürün mensubu olan toplumların kimliğini, kişiliğini oluşturmaktadır. Aile kurumu ve bu kurumdaki ilişkiler, böyle bir öneme sahiptir. Ailedeki ilişkilerin en önemlisi ise şüphe yok ki evlatların ana-babalarına karşı davranışlarıdır.

    Ana-baba saygısı, bizim dinî ve millî kültürümüzde en başta gelen ahlakî görev ve erdemlerden biri olarak görülmüştür. Bunun en açık ifadelerinden biri Resûlullah Efendimiz’in şu uyarıcı sözleridir: “Küçüklerimize şefkatli olmayanlar, büyüklerimize saygı göstermeyenler bizden değildir” [3].

    Yüce Allah (c.c) şöyle emrediyor: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı, öf! bile deme, onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle” [1]. Görüldüğü gibi bu âyette, daha birçok âyet ve hadiste Allah’a kulluktan hemen sonra ana-babaya saygı görevi gelmektedir.

    Konuşmaktan, yürümekten, her türlü ihtiyacını görmekten aciz ve çaresiz iken hiçbir karşılık beklemeden, bizler için uykusuz kalan, yemeyip yediren, en ufak bir rahatsızlığımızda istirahatını terk eden, her şeylerini biz çocuklarına en içten duygularla veren, kederlerimizi dahi sevince dönüştüren annelerimiz, elbette ki saygının ve sevginin en güzeline layıktırlar.

    Değerli Kardeşlerim!



    Allah Teala annelerin çektiği acıları Kur’ân-ı Kerîm’de onlara iyi davranılmasını emrederek şöyle haber verir: “İnsana anne-babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır [4].

    Onu ne zahmetlerle karnında taşıdı ve ne zahmetle dünyaya getirdi. Onun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır [5]. İnsana şöyle emrettik. Bana ve anne-babana şükret. Dönüş banadır” [6]

    Anne ve babamıza iyi davranmanın şekli şudur. Onlarla konuştuğumuz zaman sözün en yumuşağını, davranışların en güzelini sergilemeliyiz. Tavır ve hareketlerin en gönül alıcı ve rahatlatıcısını içtenlikle anne ve babalarımıza göstermeli, meşru olan tavsiyelerini mutlaka yerine getirmeliyiz, onlara karşı kaba, kırıcı, üzücü söz ve davranışlardan sakınmalı, ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamalıyız

    Allah Teala Kur’ân-ı Kerîm’de “Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni koruyup yetiştirdikleri gibi şimdi sen de onlara merhamet et’’ [7] şeklinde dua edilmesini buyurmak suretiyle, anne ve babalarımıza ne kadar içten ve nazik davranmamız gerektiğini anlatmaktadır

    Değerli Kardeşlerim!



    Bizim dinî ve millî terbiyemizde ana-babaya saygı ömür boyu süren bir ödevdir. Onları razı etmek, gönüllerini kazanmak hayır dualarını almak her gün ve her saat, başta gelen görevlerimiz arasında olmalıdır.
    Hutbemi anne-babaya itaat konusunda sevgili peygamberimizin tavsiyeleri ile bitiriyorum.

    Allah’ın rızası (anne ve) babanın rızasına, Allah’ın hoşnutsuzluğu da (anne ve) babanın hoşnutsuzluğuna bağlıdır [2]. Anne babanıza iyilik edin ve ihsanda bulunun ki, çocuklarınız da size itaat etsin ve saygı göstersinler [8]. Rızkının çoğalmasını ve ömrünün bereketlenmesini isteyen, anne ve babasına iyilik ve ikramda bulunsun [9].

    ______________
    [1] İsrâ, 17/23. [2] Tirmizî, “Birr”, 3.
    [3] Tirmizî, “Birr”, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257.
    [4] Lokmân, 31/15. [5] Ahkâf, 46/15.
    [6] Lokmân, 31/15. [7] İsrâ, 17/23.
    [8] Taberânî, Kebîr, II, 8. [9] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 156

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:51

  5. SOSYAL DAYANIŞMA MÜESSESESİ OLARAK VAKIFLAR





    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    لَنْ تَنَالوُا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا

    تُنْفِقوُا مِنْ شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ



    [1]

    قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم

    إِذاَ ماَتَ اِبْنُ آدَمَ اِنْقَطَعَ عَمَلُهُ إِلاَّ مِنْ ثَلاَثٍ

    صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ
    يَدْعُو لَهُ
    [2]



    Değerli Müslümanlar!

    Yardımlaşma ve dayanışma halinde bulunan toplumlar, güçlü toplumlardır. Getirdiği ilkelerle insanların iyiliğini, hayır ve mutluluklarını temin etmeyi gaye edinen dinimiz mü’minlerin yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalarını emretmiştir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:
    “Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz, her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir” [1].Diğer bir âyet-i kerîmede de:“…Onlardan bir kısmı da hayırda yarışırlar. Bu büyük bir fazilettir” [3]Sevgili Peygamberimiz de, “Sizden birisi kendi nefsi için istediğini, kardeşi için de istemedikçe olgun mü’min olamaz” [4] ve “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidirler” [5] buyurmaktadır.


    Muhterem Mü’minler!


    Dinimiz kesintisiz hayır işleme bilincini geliştirmiş, bunun sonucu olarak, ihtiyaç sahiplerini gözetmek üzere vakıflar ortaya çıkmıştır. Âhiretteki kurtuluşumuz bu dünyada yapacağımız fedakârlıklara bağlıdır. İşte vakıf anlayışı böyle bir imanın, maddî bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî bir düşüncenin mahsulüdür. Bu sebeple vakıf kurma, İslâm’ın başlangıç yıllarından itibaren asırlar boyunca İslâm dünyasında büyük bir önem kazanmış, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde de derin tesirler icra etmiştir.

    Bunun temelinde “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan; vakfın en hayırlısı da insanların en çok ihtiyaç duydukları şeyleri karşılayandır” ilkesi yatmaktadır. Bu ilkenin mânasını çok iyi kavrayan müslümanlar, özellikle de bizim atalarımız bu yolda birbirleri ile âdeta yarışırcasına vakıf eserleri kurmuşlardır.
    İslâm tarihinde ilk vakıf, Medine-i Münevvere’deki yedi parça mülkünü bağışlayan Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından kurulmuştur [6]. Onun yolundan giden sahâbe-i kirâm da çeşitli vakıflar kurmak suretiyle insanlığa hizmet etmişlerdir. Nitekim Hz. Câbir “Ben, muhâcir ve ensâr arasında mal ve mülk sahibi olup da vakıf ve hayır kurumu kurmamış birini hatırlamıyorum.” [7] diyerek bu durumu belirtmiştir.

    Değerli Mü’minler!


    Yardımlaşma ve dayanışmanın gereği olarak ortaya çıkan vakıflar, hastahane, cami, okul, yol, köprü, çeşme ve aşevi gibi toplumun ihtiyacı olan bir çok tesisin yapılması ve yaşatılması gibi toplum yararına olan hemen her alanda büyük hizmetler görmüşlerdir. İnancımıza göre bu eserlerden insanlar yararlandığı sürece yaptıranlar, yapılmasına vesile ve destek olanlar, hem yaşarken hem de öldükten sonra sevap kazanmaya devam edecektir.
    Vakıf kurumumuza ilham kaynağı olmuş bir hadis-i şerifin meâliyle bitirelim: “İnsanoğlu öldüğünde amelleri de sona erer. Ancak şu üç şey bundan müstesnadır; sadaka-i câriye (yani toplumsal yararı sürekli olan hayır yatırımı), faydalı ilim, ölene arkasından dua eden hayırlı evlat” [2].
    _____________________
    [1] Âl-i İmrân, 3/92.
    [2] Müslim, “Vasıyyet”, 14; Ebû Dâvûd, “Vasâyâ”, 14; Tirmizî, “Ahkâm”, 36; Nesâî, “Vasâyâ”, 8.
    [3] Fâtır, 35/32.
    [4] Buhârî, “Îmân”, 13.
    [5] Buhârî, “Edeb”, 27.
    [6] M. A. Köksal, İslâm Tarihi, XVIII, 181.
    [7] Ö. N. Bilmen, Istılah, IV, 304.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:52
  6. GENÇLİK

    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنوُا بِرَبِّهِمْ وَزِدْ نَاهُمْ هُدًي{1}

    قال النبي صلي الله عليه وسلم
    لاَ تَزُولُ قَدَماَ عَبْدٍ يَوْمَ اْلقِيَامَةِ حَتَّي يُسْأَلُ عَنْ عُمُرِهِ فِيمَ أَفْنَاهُ وَعَنْ عِلْمِه فِيمَ فَعَلَ فِيهِ{2}







    Muhterem Müslümanlar!


    Bir ülkenin maddî ve manevî gelişmesinde, varlığını korumasında, dinî ve kültürel değerlerini yaşatıp zenginleştirmesinde en önemli unsur gençliktir.
    Gençlik, ömrün en bereketli dönemidir. Hayat boyu insana gerekli olacak bilgiler, güzel alışkanlıklar, feragat, sabır, irade, azim ve mücadele yeteneği gençlik çağında oluşur. Gençlerin imkan ve fırsatlarıyla büyüklerin tecrübeleri bir araya geldiğinde, bundan din ve dünyamız için nice hayırlar, iyilik ve güzellikler doğar.

    Aziz Cemaat, Sevgili Gençler!


    Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. Yûsuf, Ashâb-ı Kehf gibi [1] gençlerden sözeder. Bütün insanlık için onların, iman, ahlâk, cesaret, iffet ve haya gibi erdemlerde örnek ve rehber olduklarını bildirir [3].

    Kur’ân-ı Kerîm’in gençliğe model olarak gösterdiği en önemli simalardan birisi Yûsuf (a.s)’dır. Yûsuf (a.s), kardeşlerinin kendisini kıskanmasıyla başlayan, kuyuya atılması ile derinleşen, köle olarak satılması ile ağırlaşan, iftiraya uğraması ve iffet sınavı ile doruğa ulaşan büyük ve kapsamlı bir sınava tâbi tutulmuş ve hepsinin üstesinden gelmiş bir gençtir [4].

    Böylece O, kendi dönemindeki ve daha sonraki bütün nesillere iman, karakter ve iffet örneği oldu. Her türlü dinî, ahlâkî ve kültürel yozlaşmalara karşı günümüz gençliğine, Hz. Yûsuf’un Allah’a olan bağlılığını, iffet ve sadakatini öğretmek gerekir.

    Değerli Kardeşlerim!

    En canlı ve başarılı faaliyetler, genç yaşta olmaktadır. Hicret esnasında putperestler Peygamberimizi yatağında baskın yapıp öldürmeye karar verdiğinde Resûlullah (s.a.v)’in yerine onun yatağına girip hiç tereddüt etmeden kendisini feda etmeyi göze alan gencecik yaştaki Hz. Ali olmuştur. Sahabenin büyükleri varken, Hz. Peygamber’in orduya komutan tayin ettiği Üsâme b. Zeyd, 20 yaşında Yemen Valisi yaptığı Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Kuzey Afrika fatihi Ukbe b. Nâfi’, Peygamber (s.a.v)’ in müjdesine nail olma aşkıyla İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed, birer genç idiler. Bütün bu misaller gösteriyor ki, gençlik dönemleri muazzam başarılarla taçlandırılabilir.

    Aziz Kardeşlerim!


    Gençlik, bir enerji dönemidir. Bu dönemde gençlere iyi rehberlik yapabilen, onları iyi eğitebilen milletler daima kazançlı çıkmışlardır. Onları eğitmeyen, kendi hallerine terk eden milletler ise çok büyük zararlara uğramışlardır.
    Bu gerçeği çok iyi gören aziz Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde İstiklalimizi ve Cumhuriyetimizi müdafaa ve muhafaza görevini gençliğe emanet etmiş; İstiklal Savaşımızın başlangıç noktasını simgeleyen 19 Mayıs Bayramını da gençliğe armağan etmiştir.

    Hutbemi Peygamber Efendimiz’in gençlik döneminin önemini anlatan şu mübarek sözleriyle bitirmek istiyorum: “İnsanoğlu, kıyâmet günüde beş şeyden sorulmadıkça Rabbinin huzurundan ayrılamaz: Ömrünü nerede bitirdiği, gençliğini hangi yolda tükettiği, malını nereden kazandığı, malını nereye harcadığı, bildiği ile ne kadar amel ettiği” [2].




    ______________
    [1] Kehf, 18/13.
    [2] Tirmizî, “Kıyâmet”, 1.
    [3] En’âm, 6/80-81; Yunus, 10/83; Meryem, 19/41-48, 49; Nahl, 16/20; Enbiyâ, 21/51-70.
    [4] Yûsuf, 12/8-23.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:54

  7. İSRAFTAN KAÇINMAK

    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


    وَالَّذِينَ إِذَا أَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ

    قَوَامًا

    {1}

    قال رسول الله صلى الله عليه و سلم : "إِنَّ اللهَ تَعَالىَ


    يَرْضَى لَكُمْ ثَلاَثاً وَ يَكْرَهُ لَكُمْ ثَلاَثاَ(...) وَ يَكْرَهُ لَكُمْ قِيلَ وَ

    قَالَ وَكَثْرَةَ السُّؤاَلِ وَ إِضاَعَةَ الْماَلِ"
    {2}




    Muhterem Müslümanlar!



    İsraf, “ihtiyaç sınırını aşmak, aşırı harcamalarda ve ölçüsüz davranışlarda bulunmak” demektir. Cenâb-ı Hak; nimetlerini yeryüzünde ölçülü olarak yaratmış, israf edilmesini, boş yere tüketilmesini ise yasaklamıştır. Harcamalarımızda ne israf, ne de cimrilik olmayan orta yolun takip edilmesini istemiştir. Böylece tabiattaki denge korunacak, toplumlar nimet ve rızıklardan adaletle, makul bir şekilde istifade edeceklerdir. Nitekim Furkân Sûresi 67. âyetinde müminlerin güzel vasıfları belirtilirken şöyle buyurulmaktadır. “Onlar (yani müminler), harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik. İkisi arasında, orta bir yol tutarlar”[1].

    Aziz Müslümanlar!



    Mü’minin her işi hayırlıdır, güzeldir, faydalıdır. Şu halde Cenâb-ı Allah’ın lütfu ile verilen nimetleri, gerek kendimiz kullanırken ve gerekse başkalarının istifadesine sunarken israf etmemeye dikkat etmeliyiz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz israf edenleri sevmediğini
    [3] , saçıp savuranların ise şeytanların kardeşleri sayıldığını [4] belirtmektedir.

    Yüce Rabbimiz, insanoğluna sorumluluklar yüklemiş, hem de ona büyük nimetler vermiştir. Gökte ve yerde bulunanları onun istifadesine sunmuş, ama bu nimetlerden imtihana tabi tutulacağını haber vermiştir.

    Ne yazık ki millet olarak israftan kaçınabildiğimiz söylenemez. Özellikle, çöpe atılan ekmeklerden tutun da kamu malları, doğal kaynaklar, elektrik, su ve zaman gibi sayısız değerlerimizi israf etmekteyiz. Halbuki yeryüzünde hiçbir kaynak ve imkan sınırsız değildir. Günümüzde bunların değeri, daha da artmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in bir akarsudan abdest alırken bile israf edilmemesi yönündeki öğütleri [4] , bunun ne kadar anlamlı olduğu asrımızda çok daha iyi anlaşılmaktadır.

    Aziz Cemaat!



    İsrafından en çok kaçınmamız gereken değerlerin başında “zaman” gelir. Akıp giden zamanın geri getirilmesinin asla mümkün olmadığını biliriz. Aslında Cenâb-ı Hakkın bahşettiği görünen ve görünmeyen bütün imkanlar aynı zamanda birer imtihan konusudur. Bunların israf edilmesi büyük bir vebaldir. Bunun için harcamalarımızda ölçülü olmak, ülke kaynaklarını dikkatli kullanmak, verimli alanlarda değerlendirmek, hem dinî hem de millî bir görevdir. Yarınlarımızın huzur ve rahatı için fert ve millet olarak iktisatlı davranmak ve israfa sapmamak zorundayız. Çünkü israf, Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı bir nankörlük ve saygısızlıktır. İktisatlı olmak ise, o nimetlere gösterilen fiilî bir saygı ve gerçek bir şükürdür.

    Hutbemizi başta okuduğum hadis-i şerifin meâliyle bitiriyorum: “Şüphesiz Allah Teâlâ sizin için üç şeyden hoşnut olur, üç şeyden de hoşlanmaz. Sizin sadece kendisine ibadet etmenizden, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan ve Allah’ın dinine sımsıkı sarılıp tefrikaya düşmemenizden hoşlanır. Dedi kodu yapmanızdan, çok sual sormanızdan ve malı telef etmenizden de hoşlanmaz” [2].

    [1] Furkân, 25/67.
    [2] Müslim, “Akdiye”, 10; Mâlik, Muvatta’, “Kelâm”, 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/327, 360, 367.
    [3] A’râf, 7/31.
    [4] İsrâ, 17/27.
    [5] İbn Mâce, “Tahâret”, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XI/221.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:56

  8. KABİR ZİYARETİ


    بسم الله الرحمن الرحيم


    قُتِلَ اْلإِنْسَانُ ماَ أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِنْ نُطْفَةٍ

    خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثمُ َّالسَّبيِلَ يَسَّرَهُ ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأقْبَرَهُ ثمُ َّإِذَا

    شَاَء أَنْشَرَهُ
    {1}


    قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: زُرُوا اْلقُبوُرَ

    فَإِنَّهاَ تُذَكَِّرُكُمْ اَلآخِرَةَ

    {2}






    Aziz Müminler!


    Şüphe yok ki, Allah’ın bize layık görüp verdiği bu hayatı sevmeli, ölümü değil yaşamayı istemeliyiz. Rabbimizin bizim için yarattığı nimetlerden meşru ölçülerde yararlanmalıyız. Ancak şu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız: Bu dünya, her şeyi ile fânidir. Bâki olan yalnızca Allah’tır. Her canlı mutlaka ölümü tadacak, bu dünya hayatı sona erecek ve inancımıza göre daha hayırlı ve ebedî olan âhiret hayatı başlayacaktır. Doğum gibi, ölüm de Allah’ın değişmez bir kanunudur. Ölüm, yok olup gitmek değil, yeni ve ebedi bir hayatın başlangıcıdır.

    Âhiret hayatına geçiş için açılan ilk kapı, kabir kapısıdır. Nitekim Kurân-ı Kerîm, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Allah insanı neden yarattı? Onu, bir nutfeden, spermden yaratıp ona şekil verdi. Sonra ona, yolunu kolaylaştırdı. Sonra ona ölümü verdi ve kabre koydu. Sonra dilediği bir vakitte, onu yeniden diriltir” [1].

    Muhterem Müslümanlar!



    Bir insanın, ölmüş olan yakınlarını, dostlarını, sevdiklerini ve hayatı birlikte paylaştığı kişileri unutması, elbette kolay değildir. Her fırsatta onları yâd etmek ve onlarla olan münasebetini, bir şekilde devam ettirmek ister. Bunun için onların kabirlerini ziyaret etmeyi bir vefâ borcu bilir ve bu ziyaretlerle de bir teselli bulur. Bu âyet normal bir insanî tutumdur. Ancak kabir ziyaretinin dinî bir sorumluluğu da vardır:
    İslâm dininde, ölümü hatırlamak, âhiret hayatını düşünmek, ölmüş kişinin günahlarının affı için Allah’a dua etmek ve kabirde yatanlardan ibret almak üzere kabir ziyaretinde bulunmak dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Nitekim. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirler size âhireti hatırlatır” [2].

    Ancak kabir ve türbe ziyaretlerinde İslâm'ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da yanlış olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir. Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek, bu zatların duaları kabul ettiğine, tanrısal kudretlerinin olduğuna inanmak, bir kısım ihtiyaç ve dilekleri, Allah’a değil de onlara arz etmek, onlardan medet ummak, bunun için kabirlerde, türbelerde bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker v.b. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek tevhid dini olan İslâm ile bağdaşmaz.

    Değerli Müminler!



    Kabir ziyaretinde bulunan kişi, âhireti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir. Kabrin yanına gelince; “Mü’minler yurdunun sakinleri sizlere selam olsun. Allah’ın dileği vakitte, yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim” [3] denilir. Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun görülmüştür. Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin demirlik ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak ise kabir ziyaretinin adabıyla bağdaşmaz.

    _____________
    [1] Abese, 80/18-22.
    [2] İbn Mâce, “Cenâiz”, 47.
    [3] Müslim, “Cenâiz”, 104.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 01:57
  9. ÇOCUK EĞİTİMİNDE KUR’AN ÖĞRENMENİN ÖNEMİ












    Aziz Müslümanlar!


    Gözlerimizin aydınlığı olan yavrularımız, Rabbimizin bizlere birer lutfu ve emaneti olup, tertemiz bir yaratılışla dünyaya gelirler.

    Dünyamızda her türlü canlı neslinin devamı, ancak nesillerin korunması ile mümkündür. İnsan neslinin muhafazası ve devamı da , meşru ve yasal bir evlilik üzerine kurulan aile yuvası ve yuvanın meyvesi olan çocuklar iledir. Çocuklar,dinî ve sosyal hayata dair bilgileri ,ilk önce anne ve babalarının günlük yaşantılarını takip ederek öğrenirler

    Değerli Kardeşlerim!



    Aile bahçelerimizin sevgi gülleri , milletimizin filiz ve fidanları olan yavrularımızı, ilim ve imandan, saygı – sevgi ve hoşgörüden mahrum bırakmayalım. Onların aydınlık dünyalarını, bütün insanî ve dinî değerlerin kaynağı ve sevginin merkezi olan Kur’an’la buluşturalım. Zira onların o tertemiz kalplerinde, çirkinlikten hiçbir şey yoktur. Onların yalnızca sevgiye ve ilgiye ihtiyaçları vardır. Sevgiyi üreten ve hayata dönüştüren ise, Kur’an’dır. Çocuklarımız muhtaç oldukları sevgiyi O’nda bulurlar. Böylece O’nun sevgisiyle dolup - taşan gönülleriyle, her şeye sevgiyle bakarlar. Aksi halde onların gönül dünyaları, büyüklerinin kusurları sebebiyle, bu güzel ve kutsal değerlere kapatılırsa; Sevgi yerine sevgisizlik, saygı yerine saygısızlık, hoşgörü yerine tahammülsüzlük vb. kötü huylar gelişir.

    Muhterem Müminler!



    Bizlere emanet olan yavrularımızın gönüllerinde kültür ve inanç değerlerimizin gelişmesine gayret etmeliyiz. Aksi halde, onların o masum ve saf dünyalarında, millî ve dinî kültürümüze ters düşen yabancı tesirleri üzüntü ile izler ve toplum olarak sıkıntı çekeriz. Çocuklarımızın dini ve dünyevî zararlılara karşı korunması, bizlere yüklenen bir görevdir.


    Aziz Müminler!



    Eğitim-öğretim yuvalarımız olan okullarımız yaz tatiline girdi. Milyonlarca evladımızın sevinçlerine ortak oluyoruz. Her yaz olduğu gibi, bu yaz da, bütün camilerimiz ve Kur’an Kurslarımızda bir müddet sonra “yaz kursları” düzenlenecektir. Bu dönemde, çocuklarımıza, dini-milli değerleri ve Kur’an-ı Kerimi öğrenmeleri konusunda cami görevlilerimiz yardımcı olacaklardır. Böylece çocuklarımızın camilerin manevi havası ve Kur’an-ı Kerim’in berrak ve aydınlık dünyası ile tanışmaları sağlanacaktır.

    Hutbemizi, ayet ve hadis mealleriyle bitirelim.
    Yüce Allah buyuruyor ki: “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku” (1)
    Hz. Peygamberimiz: (s.a.s) “Sizin en hayırlınız, Kur’anı öğrenen ve öğretendir.”(2) buyurmuştur.

     

     

    ultimatom - 02.09.2010 - 22:26



Benzer Konular

  1. Cuma Günü Cuma Namazı Öncesi İç Ezanın Okunmasının Hikmeti Nedir
    Konuyu Açan: ZELAL, Forum: İslami Sorular Ve Cevaplar.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 10.01.2012, 13:13
  2. Cuma Mesajları - Anlamlı Cuma Yazıları
    Konuyu Açan: sıgınak, Forum: Sözler Yazılar Mesajlar.
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 26.12.2010, 19:35
  3. Cuma günü ve cuma namazı ile ilgili hadisler
    Konuyu Açan: Şayeste, Forum: Ayet Hadis Ve Dini Bilgiler.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.05.2009, 09:10
  4. Cuma hutbesi 13 Cemaziye'l-Evvel 1427 Cuma
    Konuyu Açan: ABDALWAHID, Forum: İslam Genel.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 12.05.2007, 10:14
  5. Cuma Hutbesi 6 Cemaziye'l-Evvel 1427 Cuma
    Konuyu Açan: ABDALWAHID, Forum: İslam Genel.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 12.05.2007, 10:03

copyright

Soru Cevap

grafimx