REKLAM




+ Konuyu Cevapla

Eğitsel İletişim - Rehberlik Açısından Etkili Öğretmenlik ve İletişim Metotları

  1. Yazan: hicbirsey2001
    hicbirsey2001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    REKLAM


    İçindekiler 1
    Giriş 2
    A. Sorun Kim? 2
    B. Sorunun Kim Olduğu Neden Önemlidir? 3
    C. Sorun-Yok Alanı Neden Önemlidir? 4
    D. Öğretmen Ve Öğrenci Arasındaki İlişki 5
    E. Sorun Öğrencideyken Öğretmenler (Anne-Babalar-Üstler) Yardım Etmede
    Neden Başarısız Olur? 5
    F. Kabul Etmeme Dili: İletişimin 12 Engeli 6
    G. Üç Yaygın Yanlış Anlama 7
    H. Kabul Dili Neden Güçlüdür? 8
    İ. Sorunlu Öğrencilere Yardım Etmenin Etkili Yolları 8
    J. Eğitim Nedir? 9
    K. İletişim Nedir? 10
    L. Eğitsel İletişim Nedir? 11
    M. İletişim Ve Enformasyon Arasındaki Fark 11
    N. Empati Nedir? 11
    O. Etkin Dinlemenin Önündeki Yaygın Engeller 12
    P. Etkin Dinleme Nasıl Öğrenilir, Geliştirilebilir? 13
    Q. Etkin Dinleme İçin Neler Gereklidir? 15
    R. İletişim Engeller 16
    S. İletişimi Kolaylaştıran Etkenler 19
    T. Çatışma Nedir? 20
    U. Çatışmayı Ortaya Çıkaran Nedir? 20
    V. Öğretmenler Çatışmaları Alışılmış Biçimde Nasıl Çözerler? 21
    W. “Kazan-Kaybet” Yaklaşımı 21
    X. Çatışmaların Çözümünde “Kaybeden Yok” Yöntemi 22
    Sonuç 22

    GİRİŞ:

    Avrupa’da sanayi yöneticileri arasında yapılan bir ankette, modern iş hayatında gençlerden ne gibi nitelikler istendiği sorululduğunda, gençlerin özellikle şu 5 alanda yeteneklerini geliştirmesi gerektiği ortaya çıkmıştır:

    1. İletişim Yeteneğinin geliştirilmesi
    2. Ekip halinde çalışma yeteneğinin geliştirilmesi
    3. Karşılaşılan sorunları çözme yeteneğinin geliştirilmesi
    4. Öğrenmeyi öğrenme yeteneğinin geliştirilmesi
    5. Yabancı dil

    Yukarıda sayılan 5 alanda kendisini yetiştiren birey, yanlız iş hayatında mı başarılı olur? Elbette hayır… Yukarıda bireyin kendisini yetiştirmesi ile ilgili sayılan yeteneklerin, yabancı dil dışında, diğerlerinin bütününde sağ beynin eğitimlerini içerdiği söylenebilir. Bir diğer anlatımla bunların bütününün duygusal zeka ile alakalı olduğu da söylenebilir.

    Baltaş; “Şirketlerin, zihinsel kapasiteleri yüksek, bilgi ve becerisi üst düzeyde bazı çalışanlarından bekledikleri verimi alamadıklarını, yönetim literatürüne giren ve psikologların bize bir armağanı olan “duygusal zeka” kavramının başarısızlıkları açıkladığını ve duygusal zekanın, “olgun insan” kavramı içerisinde anlatılan sınırların nisbeten daha belirli olarak çizilmesine imkan sağladığını” ifade ederek yukarıda sayılan beklentilerin önemini vurgulamaktadır.

    Dört alanda kendisini geliştirmiş birey; aile, komşu, iş yeri vs. ekiplerinde, çocukları, eşi, komşuları, çalışma arkadaşları vs ile olan sorunlarında ve öğrenen birey olarak sürekli kendini yenilediğinde, verimli bir insan olacağından, kuracağı etkili iletişimle, her yerde kendisini hissettirecektir. İletişim yeteneğinin bile, başlı başına geliştirilmesi, diğer sayılan alanların da gelişmesine neden olacaktır.

    Yaptığımız bu çalışmada iletişimin eğitsel yanı incelenirken, öğretiler, gerçek yaşantının bir parçası ve yaşamımızın her anında uygulanabilecek örneklerle zenginleştirilmeye çalışılmıştır.

    A. SORUN KİM?

    İnsanoğlu her hangi bir “şey”le karşılaştığında, şeyle iletişim kurmasının yanısıra şeyi paylaştığı diğer bireylerle de sürekli etkileşim halindedir. Etkileşim ve paylaşım ise bireyler arası sorunlar oluşturabilmektedir. Sorunun belirlenmesi ve adının konulması, çözümün birinci basamağında yer almaktadır.

    Örneğin; öğretmen-öğrenci ilişkilerinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sorunların, öğretmenler tarafından tanınıp üstesinden gelinmesi, “sorun-yok” bölgesini oluşturacak ve öğrenci sessiz ve mutlu çalışırken öğretmen de verdiği eğitimden memnun olacaktır.

    Dökmen’in sözünü ettiği “Ben, Şey ve Öteki” bağlamında soruna bakıldığında bireyler daha objektif olarak sorunun adını koyabilirler. Dökmen ilişkileri (iletişimi) -kaynak, kanal ve hedef- her birinin etkilediğini vurgulamaktadır. Örneğin; “Dondurma yemek için ağlayan çocukta; yemesine karşı çıkan annenin ve dondurmayı yemek isteyen çocuğun payları olduğu kadar hiç mi dondurmanın payı yoktur.”demekte “Çocuk hiç kıymalı pırasa için ağlar mı?…” diyerek anlatımanı sonuçlandırmaktadır.

    • Ben (çocuk)  Şey (dondurma)  Öteki (anne)

    Sınıf ortamında ise; öğretmen tarafından bakıldığında, Ben (öğretmen)  Şey (eğitsel donanım)  Öteki (öğrenci) olarak adlandırılabilir.

    Bu ortamı dikdörtgen şeklinde gösterecek olursak, bu dikdörtgeni üç bölüme ayırabiliriz.

    Dikdörtgenin alt bölgesindeki kabul edilemez alanı ele alalım. Bu alan öğretmenin gereksinimlerine yanıt vermeyen davranışları içeren bölgedir. Bu davranışlar öğretmende sorun oluşturur. Öğretme ve öğretmenin tekrar başlayabilmesi için bu tür sorunların her birinin oluştuğu anda öğretmen tarafından çözülmesi gerekir. Eğer öğrencinin davranışı “çizginin altında” (kabul edilemeyen davranışlar alanında) ise öğretmenin bir sorunu var demektir. Bu sorun “ona aittir.”
    Bu ait olma kavramı etkili bir öğretmen-öğrenci ilişkisi için yaşamsaldır. Şekildeki (*) işaret, sıra üzerine baş harflerini kazıyan öğrencinin davranışını simgeler ve kabul edilemez alandır, çünkü öğretmene bir sorun yaratmıştır. Bu sorun “öğretmenindir.”

    Şimdi tümüyle değişik bir sorun görelim. Bir öğrenci öğretmenine, annesi arkadaşlarıyla birlikte şehir dışına gitmesine izin vermediği için düş kırıklığına uğradığını (***) ve bu nedenle kızgın olduğunu söylemiştir. Bu öğrenci öğretmeniyle olan ilişkisinden kaynaklanmayan, kendi yaşamıyla ilgili bir sorunla karşı karşıyadır. Öğrencinin hayal kırıklığı öğretmeni kesinlikle ve hiçbir şekilde etkilemez. Öğrenci söylemeseydi öğretmenin bu sorundan haberi bile olmayacaktır. Bu yanlızca onu etkiler ve “sorun öğrencinin”dir. Bu yüzden öğrencinin bu davranışı dikdörtgenin, öğrenci sorunu bölümü olan üst bölgeye yerleştirilir.

    Öğretmen ve öğrenciye sorun yaratmayan davranışlar ne olacak? Böyle davranışlar ilişkiyi bozmaz. Şekilde gösterilen Sorun-yok alanı bu tip sorunsuz durumlar içindir. Sınıfın bir köşesinde sessizce matemetik problemi çözmekte olan öğrencinin davranışı dikdörtgenin sorun-yok bölgesinde yer almaktadır (**). Öğrenci kendi gereksinimlerini karşılamaktadır ve bu davranışı yine kendi gereksinimlerini karşılayan öğretmeninkiyle hiçbir şekilde ilgili değildir. Hiç kimsenin sorunu yoktur.

    B. SORUNUN KİM OLDUĞU NEDEN ÖNEMLİDİR?

    Orman içerisinde yanlış tutulan yolun, bireyleri kaybolmaktan kurtarmaktan daha çok, bireyleri çıkmaza götüreceği gibi, sorunun ne olduğu ve kimden kaynaklandığı, bütünsel resim içerisinde görülemez ve objektif olarak tanımlanamazsa sorun daha da belirgenleşecek ve katlanarak büyüyecektir.

    İyi ilişkilerin en önemli engellerinden biri, sorunun kimin olduğunun anlaşılamamasıdır. Öğretmenlerin, kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen, yalnızca öğrencilere ait özel sorunlarla kendilerini doğrudan ilgilendiren öğrenci sorunlarını birbirinden kesinlikle ayırabilmeleri yaşamsal önem taşır.

    Öğretmenin sorun kendisinde ya da öğrencideyken davranışı değişik olmalıdır. Bu nedenle, ait olma tanımlaması çok önemlidir. Öğrenciye ait sorunlarla, öğretmene ait sorunlar arasındaki ayırım, somut etki ile belirlenir. Öğretmenler kendi sorunlarını öğrencinin sorunlarından ayırabilmek için, kendilerine şu soruları sormalıdırlar:

    “Bu davranış benim üzerimde gerçek, somut bir etki yaratıyor mu?
    Olumsuz etkilendiğim için mi bu davranışı kabul edemiyorum?
    Yoksa yalnızca öğrencimin değişik davranmasını, benim düşündüğüm şekilde hissetmesini istediğim için mi kabul edemiyorum?”

    Bu son soruya yanıt “evet” ise, sorun öğrencinindir. Eğer bir önceki yanıt “evet” ise, öğretmenin bu konuda kesinlikle sorunu vardır.

    C. SORUN-YOK ALANI NEDEN ÖNEMLİDİR?

    “Amacımız üzüm yemek, bağcıyla uğraşmak değildir…” atasözü sorun-yok alanını önemini vurguladığını zannediyorum. Sorun-yok alanına, öğretme- öğrenme alanıda denebilir. Ben ve öteki ortak amaçları olan öğretme ve öğrenme alanında birbirlerinin sorunlarının çözülmesine yardımcı olur ve birbirlerinin sorunlarına saygı duyarlarsa, üzüm yerler bağcıyla uğraşmazlar

    Öğrencilerin okuldan kaynaklanan yada kaynaklanmayan bir çok sorunları vardır ve bu sorunlarla başetmeye çalışırken; pek çoğuyla da başa çıkabilir. Ancak bazı sorunlarını, onları çözmede üzerlerine düşen görevi öğrenmek ve konu ile ilgili düşünmek için geçici olarak askıya alabilir. Bu çok önemli bir yetenektir. Bu yeteneği geliştirmek eğitimin de temel amaçları arasında sayılabilir. Çünkü eğitim, bireyleri, aynı zamanda gerçek hayata da hazırlamaktadır.

    Windows95 programında, kullanıcıların, aynı zamanda bir çok dosyayı açmak gibi bir hakları var iken, sadece bir tanesi üzerinde aktif olarak işlem yapabilmektedirler. Öğretmen ve öğrenci sorunlarını aktif hale getirmek yerini öğretme ve öğrenme alanını aktif hale getirmelidir. Çünkü, Öğretme- öğrenme yalnız, ilişkinin sorun-yok bölgesinde etkili olabilir.

    Bir öğrencinin, arkadaşlarının gözündeki algılanması, verimliliği üzerinde derin tesirler oluşturmaktadır. Aptal, tembel, akılsız gibi kalıcı karaktere atfedilen olumsuz yargılar sınıf ortamında varsa öğrencinin kendini derslerine vermesi çok zor olacaktır. Aynı zamanda kuralları çiğneyen öğrencinin davranışı kabul çizgisinin altına geçiyorsa, bu kez öğretmenin öğretmeye yoğunlaşması zorlaşacaktır.

    En iyi durumda bile sınıf ortamı dikdörtgenin her iki ucunda da sorunlar olacaktır ve bunu sıfırlamanın imkansız olduğu söylenebilir. Kendilerine düşen alanlardaki sorunları alabildiğine minimuma indirme çalışmaları, öğretmen ve öğrenciye düşen görevlerin en önemlileri arasanda geldiği düşünülebilir.

    Öğretmen ne kadar başarılı olursa olsun, öğrencilerin çözülmemiş, belki de çözülmeyecek sorunları her zaman olacaktır. Öğrenciler her zaman öğretmenlerin gereksinimleri ile çelişen davranışlar sergileyecekler ve bu nedenle, bazı sorunlar öğretmenin sorunları alanında kalacaktır. Etkili bir öğretme-öğrenme alanı olarak tanımlanan bölgeyi genişletecektir.

    D. ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

    Aşağıda öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki olarak ifade edilen beş değer; karı koca, ana-baba çocuk, ast üst gibi bütün ilişkilerin de temelini oluşturması gerektiği söylenebilir.

    Öğrenci ve öğretmen arasındaki ilişki,

    1. Açıklık
    2. Önemsemek
    3. Birbirinin gereksinimlerini duymak
    4. Birbirlerinden ayrı olmak
    5. Gereksinimlerini karşılıklı olarak giderebilmek

    özelliklerini içerirse, iyi bir öğretmen-öğrenci ilişkisi kurulmuş demektir. Böyle olunca iki taraf da birbirlerine değer verdiklerini bilir, birbirlerinin bireyselliğine, yaratıcılığına ve gelişmesine olanak tanırlar. Birçok öğretmen bu özellikler için, “Hepsi güzel de, ben kendi sınıfımda bu tip bir ilişkiyi geliştirebilir miyim?” diyerek tepki göstermiştir. Yanıt ise içten bir EVET’tir. Her öğretmen gençlerle ilişkisini geliştirebilir. Böylece birbirlerine karşı daha açık olurlar, birbirlerini önemserler, birbirlerine gerekli olduğunu anlarlar, birbirlerinden ayrı birşeyler olarak davranabilirler ve ilişkileri daha doyurucu olur.

    E. SORUN ÖĞRENCİDEYKEN ÖĞRETMENLER (ANNE-BABALAR-ÜSTLER) YARDIM ETMEDE NEDEN BAŞARISIZ OLUR?

    Öğretmenlerin çoğu, sorunu olan öğrencilerin gönderdikleri küçük iletileri anlamada oldukça duyarlıdırlar. Bu tür iletilerin çoğunu anlarlar, ama sorun ortaya çıkınca onu anlamak yeterli değildir. Öğretmenler sorunlara nasıl etkili bir biçimde tepki göstereceklerini bilmediklerinden yardımcı olamazlar. İlk önce öğretmenlerin sorunu olan öğrencilerle tipik konuşma biçimleri gösterilecek, sonra da profesyonel danışmanlarca başarıyla kullanılan yeni konuşma yöntemleri üzerinde durulacaktır.

    Birçok öğretmen, öğrencilerine uygunsuz davranışlarından dolayı kabul edilemez olduğu iletisini verir; onun değişmesini, sanki sorunu yokmuş gibi davranmasını ve sorunu ne olursa olsun onu bir kenara bırakmasını ister. Öğretmenin bu yaklaşım diline “Kabul Etmeme Dili “ denebilir. Her ne kadar öğrenci öğretmene sorun çıkardığı zaman kabul etmeme dilini kullanmak doğru ise de, sorun öğrencideyken bu dili kullanmak ne uygun ne de yararlıdır.

    F. KABUL ETMEME DİLİ: İLETİŞİMİN 12 ENGELİ

    Öğretmenin gönderdiği binlerce kabul etmeme iletisi 12 kümede toplanabilir. Bunlar, öğrencinin öğrenmesini engelleyen sorunları çözmesinde gerekli olan iki yönlü iletişimi yavaşlatır, engeller ya da bütünüylü yok eder.

    Ödevini tamamlamakta zorluk çeken bir öğrenciyi ele alalım: Sorunu olduğunu şu yada bu şekilde dile getirecektir. Çünkü bu onu gerçekten rahatsız etmektedir. Aşağıda kabul etmeme dilini ileten beş tipik öğretmen yanıtı veriyoruz. Bu beş tip yanıt bir yada birkaç çözüm öneriyor.

    1. Emir vermek, Yönlendirmek: “Yakınmayı bırak da ödevini yap.”
    2. Uyarmak, Gözdağı Vermek: “Bu dersten iyi not almak istiyorsan biraz kıpırdan.”
    3. Ahlak Dersi Vermek: “Okula ders çalışmak için geliyorsun. Kişisel sorunlarını evde bırakmalısın.”
    4. Öğüt Vermek, Çözüm ve Öneri Getirmek: “Şimdi senin yapacağın şey, zamanını iyi planlamak. O zaman bütün ödevlerini bitirebilirsin.”
    5. Öğretmek, Nutuk Çekmek, Mantıklı Düşünceler Önermek: “Duruma bir bakalım. Ödevini tamamlamak için yalnızca 34 günün kaldığını hatırlarsan iyi olur.”

    Şimdi bundan sonraki üç kümeyi inceleyelim. Bunların hepsi; yargılayıcı, değerlendirici ve bastırıcıdır. Pek çok öğretmen, öğrencilerin yanlışlarının, yetersizliklerinin ve aptalca davranışlarının yüzlerine vurulmasının onlara yardımcı olacağına inanır ve bu amaçla aşağıdaki üç çeşit iletiyi kullanır:

    6. Yargılamak, Eleştirmek, Suçlamak, Aynı Düşüncede Olmamak: “Sen tembelsin ya da işi ağırdan alıyorsun.”
    7. Ad Takmak, Alay Etmek: “İlkokul öğrencisi gibi davranıyorsun, lise öğrencisi gibi değilsin.”
    8. Yorumlamak, Analiz Etmek, Tanı Koymak: “Sen açıkça bu görevi yapmaktan kaçıyorsun.”

    Öğretmenin, öğrenciye iletmeye çalıştığı diğer iki tip ileti ise, öğrenciyi kendini daha iyi hissetmeye zorlamak, sorunu ortadan kaldırmak, giderek onun gerçek bir sorunu olduğunu bile yadsımaktır:

    9. Övmek, Aynı Düşüncede Olmak, Olumlu Değerlendirme Yapmak: “Sen gerçekten çok yetenekli bir gençsin, eminim bunu yapmanın bir yolunu bulursun.”
    10. Güven Vermek, Desteklemek, Avutmak, Duygularını Paylaşmak: “Böyle hisseden tek kişi sen değilsin. Zor görevlerde ben de aynı şeyi hissederdim, ama işin içine girince o kadar zor olmadığını göreceksin.”

    Öğretmenler, soruların kişiyi savunmaya ittiğini bilmelerine karşın 11. Gruptaki engeli sık sık kullanırlar. Çocuğa yardım edip sorunu kendisine çözdürmek yerine, sorunu daha iyi anlamak ve kendi bulacakları en iyi çözümü öğrenciye kabul ettirmek için soru sorma yöntemine başvururlar. Oysa öğrenciler sorularını kendileri çözmelidir.

    11. Soru Sormak, Sınamak, Sorguya Çekmek, Çapraz Sorgulamak: “Ödevin çok mu zor?”, “Bu ödevi ne kadar zamanda yaptın?”, “Yardım istemek için niye bu kadar bekledin?”
    Son bölümdekiler ise öğretmenin konuyu değiştirmek, öğrenciyi başka yöne çekmek ya da ilgilenmekten kaçınmak için kullandıkları iletilerdir.

    12. Sözünden Dönmek, Oyalamak, Alay Etmek, Şakacı Davranmak, Konuyu Saptırmak: “Boşver daha zevkli şeylerden konuşalım”, “Şimdi zamanı değil”, “Dersimize dönelim”, “Galiba bu sabah birisi yatağının ters tarafından kalkmış.”

    Karşılaştığımız öğretmenlerin büyük çoğunluğu (bazı sınıflarda %90-95) öğrenci sorunlarına karşı, yukarıdaki 12 Engel’den biriyle karşılık verdiklerini söylemiştir. Anababalarda kendi çocuklarına karşı aynı davranışları gösterirler. Bunun nedeni çocuklarını etkili biçimde yanıtlamayı bilmedikleri ve kendi çocuklarında anababa ve öğretmenlerinin de onların sorunlarına aynı biçimde yaklaşmış olmalarıdır.

    G. ÜÇ YAYGIN YANLIŞ

    Her ne kadar öğretmenler, kabul etmeme dili kavramını (12 Engel) öğrencilerle kurdukları iletişim alışkanlıklarını çözümleme ve değiştirmede çok yararlı bir araç olarak görüyorlarsa da, şüphelerini üç temel soru üzerinde yoğunlaştırırlar:

    1. Gerçekleri söylemenin, öğüt vermenin ve açıklamanın nesi yanlış? (Öğretmenin temel işlevi zaten bu değil mi?)
    2. Övmek ve olumlu değerlendirmek neden bir engel olarak kabul edilsin? (Bize övmenin iyi davranışları pekiştirdiği ve yüreklendirdiği öğretildi.)
    3. Soru sormak neden etkisiz kabul ediliyor? (Soru sormak, öğretmede kullandığımız en değerli yollardan biridir. Buna Sokrat Yöntemi ya da Sorgulama Yöntemi denildiğini biliyoruz.)

    Genelde öğretmenler bu soruları sorarken bir şeyi unutuyorlar. On iki engel öğrencinin, okulda ya da okul dışındaki yaşamında bir sorunla karşılaştığını gösteren iletilerine verilen etkisiz yanıtlara örnek olarak gösteriyoruz.

    Öğrencinin davranışı sorunsuz alanda ise (öğretme-öğrenme alanı) bu engeller daha da anlamsızlaşır, çünkü zaten öğretmen-öğrenci ilişkisinde sorun yoktur.

    Öğretme-öğrenme olayını örnek olarak alalım: Eğer öğrenci öğrenmeye hazırsa (sorun yok) ve öğretmen de öğretmeye hazırsa (sorun yok) öğretmen öğretecek, öğrencide öğrenecektir. Ancak, öğrencinin bir sorunu varsa böyle olmaz. O zaman çocuk bilgileri ya kabul etmeyecek ya da onlara direnç gösterecektir. Bu da öğrencinin sorunu çözme işlemini ciddi bir biçimde engelleyecektir.

    H. KABUL DİLİ NEDEN GÜÇLÜDÜR?

    12 engel kabul etmeme dilidir, çünkü sorunlu olan kişiye, değişmesi gerektiğini, sorunlu olmanın kabul edilemeyeceğini ve sorunlu kişide bir sorun bulunduğunu iletir. Engellerden bazıları, kişinin sorununa aldırış bile edilmediği duygusunu verebilir. Bütün bu etkiler nedeniyle 12 engel, ilişkilere yardımda çok etkisizdir.

    Kabul dilinin etkisi nereden geliyor? Başkasına yardım etme isteğimizi ve onun sorununu kabul ettiğimizi nasıl iletmeliyiz? Sorunlu kişiye yararlı olacak neler söylemeliyiz? 12 engeli kullanmazsak, yerine ne kullanacağız?

    Bir kişi, başka birini içtenlikle kabul eder ve bunu iletebilirse o kişide yardım etme yeteneği var demektir. Başkalarını oldukları gibi kabul etmek, ilişkileri kuvvetlendirmede önemli bir etkendir. Böyle bir ilişkide diğer kişi büyüyebilir, gelişebilir, olumlu yönde değişebilir, sorunları çözmeyi öğrenebilir, psikolojik sağlığı düzelebilir, daha üretici, daha yaratıcı olabilir ve gizil gücünü tümüyle kullanabilir. Bu, yaşamın basit ama güzel çelişkilerinden biridir: Başkası tarafından, olduğu gibi içtenlikle kabul edildiğini anlayan bir kişi kendini özgür hisseder ve nasıl değişeceğini düşünmeye başlar. Nasıl büyüyeceğini, nasıl farklı olacağını, yapabileceğinden daha fazlasını nasıl yapabileceğini tasarlar.

    Kabul, küçücük tohumları bile en güzel çiçeğe dönüştürecek verimli bir toprak gibidir. Toprak yalnızca tohumun çiçeğe dönüşmesine yardımcı olur. Tohumu büyütür. Ama asıl iş tohumdadır. Genç insan da kendi organizmasında bir gelişme yeteneği taşır. Kabul, gencin gizil gücünün ortaya çıkmasına olanak sağlar.

    Bir kez daha yenileyelim: Konuşma doğru olursa iyileştirebilir ve yapıcı bir değişiklik sağlayabilir. Öğretmenlerin öğrencilerle konuşma biçimi, onların yapıcı mı yoksa yıkıcı mı olacaklarını belirler. Etkili bir öğretmen etkili bir danışman gibi, kabul ettiğini nasıl ileteceğini öğrenmeli ve bunun gerektirdiği “özel iletişim” becerilerini kazanmalıdır.

    Öğretmenler şunu sorarlar: “Benim gibi meslekten olmayan birisi, profesyonel bir danışmanın becerilerini öğrenebilir mi?” Buna on yıl önce hayır derdik. Ama şimdi biliyoruz ki, kişiyi iyi bir danışman yapan psikoloji bilgisi ya da zihinsel gizli gücü değildir. İnsanlarla yapıcı olarak konuşmasını öğrenmesidir.

    İ. SORUNLU ÖĞRENCİLERE YARDIM ETMENİN ETKİLİ YOLLARI

    İnsanların karşısındakini yanlızca dinleyerek ona yardım edebileceğini anlamaları ve kabul etmeleri zordur. Oysa birçok kişi öğretmenler ve anababalar da, danışmanın temel görevinin, sorunlu kişiye bir şeyler söylemek, onunla konuşmak, ona iletiler göndermek, öneride bulunmak, olayları anlatmak, uyarmak, öğüt vermek, anlayış göstermek, çözümler önermek, sorular sormak, değerlendirmek ve yargılarda bulunmak olduğuna inanırlar. İnsanlar bir kişiye yardım etmenin yolunun hiçbir şey yapmaksızın yalnızca orada olmak olduğunu öğrenince şaşırır ve inanmazlar. Usta danışmanlar başarılarının temelini, kişiyi konuşmaya başlatmak ve onu dinleyerek “yolunu açmak” olduğunu söylerler.

    Aşağıda öğrencileri (insanları) dinlemenin ve böylece onların sorunlarına daha etkili biçimde yardımcı olmanın 4 farklı yolunu göreceksiniz.

    1. Edilgin Dinleme (Sessizlik): Sessizce dinleme gerçekte kabul etmeyi gösterir. Sessizlik-Edilgin Dinleme-Öğrenciye gerçekten kabul edildiğini duyumsatan ve sizinle daha fazla paylaşması için onu yüreklendiren, çok güçlü bir sözsüz iletidir. Hep konuşan siz olursanız, öğrenci kendini rahatsız eden şeyleri anlatma fırsatı bulamaz.
    2. Kabul Ettiğini Gösteren Tepkiler: Sessizlik, iletişim engelini ortadan kaldırmakla birlikte, sık yenilendiğinde öğrencinin iletilerini kabul edilmediği izlenimini uyandırır. Sessizlik, her zaman anlatana gerçekten tüm dikkatinizi verdiğinizi kanıtlamaz. Bu nedenle dinlerken, özellikle duraklamalarda, onu gerçekten dinlediğinizi göstermek için sözlü ya da sözsüz belirtiler vermeniz son derece yardımcı olacaktır. Bunlara “kabul tepkileri” diyoruz. Baş sallamak, öne eğilmek, gülümsemek, kaşını çatmak ve başka davranışlar uygun olarak yapılırsa onu gerçekten dinlediğiniz iletisini verirler. “Hı-hı”, “Evet”, “Anlıyorum” gibi sözlü belirtiler de, yine sizin ilgili olduğunuzu, dikkat ettiğinizi gösterir ve onun konuşmasını sürdürmesini sağlar.
    3. Kapı Aralayıcı İletiler Ne Yapabilir?: Öğrenciler, bazen daha çok konuşmak, derine inmek ve başlamak için bile ek yüreklendirme beklerler. Bu iletilere, “kapı aralayıcılar” denir. Örnek:
    “Bu konuda daha fazla bir şey söylemek ister misin?”
    “İlginç, devam etmek ister misin?”
    “Söylediklerin çok ilginç.”
    “Bu konuda konuşmak ister misin?”
    Bu iletilerin, sonu açık sorular ve düz tümceler olduğuna dikkat edin. Hiçbiri söylenenle ilgili bir değerlendirme içermez.
    4. Etkin Dinlemenin Gereği: Sessizlik, kabul ettiğini gösteren tepkiler ve kapı aralayıcılarının kullanılmasında sınırlamalar vardır. Karşılıklı etkileşime olanak vermezler. Tüm işi konuşan yapar. Konuşan, dinleyenin yalnızca dinlediğini bilir, anlayıp anlamadığını hiçbir şekilde öğrenemez.
    Özet olarak bu üç dinleme yolu edilgin yöntemlerdir ve dinleyicinin anladığını göstermezler. Etkin dinleme, daha fazla etkileşim ve dinleyenin yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir. Bu nedenle usta bir dinleyici “Etkin Dinleme” yi daha yaygın kullanır.

    J. EĞİTİM NEDİR?

    Ergin, eğitimi, “bireyin davranışlarında kendi yaşanısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürece” olarak tanımlamaktadır.

    Kuzgun, eğitimi amacını, “Genel anlamda, bireyin özünü gerçekleşkirmesine ve topluma yararlı olmasına yardımcı olmaktır.”der ve “İnsan, doğumundan ölümüne kadar, fiziksel ve toplumsal çevresi ile etkileşim halindedir ve bu etkileşim süreci boyunca her an çevrenin istek ve beklentilerine uygun davranışlar geliştirir. Bireyde meydana gelen davranış değişikliklerinin bir kısmı rastlantılarla ve kendiliğinden gerçekleşir. Bir kısmı ise yetişkinler tarafından planlı ve kasıtlı olarak gerçekleştirilir. Bireyde toplumca istenen davranışları geliştirme sürecine “eğitim” adı verilmektedir. Örgün eğitim bu davranış geliştirme işlemini planlı bir biçimde gerçekleştirme sürecidir.” şeklinde açıklar.

    Öğretmenler, öğrencilerini gerçek hayata hazırladıklarını unutmamalı ve kazandırmak istedikleri davranışların sunumunu öğrencinin kabul edebilir alanında sunmalıdır. Böylece, sorumlu ve görevini bilen biriylerin yetişmesi mümkün olacaktır.

    K. İLETİŞİM NEDİR?

    İletişim (İng.communication) sözcüğünün latince kökeni (comminical) paylaşmak anlamına gelir. Bir gülümseme, neşeyi paylaşır; “seni gördüğüm için mutluyum” mesajını verir. Bu da bir iletişim türüdür.

    Bireyler arası ilişkiler bağlamında iletişimi kısaca açıklamak gerekirse; “İletişim, bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma süreci” dir. Genel anlamda ise; “Nitelikleri ne olursa olsun, iki sistem arasındaki bilgi alış verişini iletişim” olarak kabul edebiliriz.

    İletişim, iş ve sosyal ilişkilerde başarıya kaynaklık eder. Fikir ve deneyimlerimizi paylaşmak, ilgilendiğimiz alanları geliştirmek ve insanlara isteklerimizi açıklamak için iletişim beceri ve stratejilerine gereksinim duyarız. Duygu ve içgüdülerimizi açıklamak için dil ve vücut diline dayalı iletişim yöntemleri geliştirmemiz gerekir. Etkin bir iletişim kurulabilirse, bireyler hayatlarını olduğu gibi yaşamak yerine, kendi dünyalarını şekillendirebilirler.

    İletişim, üç boyutlu olarak düşünüldüğünde boyutların oturduğu düzlem
    1. Sevgi-saygı
    2. Dürüstlük
    3. Örnek olmak
    4. Güven ortamından
    oluşmalıdır.

    L. EĞİTSEL İLETİŞİM NEDİR?

    İlgili literatür incelendiğinde “iletişim”in çok değişik biçimlerde tanımlandığı görülmektedir. İletişimin eğitimciler arasında yaygın olarak kabul gören tanımı; “Davranış değişikliği meydana getirmek üzere; haber, bilgi, duygu, tutum ve becerilerin paylaşılması sürecidir.” Tanımdan da anlaşılacağı gibi; bireyin bilgi, duygu, tutum ve becerilerinde meydana gelen değişmeler davranış değişikliği olarak algılanmakta ve adlandırılmaktadır.
    İletişim süreci ile sınıf içindeki öğretme-öğrenme süreci aşağıdaki biçimde benzerlik göstermektedir.














    M. İLETİŞİM VE ENFORMASYON ARASINDAKİ FARK

    Genel anlamda, iletişimin gerçekleşmesi için iki sistem gereklidir. Bu sistemler; iki insan, iki hayvan, iki makina ya da bir insan ile bir hayvan, bir insan ile bir makina (örnek bir bilgisayar) olabilir.

    Yukarıdaki “alış-veriş” sözünden de anlaşılacağı üzere, iletişimde, bilgi akışının iki yönlü olması beklenir. Sibernetikte bir bilgi kaynağından tek yönlü bilgi iletimine “enformasyon”, karşılıklı bilgi alışverişine ise “komünikasyon ya da iletişim” adı verilir (Akman,1982). Yani, iki sistem arasındaki karşılıklı bilgi alış verişini “iletişim” olarak adlandırma, tek yönlü bilgi akışını ise başka bir şey sayma eğilimi vardır. Bu ayrımı dikkate aldığımızda, insanlar arasındaki bütün konuşmaları, iletişim kabul edemeyeceğimizi düşünebiliriz. Örneğin, Anababalar ya da amirler, çocuklarına/memurlarına sadece birtakım emirler verip, onların bu emirler karşısındaki tepkileriyle ilgilenmezlerse, bu tavırlarını “iletişim” değil, “enformasyon” yani tek yönlü bilgi iletimi kabul etmek, pek de yanlış olmasa gerekir.

    Enformasyonlar, bazen iletişime dönüşür, bazen de dönüşmez. Örneğin bir evin penceresindeki “KİRALIK 3 ODA” ilanını yalnızca okuyup geçersiniz, bu uyarıcı sizin için bir enformasyon olmakta kalır. Ev sahibiyle yüy yüze ya da telefonla konuşmanız durumunda ise iletişim ortaya çıkar.

    Öğrencinin derse katılımının sağlanması ve interaktif bir ortamda dersin işlenmesi öğretmen ve öğrencilerin sorumluluklarını ve öğrenmelerini de artıracaktır.

    N. EMPATİ NEDİR?

    “Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması” şeklinde tanımlanabilir.

    Carl Rogers’in 70’li yıllarda ulaştığı empatik anlayış, bugün çoğunluğun üzerinde uzlaştığı bir tanıma dönüşmüştür. Katı bir nitelik taşımayan söz konusu tanım, genel çizgileriyle şöyledir: “Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumun ona iletilmesi sürecine empati” adı verilir.

    Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir. Bu arada onu eleştirmek ve yargılamaktan kaçınılması önerilir. Bireyleri en çok tedirgin eden şeylerden biri başkaları tarafından eleştirilmektir. Empatik dinlemede birey karşısındakini ne över, ne yargılar ne de suçlar ama onu anlamaya çalışır. Bu anlayış insanların birbirlerine yaklaşmasına ve aralarında gerçeğe dayanan sevginin gelişmesine yol açar.

    Öğretmen öğrencinin yerine kendisini koyarak anlatacağı dersi ve sunum şeklini düşünürse, öğrenci tarafından ortaya konulacak sorunların tamamına yakınını ders öncesinde ortadan kaldırabilir.

    O. ETKİN DİNLEMENİN ÖNÜNDEKİ YAYGIN ENGELLER

    Konu dinlemeye gelince, çok az sayıda insan potansiyelini aşmayı başarmıştır. Dinleme (feed-back/geri besleme/dönüt) konusunda arzu ettiğiniz kadar iyi değilseniz, yeteneğinizi geliştirmek için yapacağınız ilk iş dinlemenin yaygın engellerine karşı bilinçli bir tutum takınmaktır:

    1. Konuşmaya Aşırı Değer Vermek: Altı insana iletişim becerilerini nasıl geliştireceklerini sorsanız, çoğunun vereceği yanıt, daha ikna edici veya toplum içinde konuşma becerisini artırmak şeklinde olacaktır. Çok az insan iletişim kurmanın temelinin iyi dinleme olduğunu kavramaktadır.
    2. Bir Konuda Odaklanamamak: İnsanların çoğu dakikada 180 sözcük konuşabilirken, 300-500 sözcük dinleyebilmektedir. Bu eşitsizlik gerginlik yaratır ve dinleyicinin dikkatini dağıtır. Çoğu insan bu iletişim boşluğunu düş kurarak, günlük programlarını veya yapmaları gereken şeyleri düşünerek, etkili olan başka insanları seyrederek doldurmaya çalışır.
    İyi bir dinleyici olmak istiyorsanız, enerjinizi o yöne vermeye ve dikkatinizi birlikte olduğunuz insanda toplamayı öğrenmeniz gerekir. Beden dilini gözleyin… Yönetim Uzmanı Peter Drucker, “İletişimde en önemli unsur, söyleneni duymaktır,” der.
    3. Zihinsel Yorgunluk Yaşamak: Birini uzun bir süre dinlerseniz sonuç yıpratıcı olabilir. Ama ruhsal yorgunluk da dinleme becerinizi olumsuz yönde etkiler.
    Yorgunsanız ve zor durumlara düşmek istemiyorsanız, etkili bir dinleyicinin daha çok enerji toplayıp konsantre olması gerektiğini unutmayın.
    4. Klişelere Başvurmak: İnsanları klişeleştirmek, dinlemek açısından büyük bir engel olabilir. Klişeleştirmek, bizi beklediğimiz dışında farklı şeyler duymaktan alıkoyar. Çoğumuz bu tuzağa düşmediğimizi sanırız, ama bir dereceye kadar hepimiz düşeriz.
    5. Kişisel Duygu Yükünü Taşımak: Hemen herkesin başkalarının söylediklerini duymasını engelleyen duygusal filtreleri vardır. Hem olumlu hem olumsuz içerikteki geçmiş deneyimler hayata bakış açımızı renklendirip beklentilerimize şekil verir.
    6. Kendisiyle Meşgul Olmak: Dinlemenin önündeki herhalde en aşılmaz engel, insanın kendisiyle meşgul olmasıdır.
    Kendinizden başka kimseyle ilgilenmiyorsanız, başkalarını dinlemezsiniz. Ama işin ironik yanı, dinlemediğiniz zaman kendinize verdiğiniz zarar karşınızdakine verdiğinizden çok daha fazladır.

    P. ETKİN DİNLEME NASIL ÖĞRENİLİR, GELİŞTİRİLEBİLİR?

    Etkin dinleme, öğrencinin ilettiğini doğru anlamınızı sağlar. Edilgin dinlemenin aksine öğrenci ile etkileşimi gerektirir ve aynı zamanda öğretmenin onu anladığını gösteren geri ileti verir. Bunun edilgin dinlemeden nasıl ayrıldığını sınıf için bir örnekle gösterelim:

    Öğrencilerden biri, bir dersinde arkadaşlarından geri olduğunu ve açığını kapatabilmek için çok çalışması gerektiğini bildiği için kaygılıdır, sorunu vardır ve bunu çözmek ister. Ancak, içinde olup biteni dile getiremez, duygularını öğretmenine sözlü semboller kodlayarak iletir. Aşağıdaki gibi “Yakında sınav var mı?” kodunu seçtiğini düşünelim.

    GÖNDEREN


    Kod
    “Yakında sınav var mı?”




    Öğrenciden böyle bir ileti aldığınızda, bunu anlamanız için aşağıdaki gibi kodu çözümleme işlemini kafanızda yapmanız gerekir. Çözümleme işlemi bir varsayım olayıdır. Siz bir algılayan olarak öğrencinin içinden geçenleri bilemezsiniz. Eğer varsayımınız doğruysa, çözümleme işleminiz (sizin içinizde) “öğrenci kaygılı” iletisini verecektir. Eğer yanlışsa “ Sınavın yakında olmasını istiyor” ya da “Sınav zamanını unutmuş” gibi yanlış iletiler çıkaracaksınız.

    GÖNDEREN ALAN


    Kod
    “Yakında sınav var mı?”




    İletişim işlemlerinde çözümleme çok önemlidir. Ancak, doğru ya da yanlış düşündüğünüzü bilemezsiniz. Aynı derecede önemli olan, öğrencinin de size kendisini doğru mu, yanlış mı çözümlediğinizi bilememesidir. O da sizin aklınızı sizin onunkini okuyamadığınız gibi okuyamaz.

    Bu yüzden öğrencinin iletisini yanıtlamadan önce, onu doğru çözümleyip çözümleyemediğinizi anlamaya karar verdiğinizi düşünelim.Tek yapacağınız, çözümleme sonuçlarınızı kendi sözcüklerinizi kullanarak aşağıdaki gibi geri iletmektir.


    GÖNDEREN ALAN


    Kod
    “Yakında sınav var mı?”


    Geri İleti

    “Yakında sınava gireceğin için kaygılısın.”


    “Yakında sınava gireceğin için kaygılısın.” Sizin geri iletinizi duyan öğrenci büyük bir olasılıkla “evet, doğru” diyecektir. O şimdi sizin de duyduğunuzu ve anladığınızı biliyordur.

    Bu geri iletim yöntemine “Etkin Dinleme” diyoruz. Etkili iletişim yöntemleri bu basamak ile tanımlanır.

    Ama öğrencinin kaygısının, sınavın bir soru yanıt sınavı olacağını sanmasından ve bu tip sınavlarda genelllikle başarılı olmadığını bilmesinden kaynaklandığını varsayalım.



    GÖNDEREN ALAN


    Kod
    “Yakında sınav var mı?”



    Geri İleti

    “Yakında sınava gireceğin için kaygılısın.”


    Bu durumda çözümleme hedefini bulamamıştır. Sizin geri iletiniz öğrenciye onu doğru anlamadığnızı gösterir. Öğrenci sizi düzeltecek ve konuşma şu biçimde devam edebilecektir:

    ÖĞRENCİ : Hayır, ne tür bir sınav yapacağınızı bilmiyorum ve soru-yanıt olmasından korkuyorum.
    ÖĞRETMEN : Sınavın türü seni kaygılandırıyor.
    ÖĞRENCİ : Evet, açıklamalı sınavlarda başaramıyorum da.
    ÖĞRETMEN : Anlıyorum. Test sınavını daha iyi yapabileceğini sanıyorsun.
    ÖĞRENCİ : Evet. Ötekinde her zaman zorlanırım.
    ÖĞRETMEN : Çoktan seçmeli test olacak.
    ÖĞRENCİ : Oh, rahatladım. Artık o kadar endişelenmiyorum.

    Bu olayda öğretmenin ilk geri iletisi doğru değildi ve bu yüzden öğrenci yeniden ileti vererek ve yeniden kodlayarak anlaşılmasını sağladı.

    “Satışta Sibernetik”in yazarı Brian Adams’a göre uyanmayla birlikte günümüzün çoğunu dinleyerek geçiriyoruz. Adams, günümüzün nasıl geçtiği konusunda aşağıdaki istatistikleri aktarmaktadır:

    % 9 yazarak,
    % 16 okuyarak,
    % 30 konuşarak,
    % 45 dinleyerek.

    Günümüzün yüzde kırkbeşini kaplayan dinlemeyi nasıl gerçekleştirmeliyiz? İyi dinleyici olmak için duymayı istemek gerekir. Ama bazı becerilerede ihtiyaç vardır. İyi bir dinleyici olmak için size dokuz önerimiz var:

    1. Konuşmacıya bakın,
    2. Kimsenin sözünü bölmeyin,
    3. Anlamaya odaklanın,
    4. O andaki ihtiyacı saptayın,
    5. Duygularınızı gözden geçirin,
    6. Yargınızı askıya alın,
    7. Belli aralıklarla özetleyin,
    8. Açıklayıcı sorular sorun,
    9. Daima dinlemeye öncelik verin.








    Q. ETKİN DİNLEME İÇİN NELER GEREKLİDİR?

    Etkin Dinleme’nin etkili olabilmesi için öğretmenin bazı tutumlara sahip olması gerekir. Bunlar olmadan öğretmenler içtenlikten uzak ve yönlendirici olarak algılanırlar, hatta en doğru yapılan Etkin Dinleme bile öğrenciye yapay ve mekanik görünür.

    1. Öğretmen, öğrencinin kendi sorunlarını çözebileceğine içtenlikle inanmalıdır. Öğrenci çözümü bulmakta yavaşsa yine yukarıdaki örnekte olduğu gibi yönteme güvenmeli, günler, haftalar, hatta aylar alsa bile, Etkin Dinleme’nin amacının çözüm bulmayı kolaylaştırmak olduğu unutulmamalıdır.
    2. Öğretmen, öğrencinin dile getirdiği duygu ve düşüncelerini, bir öğrencide olmaması gereken düşünceler saysa bile gerçekten kabul edebilmelidir. Öğrenciler bu duygularını açıkça dile getirip derinlemesine incelediklerinde onlardan kurtulabilirler.
    3. Öğretmen, duyguların genelde geçici ve anlık olduğunu bilmelidir. Etkin Dinleme, öğrencilerin duygudan duyguya atlamalarına ve duyguların açığa çıkarak boşaltılmasına yardımcı olur. “Bu da geçer” sözü özellikle insan duyguları için söylenmiştir.
    4. Öğretmen, öğrenciye sorunlarında yardımcı olmayı istemeli bunun için zaman ayırmalıdır.
    5. Öğretmen sorunu olan her öğrenciyle birlikte olmalı ama kendi kimliğini korumalıdır. Öğrencinin sorunlarını kendininmiş gibi hissetmeli ancak kendi sorunu olmasına izin vermemelidir.
    6. Öğretmenler öğrencilerinin sorunlarını paylaşmak ve konuşmaya başlamak için zorlanabileceklerini bilmelidirler. Etkin Dinleme, öğrencinin sorununa açıklık getirip derinine inmesine böylece kendini rahatça anlatmaya başlamasına yardımcı olur. Öğretmenler de konuşmak istedikleri zaman öğrenciye bunu açıkca söyleyip ona daha yararlı olabilecek bir başka kişiyi önermelidir.
    7. Öğretmenler öğrencilerinin sorunlarının gizliliğine saygı duymalıdır. Çoğu zaman öğretmenler arasında çocukların sorunu açıkca konuşulur, oysa hiçbir danışmanlık ilişkisini bundan daha çabuk yok edemez.

    R. İLETİŞİM ENGELLERİ

    1. Emir Vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler, öğrenciye duygularının, gereksinimlerinin ya da sorunlarının önemsiz olduğunu anlatır. Öğrenci öğretmenin duygu ve gereksinimlerine göre davranmak zorundadır: “Senin susamış olman beni ilgilendirmez, yerine otur ve cezan bitinceye kadar bekle.”
    Bunlar öğrenciye o anda ki davranışının kabul edilemez olduğunu söyler: “Sızlanmayı kes, bebek değilsin.”
    Böyle iletiler öğretmenin gücünü korkuya dönüştürür. Öğretmenin söylediklerini kendilerinden daha büyük ve güçlü biri tarafından verilen gözdağı olarak algılarlar: “Sınıftan çık.”
    Öğretmenlerin bu tür davranışları ile, öğrencilerden karşılık verme, direnme, bağırıp çağırma gibi olumsuz davranışlar ve düşmanca duygular yaratabilir. Bu iletiler, öğretmenin, öğrencinin karar ve yeteneğine güven duymadığını gösterir. “Bu akşam bir çalışma çizelgesi yap, yarın bana göster.”
    2. Uyarmak, Gözdağı Vermek: Bu iletiler emir verme ve yönlendirmeye benzer ama çocuğun vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerirler: “Ağlamayı kes, yoksa seni gerçekten ağlatacak bir şey yaparım.”
    Bunlar, öğretmenin öğrencilerinin isteklerine ve gereksinimlerine saygı duymadığını anlatır: “Yazını zamanında bitiremezsen bitirinceye kadar burada kalırsın.”
    Öğrenciyi korkutur ve sindirir: “ Kendine çeki düzen vermezsen velini çağıracağım.”
    Emir verme, yönlendirme gibi uyarı ve gözdağı vermek de düşmanlık yaratır.
    Öğrenciler bazen uyarı ve gözdağına şöyle karşılık verirler: “Ne olacağı umurumda değil. Ben yine bildiğimi yaparım.” Bazen de yalnızca öğretmenin vereceğini söylediği cezayı uygulayıp uygulamayacağını görmek için yapmaları yasaklanan şeyleri yaparlar.
    3. Ahlak Dersi Vermek: Bu tür ilişkilerle dış otoritenin ve zorunlulukların gücü öğrenciye karşı kullanılır. Öğrenciler, genellikle “yapmalısın, etmelisin”lere karşı koyar ve kendilerini daha güçlü savunurlar.
    Ahlak dersi veren iletiler öğrenciye, öğretmenin onun yargısına güvenmediğini, başkalarının doğruluğuna inandığını şeyleri kabul etmesinin onun için daha iyi olacağı düşüncesini verir: “Doğru olanı yapmalı, müdüre ne biliyorsan anlatmalısın.”
    4. Öğüt Vermek, Çözüm ve Öneri Getirmek: Bu tür iletiler öğretmenin, öğrencinin sorunlarını kendi kendilerine çözebilme yeteneği olmadığına inandığının kanıtıdır.
    Bunlar, bazen öğrenciyi öğretmenine bağımlı yapar, kendisi için düşünmesini engeller ve her sorununda, çözümü kendi dışında bir otoriteden beklemeye başlar.
    Öneri üstünlük tavırı olarak görülür. Bu da bağımsızlık elde etmeye uğraşan gençler için çok sinir bozucudur. Önerme, önerinin üstünlüğünü gerektirdiği için, öğrenciler kendi kendilerine, düşünce geliştirmek yerine, önerene karşı çıkarak çok gereksiz zaman harcarlar. Onlara göre zaten öğretmen öğrenciyi anlasa, çözüm önermezdi. Öğrencilerin genel düşüncesi şudur: “ Benim ne hissettiğimi, ne düşündüğümü gerçekten anlasanız böyle saçma önerilerde bulunmazsınız.”
    5. Öğretmek, Nutuk Çekmek, Mantıklı Düşünceler Önermek: Öğretmen öğrenci ilişkisinde sorun olmadığı zamanlarda öğretme, nutuk çekme öğrenciler tarafından kabul edilebilirken, sorunlu dönemlerde kabul edilemez. Sorunu olan öğrenciler “öğrenmeye” aşağılık duygusu, yetersizlik duygusu ile tepki gösterebilirler.
    Mantık ve gerçekler öğrencinin mantıksız ve bilgisiz olduğunu hissettirdiği için genellikle içe kapanıklık ve küskünlük ortaya çıkar.
    Öğrenciler de yetişkinler gibi yanlışlarının gösterilmesinden hoşlanmazlar. Sonuna kadar düşüncelerini savunurlar. “ Ben haklıyım ve bunu kanıtlayacağım” diye düşünürler.
    Nutuk çekme etkisiz bir öğretim yöntemidir. Uygun kullanılmadığı zaman yalnızca etkisiz olmakla kalmaz, nefret edilen bir yöntem olur. Öğrenciler sıkılır ve dinlemeyi bırakırlar.
    Öğrenciler bazen öğretmenin “gerçek”lerini çürükmek için sonuçsuz yöntemlere başvururlar. Öğretmenin görüşlerini yalnızca ders dışı konularda değil, ders içindede eleştirirler. Alışa gelmiş öğrenci tepkilerinden biri şudur. “ Siz bu günü anlamak için çok yaşlısınız.”
    Öğrenciler kendi sorunları hakkında öğretmenlerinden daha fazla gerçek ve geçerli bilgiye sahiptir. Bu yüzden öğretmenin düşünceleri, öğrenciler tarafından bir güç gösterisi olarak yorumlanır.
    6. Yargılamak, Eleştirmek, Suçlamak, Aynı Düşüncede Olmamak Bu iletiler, öğrenciler üzerinde öbürlerinden daha olumsuz etki yapar. Benlik kavramı, çocuğu yetiştiren ve onun yaşamındaki en önemli yetişkinler olan anababa ve öğretmenlerin yargı ve değerlendirmeleri ile biçimlenir. İşte bu nedenle, olumsuz değerlendirmeler çocuğun benlik saygısının aşınmasına neden olur ve karşı eleştiri için onu kışkırtır. Sonuçta öğrenciler de öğretmenlerine aynı biçimde tepki verir. Öğrencilerin saygısızlığından yakınanlar, çoğunlukla olumsuz değerlendirmeleri çok sık kullanan öğretmenlerdir.
    Değerlendirme yapmak öğrencileri çok etkiler. Değerlendirilme korkusu ile duygularını saklar ve yardım için başkalarını ararlar. Bu tür iletilere öz imgelerini korumak için kızgınlıkla karşılık verir ve katı bir savunuya çekilirler. Bir öğrenciye tembel olduğunu söylemek onu kızdırır ve hiçbir zaman çalışmaya yüreklendirmez. En kötüsü de olumsuz değerlendirmelerin yenilenmesidir. Sık sık olumsuz değerlendirilen öğrenciler sevilmediklerini, işe yaramadıklarını ve hiç bir şeyi hak etmediklerini düşünürler.
    Bu tip öğrenciler kendilerine zarar verebilecek bir kişilik geliştirebilirler.
    7. Övmek, Aynı Düşüncede Olmak, Olumlu Değerlendirmeler Yapmak Öğretmenler, genel inancın tersine, övmenin olumsuz değerlendirme kadar zarar verdiğini duyunca inanmazlar. Öğrecinin öz imgesine uymayan olumlu bir değerlenderme kızgınlık uyandırır: “ Ben iyi bir öğrenci değilim.” Öğrenciler bu iletileri, öğretmenin kendilerini yönlendirme ve istediğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar: “ Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?”
    Öğrenciler haklı olarak, öğretmen olumlu yargılıyorsa başka bir zaman da olumsuz yargılayabilir sonucunu çıkarır. Ayrıca yargılamanın, üstünlüğü hissettirdiğini de düşünür. Övgünün çok sık kullanıldığı bir sınıfta, övgünün yokluğu eleştiri olarak yorumlanabilir. “ Resmim hakkında iyi bir şey söylemediniz, demekki beğenmediniz.” Başkalarının yanında övmek, öğrenciyi utandırır. Öğrencilerin çoğu “ iyi örnek” olarak gösterilmeyi, “ kötü örnek” gibi aşağılayıcı bulur.
    Çok fazla övülen öğrenci ise buna alışır hatta övülmeye gereksinim duymaya başlar: “ Bakın öğretmenim benim kağıdıma bakan. Resmim ne güzel, değil mi?”, “Öğretmenim bakın, eşyalarımı Hasan ile paylaşıyorum.”
    Öğrenciler, övgüyü sık kullanan öğretmenin gerçekte kendilerini anlayamadığını ve bu olumlu değerlendirmeleri, onları anlamak için yitirecekleri zamanı kazanmak için kullandıklarını düşünür.
    8. Ad Takmak, Alay Etmek Öğrencilerin benlik imajları üzerinde olumsuz etki yapar.
    Öğrenciler bu tip iletilere genellikle aynı tür ileti ile tepki verir: “ Şimdi bebek gibi davranan kim?”
    Öğrencileri etkilemede bu tip iletileri kullanan öğretmenler hayal kırıklığına uğrar. Öğrenciler öz eleştiri yapacakları yerde, özürlerini kapatmak için öğretmenlerin kullandığı iletileri kullanır: “ Ben bebek değilim; bebekler böyle davranmaz. Ben böyle davranırım.”
    9. Yorumlamak, Analiz etmek, Tanı Koymak: Bu tip iletiler öğrenciye, davranışın nedenlerinin öğretmeni tarafından bilindiğini anlatır:
    “Bunu başkalarının ilgisini çekmek için yapıyorsun.” Bu amatörce yapılan psikanaliz öğrenciye gözdağı gibi gelebilir ve sıkıntı verir. Öğretmenin çözümlemesi doğruysa, öğrenci kendini çıplak olarak açıkta kalmış hisseder ve utanır. Eğer yanlışsa, ki çoğunlukla böyledir, öğrenci yersiz suçlandığı için kızar.
    Öğrenciler bu iletileri öğretmenin kendini çok akıllı ve bilgili sanmasının ve üstün olması nedeni ile Tanrı gibi içlerini okumasının bir kanıtı olarak görürler. “ Nedenini biliyorum” “içini okuyorum” gibi iletiler öğrencinin konuşma isteğini yok eder. Düşüncelerini öğretmenle paylaşmamasını öğretir ve çok tehlikelidir.
    10. Güven Vermek, Desteklemek, Avutmak, Duygularını Paylaşmak Yüzeyde bu iletiler sorunlu öğrencilere çok yararlıymış gibi görünür, ama gerçekte böyle değildir. Öğretmenin karmaşık duygular yaşayan öğrencisine güven vermeye çalışması onda anlaşılmadığı izlenimini uyandırabilir.
    Öğretmenler, öğrencilerin olumsuz duygularından etkilenmediklerinden onları avutmaya çalışırlar. Böyle durumlarda güven verici ve destekleyici iletiler öğrenci tarafından, öğretmenin onun duygularını değiştirmesini istediği biçimde anlaşılır: “ Her şey düzelecek, yarın kendini daya iyi hissedeceksin.”
    Öğrenciler öğretmenlerin bu çabalarının kendilerini değiştirmek için olduğunu sezer ve onlara güvenmezler. Acıma, öğrencinin duygularını incitir ve iletişimini bozar; çünkü öğrenci öğretmenin, duygularını değiştirmeye çalıştığının ayırdındadır.
    Hiç kimse, kendisine gerçeği algılayamadığının söylenilmesinden hoşlanmaz. Güven vermenin her türlü, sorunlu kişinin abarttığını, gerçekte ne olup bittiğini anlamadığını ve bir bakıma “ gerçek dışı” duygular taşıdığına hissettirir.
    Bu nedenle öğrenciler de kendilerine destek veren öğretmenlerin çabasına düşmanca tepki verir.
    11. Soru Sormak, Sınamak, Çapraz Sorgulamak Sorunlu olduğu zaman öğrenciye soru sormak onda güvensizlik ve kuşku uyandırır. “ Dün akşam ödevini sana söylediğim gibi yaptın mı?” Öğrenciler bazı soruların, onları tuzağı düşürmek ve eksiklerini bulmak için sorulduğunu düşünür: “ Ne kadar çalıştın? Bir saatmi? O zaman iyi bir notu hak etmiyorsun.” Soruların nedenlerini anlamayan öğrenciler onları göz dağı aracı olarak algılar ve soruya soru ile tepki verir: “ Niçin bilmek istiyorsunuz?”
    Sorunlu öğrenciye soru soran öğretmenler, öğrencide, sorununu çözmede ona yardımcı olacağı yerde, sorunu onun adına kendisinin çözmesi için bilgi tapladığı izlenimini uyandırır: “ Kuzenin artık sizde kalacakmış, bu konuda ne düşünüyorsunuz?”
    Sorunu olan öğrenciye sorununu çözme amacı ile sorulan her soru, onun konuşma özgürlüğünü sınırlar ve bir sonraki iletisini sanki dikta ettirir. “ Bu duyguyu ilk ne zaman farkettin?” diye sorarsanız, öğrenci yalnızca bu duygunun ilk ortaya çıkışını anlatacak, başka hiç bir şey anlatmayacaktır. Avukatlar gerçeği saklamaya çalışan sanıkları konuşturmak için çapraz sorgulama yöntemini öğrenir. Ancak yene de konuşmak istemeyen tanıktan yeterli bilgiyi alamazlar. Demek ki sorgulama, açık ve yapıcı iletişimi kolaylaştırmak için yararlı değildir.
    12. Sözünden Dönmek, Oyalamak, Alay Etmek, Şakacı Davranmak, Konuyu Saptırmak: Böyle iletiler yüzünden öğrenci, öğretmeninin onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini, belki de onu dışladığını düşünür.
    Öğrenciler sorunlarını dile getirmek istediklerinde çok ciddidirler. Şakayla, espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik, bir kenara atılmışlık duygusunu uyandırır.
    Öğrencileri başından savmak, o anki düşüncelerinden saptırmak, ilk başta başarılı gibi görülebilir. Ancak kişinin üzerinde konuşulmayan duyguları yeniden çıkaracaktır; çünkü ertelenen sorunlar çözümlenmemiş sorunlardır.
    Öğrenciler saygıyla dinlenilmek ve anlaşılmak isterler. Alay eden, oyalayan öğretmenler, onları sorunlarının çözümünü başka kişilerde aramaya iterler. Böyle öğretmenleri yardım için danışılabilecekleri, güvenebilecekleri ve iletişim kurabilecekleri kişiler olarak görmezler.

    S. İLETİŞİMİ KOLAYLAŞTIRAN ETKENLER

    1. Edilgin Dinleme (Sessizlik): Bu yöntem öğrenciyi konuşmaya başladıktan sonda devam etmesi için yüreklendirir, ancak ikili iletişim gereksinimini karşılamaz.
    Sessizlik, öğrencinin “sözünü kesmez” ancak öğrenci, öğretmenin kendini dikkatle dinleyip dinlemediğiini bilemez. Ayrıca öğretmenin kendisini anladığının kanıtını da göremez.
    Bu yöntem öğrenciye, bir dereceye kadar kabul edilmişlik duygusu verir, ama öğrenci öğretmenin sessiz kalırken bir yandan da kendisini değerlendirdiğini düşünebilir. Sessizlik, sıcaklık ve eşduyum (empati) iletmez.
    2. Kabul Tepkileri: Kabul tepkileri öğretmenin öğrenciye dikkatini verdiğini göstermede edilgin dinlemeden daha iyidir. Eşduyum iletirler ve öğretmenin dikkatle dinlediğini gösterirler. Ancak bunlar da öğretmenin kabul ettiğini ve gerçekten anladığını kanıtlamaz
    3. Kapı Aralayıcı Ve Konuşmaya Çağrı: Öğretmenin öğrencilere kendilerini dinlemek ve danışman olmak istediğini göstermede çok etkilidir.
    Özellikle başlangıçta, öğrenciden bir sorunu olduğunu gösteren bir ipucu aldıktan hemen sonra, çok yararlıdır. Sorunlarını paylaşırken bocalayan öğrencilere de yardımı dokunabilir.
    Öğrencide kabul edilme, anlaşılma ve sıcaklık duygularını uyandırmada etkili değildir. Konuşmaya çağrı, öğrenciye konuşması için bir kapı açar, ama bu kapıyı sürekli açık tutamaz. Çok sık kullanıldığında da bıktırabilir.
    4. Etkin Dinleme (Geri İleti): Öğrencilere düşüncelerinin saygıyla karşılandığı, anlaşıldığı ve kabul edildiği duygusunu verir. İletişimin iletilmesi için yüreklendirir. Öğrencilere duygularının doğal ve insanca olduğunu gösterir, onlarla arkadaş olmayı öğretir.
    Gerçek ya da altta yatan sorunların tanımlanmasını kolaylaştırır. Sorun çözme olgusunu başlatıp sürekliliğini sağlar, ama sorunun çözümlemesi sorumluluğunu öğrencide bırakır.
    Öğrencileri, öğretmeni isteyerek dinleyecek biçimde koşullandırır. Öğretmenle öğrenciyi daha fazla karşılıklı anlayış ve saygının olduğu bir ilişki içine sokar. Ancak güven, eşduyum, kabul ve değerlendirme içtenlikli değilse, Etkin Dinleme mekanik ve yapmacık olma tehlikesini taşır.

    T. ÇATIŞMA NEDİR?

    Çatışma birbirlerinin amaçlarına ulaşmasına açıkça düşmanlık gösteren ve/veya birbirlerinin amacına ulaşmasına müdahale eden iki taraf arasındaki bir tartışma, yada kavgadır diye tanımlanabiilir (Wexley ve Yuki 1977).

    Çatışmanın sözlükteki eş anlamları; uyuşmazlık, zıtlaşma ve savaştır. Bizim insan ilişkisi modelimizde , birinin davranışları öbürünün gereksinimlerine ters düşüyor, karşılanmasını engelliyor ya da değerleri birbirine uymuyorsa, bu kişiler arasında ortaya çıkan anlaşmazlığa çatışma denir.

    Öğretmen-öğrenci çatışmaları da kaçınılmazdır. “İyi” öğretmenlerle “İyi” öğrenciler arasında çatışma olmamalıdır diye koşullandırılmış öğretmenler için, bu gerçek bile başlı başına bir sorundur. Böyle düşünen öğretmenlerin, çatışmaları insan ilişkilerinin bir parçası olduğunu anlamaları zordur. Çatışmaların sıklığı, o ilişkinin doyurucu olmadığı ve sağlıksız olduğu anlamına gelmez. Önemli olan çatışmanın sayısı ve çatışmaların çözülmesinde kullanılan yöntemlerdir.

    U. ÇATIŞMAYI ORTAYA ÇIKARAN NEDİR?

    Bir çatışmanın varlığı iki taraf gerektirdiğinden, çatışma tek olarak ne öğretmene ne de öğrenciye aittir. Bu yüzden her iki tarafında sorunu vardır. Örnek:

    Öğrenciler laboratuvarı toplamadan teneffüse çıkmak ister. Öğretmen de teneffüste dinlenmek ister. Laboratuvar ise bir sonraki ders için hazırlanmalıdır.

    Burada öğretmenin dinlenme gereksinimi ile öğrencilerin teneffüse çıkma gereksinimleri çatışmaktadır.

    Anlaşmazlık ister büyük, ister küçük olsun, neden hep aynıdır. Bir taraf ya da her iki taraf öbürüne “Yaptığın (ya da yapmadığın) benim gereksinimlerimi karşılamam için yaşamımı zorlaştırıyor”der.

    Çatışmada bir tarafın gereksinimi çok güçlü ise, öbür tarafın Ben-iletileri’nin etkisi çok az olur. Ders zili çaldığı halde koridorda kız arkadaşı ile konuşmayı sürdürmeye çok gereksinimi olan bir delikanlıya, öğretmeninin ben-iletileri pek etkili olmayacaktır.

    V. ÖĞRETMENLER ÇATIŞMALARI ALIŞILMIŞ BİÇİMDE NASIL ÇÖZERLER?

    Öğretmenler çatışmaların çözümüne genellikle kazanmak-kaybetmek açısından bakarlar. Kazan-kaybet eğilimi, onların çocuklarla ilgili konuşmalarında açıkça görülür; “Çocukların beni çiğneyip geçmelerine izin verirsem ne olayım! Bugünkü okulların sorunu, öğrencilerin ‘sürücü koltuğunda’ oturmalarıdır.”

    Çatışma olduğunda öğretmenlerin çoğu, çatışmayı kazanacak ya da en azından berabere kalacak biçimde çözmeye uğraşır. Bu da öğrencileriin kaybetmeleri demektir. Başka bir öğretmen ise çatışmaları çözmek ya da önlemek için öğrencilere teslim olmayı yeğler. Bu davranış tipi “öğrencilerin doğal dürtülerinin engellenmesinin onlar için zararlı olacağı” psikolojik varsayım kabul edenlerce desteklenir. Bu öğretmenler, çocuklara zarar vermemek için sürekli hoşgörülü davramaya çalışırlar, ama sonuçta kendi ruh sağlıkları zarar görür.

    W. “KAZAN-KAYBET” YAKLAŞIMI

    Bireyler girdikleri iletişimlerde hiçbir zaman kaybeden taraf olmak istemezler. O zaman sayılan metodlarla bireyler birlikte yaşamayı ve birlikte kazanmayı öğrenmelidirler. Kısaca; iletişim taraflarınca, “Kaybeden-Yok” yöntemiyle herkesin kazanacağı öneriler geliştirilmelidir. Geliştirilen öneride, herkes mutlaka kazanmalıdır.












    X. ÇATIŞMALARIN ÇÖZÜMÜNDE “KAYBEDEN YOK” YÖNTEMİ


    Saygı Akımı




    İki Yönlü İletişim









    Kaybeden-yok yöntemi, çıkarlar çatıştığında, her iki taraf için kabul edilebilecek ve hiçbirinin kaybetmeden kazanacağı bir çözüm üretme yöntemidir.

    Özel yaşamımızda farkında olmaksızın kullandığımız bu yöntem eğitimde de kullanılabilir. Evet, yöntem çok basititr. O nedenle insanlar, evliliklerinde, iş ilişkilerinde, arkadaşlıklarında çatışmalarını bu yöntemle çözerler. Bu yöntem, göreceli olarak eşit güçte olan gruplar ve kişiler arasındaki çatışmaların çözümünün tek yöntemidir.

    Yöntem bir süreçtir. Taraflar olumlu sonuca ulaşana kadar pek çok etkileşim içine girerler. Öğretmen-öğrenci çatışmasında her taraf soruna çözüm getirebilmek için başbaşa vererek çeşitli çözümler üretir ve içlerinden her iki tarafın gereksinimlerine yanıt verecek birini seçerler.

    SONUÇ

    Televizyon kanallarında, Bosh firmasına ait bir reklam gösterilmektedir. Firma, iç müşterilerine yılbaşı hediyesi gibi birer paket dağıtır. Paketlerini açan bireyler, kutunun içerisinde kırmızı bir zeminin üzerine “ Bosh Firmasına Duyulan Güveni Korumak Kimin Görevi?” diye bir soru görmektedirler. Hediyeyi ellerine alıp çevirdiklerinde bir aynayla karşılaşır ve kendilerini görürler.

    Sorumluluğu paylaşmak ve bireylere yaymak, bireyler arası ilişkileri ve bireyin ürüne olan katkısını artıracaktır. Sınıf ortamında da bireyler -hem öğretmen hem de öğrenci- sorunun kimden kaynaklandığını bulmaya çalışırken, sorunu aramaya kendisinden başlamasının gerektiği söylenebilir.

    Toplumsal ve bireyler arası ilişkilerde mutluluğun yakalanması, paylaşılması ve anlaşılmasının önemli olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Çatışmalardan kurtulmanın ve mutluluğu yakalamanın, etkin iletişimle mümkün olacağı görüşü günümüzde artarak değer kazanmaktadır. Mutluluk gerçekten önemli midir? Önemliyse bireylerin performansını ne kadar etkiler? soruları birey, aile ve kurumlar açısından yeni iddia ve yaklaşımları gündeme getirmektedir.

    Bireyin yaşamında mutluluk önemli bir yer tutmakta ve yaşamını etkilemektedir. Hem ortak deneyimler hem de psikolojik araştırmalar kişisel ilişkilerin önemli bir mutluluk kaynağı olduğunu göstermiştir. Tatminkar ve etkin iletişim yaşayan insanlar, bunu yaşamayanlara oranla daha mutlu ve sağlıklıdırlar. Mutluluğu yakalamış kurumlarda ise verimliliğin arttığı ve bireylerin kendilerini kurumlarının bir parçası olarak gördükleri söylenebilir.

    Mutluluğun yakalanabildiği bir sınıf ortamında, sorun-yok (öğretme ve öğrenme) alanı genişleyeceği ve hem öğretmenin hem de öğrencinin faliyetlerinin en verimli bir şekilde yürütülebileceği söylenebilir.


    Facebook




    Üyelik



  1. Yazan:
    no avatar


    REKLAM



Benzer Konular

  1. Telefonda Etkili İletişim Kurmanın Yolları
    Konuyu Açan: Nirvana, Forum: Kişisel Gelişim.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 20.06.2011, 15:37
  2. 7 Adımda Etkili İletişim - Prem P. Bhala
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Kitap Tanıtımı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 11.06.2011, 10:47
  3. Diksiyon Etkili Profesyonel İletişim
    Konuyu Açan: Nirvana, Forum: Kişisel Gelişim.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 09.06.2011, 16:25
  4. İkna Edici Konuşma ve Sözsüz İletişim -İletişim Bilgisi
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: AÖF Açık Öğretim.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 05.06.2011, 16:04
  5. Etkili İletişim Stratejileri - Nurullah Aydın
    Konuyu Açan: byHaktan, Forum: Kitap Tanıtımı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 05.06.2009, 07:37

copyright

Soru Cevap

izmit düğün salonları - grafimx