Engelliliğe Neden Olan Hastalıklar

  1. Progresif musküler distrofiler(PMD)

    Progresif musküler distrofiler (PMD) kalıtsal, genellikle çocukluk çağında başlayan, ilerleyici kas atrofileri ile karakterize, sıklıkla proksimal kasların tutulduğu hastalık grubudur. PMD' ler kalıtım şekli, başlangıç yaşı, kas tutulumunun dağılımı ve ilerleme hızı gibi özellikleri ile birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Şu anda PMD' lerde nedene yönelik, özel bir tedavi yöntemi yoktur. Fizik tedavi, hastanın olası komplikasyonlardan korunması ve ortopedik sekellerin tedavisinde yardımcı olunur.

    PMD' lerin sık rastlanan formlarının genetik geçiş özelliklerine göre sınıflaması şu şekildedir:

    X' e bağlı resesif geçenler

    Duchenne musküler distrofi

    Becker musküler distrofi

    Emery Dreifuss musküler distrofi

    Otosomal resesif geçenler

    Skapulo humeral musküler distrofi

    Çocukluk çağı otosomal resesif musküler distrofisi

    Otosomal dominant geçenler

    Fasiyo skapulo humeral musküler distrofi

    Distal musküler distrofi

    Oküler musküler distrofi

    Okülo farenjeal musküler distrofi

    Duchenne musküler distrofi: İlk kez 1868' de Duchenne tarafından tanımlanmıştır. En sık görülen PMD' dir. Yine çocukluk çağının en sık görülen nöromüsküler hastalığıdır. X' e bağlı resesif geçer ve yalnızca erkek çocuklar hasta olur. Kızlar taşıyıcıdır. Duchenne musküler distrofinin insidansı 100 000' de 20, prevalansı 100 000' de 2-3' dür. Olguların 1/3' ü sporadiktir.

    Semptomlar 5 yaşından önce başlar. Sıklıkla çocuk yürümeye başladığında hastalık aile tarafından fark edilir. Paytak yürür, yattığı yerden kalkmakta zorlanır, merdiven çıkmakta zorlanır, sık düşer. Kuvvetsizlik özellikle alt ekstremite proksimal kasları ve kuşak kaslarında belirgindir. Üst ekstremite proksimal kaslarını da erken dönemde tutabilir. Baldır kaslarında yalancı hipertrofi olur ve yağ ve bağ dokusu artışına bağlıdır. Gower arazı sırtüstü yatan çocuğun ancak yüzüstü dönerek, tırmanır gibi önce elleri ile gövdesini kaldırması, sonra elleri ile bacaklarına destek olarak ayağa kalkmasıdır ve bu hastalarda belirgin bir şekilde görülür. Hastalık hızla ilerler ve 10 yaşına doğru hastayı önce tekerlekli sandalye sonra yatağa bağımlı hale getirir. İleri dönemde kontraktürler ve deformiteler ortaya çıkar. Kalp kasları tutulumu ve buna bağlı komplikasyonlarla sık karşılaşılır. Duchenne musküler distrofili çocukların zeka düzeyinde yaşıtlarına göre ılımlı gerileme vardır.

    PROGRESİF MUSKÜLER DİSTROFİLER

    Serum enzimleri bilhassa kreatinin kinaz (CK) hastalığın başlangıcında daha fazla olmak üzere, belirgin derecede yükselir. EKG ve ekokardiyografik değişiklikler saptanabilir. EMG' de myojenik ünit değişiklikleri ve düşük amplitüdlü interferens görülür. Kas biyopsisinde kas lif çaplarında değişiklik ve nekroz, bağ ve yağ dokusu artışı belirlenir.

    Duchenne musküler distrofid: X kromozomu kısa kolundaki genetik bozukluğa bağlı kas membran proteini olan distrofin hiç yapılamamaktadır.

    Hastalığın tedavisinde steroidler denenmektedir, fakat bu ilaçlarla kısa süreli geçici bir düzelme olmakta ve belirgin yan etkiler ortaya çıkmaktadır.

    Becker musküler distrofi: X' e bağlı resesif geçer. Bu hastalık genetik, kas tutulumunun dağılımı ve patogenez yönünden duchenne musküler distrofinin ılımlı formu gibidir. Kas membranında distrofin adlı protein azalmış olsa da saptanır. Hastalık DMD' ye göre daha ileri yaşta ( 5 yaşından sonra ) başlar. Daha ileri yaşta disabiliteye neden olur. Kalp tutulumu ve zeka düzeyinde gerileme çok az olguda ortaya çıkmaktadır.

    Emery dreifuss musküler distrofi: Nadir görülen, X' e bağlı geçen PMD' dir. Hastalık sıklıkla 5 yaşından sonra başlar ve Becker musküler distrofiye göre daha yavaş ilerleme gösterir. Başlangıçta üst ve alt ekstremitede proksimal kasları etkilemekte ve yansıra alt ekstremitede peroneal grup kaslarıda tutulmaktadır. Hastalarda özellikle kolda ve baldırda erkenden kontraktürler ortaya çıkarlar ve postür bozukluğuna yol açarlar. Kalp tutulumu (şiddetli kardiyomyopati, , aritmi, iletim blokları) sık olarak saptanır.

    Skapulo humeral musküler distrofi: Otozomal resesif geçer. Sık görülmez. Semptomlar daha geç, 10-20 yaşlarında başlar ve yavaş ilerler. Kuvvetsizlik ve atrofi üst ekstremitede kol ve omuz kaslarında belirgindir. Çok ileri dönemde alt ekstremiteye yayılır. Kontraktür hastalığın çok ileri dönemlerinde gelişebilir.

    Fasiyo Skapulo humeral musküler distrofi: Otozomal dominant geçer. Genetik anormallik 4. kromozomun uzun kolundadır. Semptomlar yetişkin yaşta başlar. Kas tutulumunun şiddeti olgudan olguya değişebilir ve yüz, boyun ve omuz kasları tutulur. Hastalık normal yaşam süresini kısaltmaz. Kalp tutulumu ve zeka düzeyinde gerileme olmaz. CK değeri normal veya hafifçe yüksek bulunur.

    Distal distrofi: Otosomal dominant geçer. Sıklıkla 40 yaşından sonra ilk semptomlar ortaya çıkar. El ve ayağın küçük kaslarında tutulma olur. Hastalık yavaş ilerler.

    Oküler distrofi: Otosomal dominant geçer. Resesif ve sporadik vakalarda bildirilmiştir. Semptomlar genellikle 30 yaşından önce başlar. İlik semptom pitosizdir. Daha sonra eksternal oftalmopleji gelişir ve yüz kaslarında da kuvvetsizlik ve atrofi ortaya çıkar.AKCİĞER EMBOLİSİ

    TANIM
    Bacak veya koldaki damarlarda oluşan pıhtının yerinden koparak akciğer damarlarını tıkamasıdır.

    Akciğer damarlarının tam tıkanması genelde ölüm ile sonuçlanır.

    Tıkanma tam değilse yaklaşık 2 hafta sonra hayati tehlike kalmaz

    BELİRTİLER
    Özellikle DVT tanısı konan hastalar bu belirtiler yönünden dikkatli davranmalıdır.

    - Solunum sıkıntısı
    - Öksürük
    - Göğüs ağrısı
    - Halsizlik
    - Kanlı balgam
    - Bayılma
    - Nabzın hızlı atması
    - Sebebi belli olmayan sıkıntı

    YAPILACAKLAR

    - Hastanın başı yükseltilir.
    - Kıyafetleri rahatlatılarak rahat nefes alıp vermesi sağlanır.
    - Sarsmadan hastaneye götürülür.TANIM

    Lezyon seviyesi altındaki ağrılı ve dokunma ile ilgili uyaranlar sonucu iç organlardan damarlara bol miktarda kan akışı olması.

    T6 ve daha yukarı seviyeli omurilik lezyonlarında görülür. Yaralanmanın 6 ayında bazen 12 yıl sonrada görüle bilir.

    BELİRTİLERİ

    1) Boyun ve yüzde kızarıklık
    2) Düşük nabız
    3) Küçük tansiyonda yükselme lezyon seviyesi altında
    4) Tüylerin dikleşmesi
    5) Soğuk terleme


    Neden sıklıkla mesane ve bağırsağın boşaltılmamasıdır.

    ATAKLARIN ÖNLENMESİ

    1.Mesane zamanında boşaltılmalı Kalıcı katater kullanılıyorsa haftada bir değiştirilmeli.
    2.Bağırsak düzenli boşaltılmalı Kabızlığı önleyici tedbirler alınır. Kabızlık var ise tedavi edilmeli.
    3.Düzenli deri bakımı yapılmalı Pozisyon değişikliğine dikkat edilir. Düzenli banyo yapılır ve tırnak temizliğine dikkat edilir.

    ATAĞIN TEDAVİSİ

    1 Hastanın baş ucu kaldırılır ve dik duruma getirilir.
    2 Nedene yönelik işlem yapılır.
    - Mesane dolmuş ise boşaltılır.
    - Bağırsaklar dolu ise boşaltılır.
    - Tırnak batması ve kıl dönmesi yönünden araştırılır.
    - Ortamın sıcaklığının aşırı sıcak ya da soğuk olup olmadığı araştırılır.


    Yapılanlara rağmen belirtiler geçmiyorsa sağlık ekibi kontrolünde hareket ettirilir.

    TEDAVİYE YANIT ALINAMAZ İSE;

    Hipertansiyona bağlı olarak kalp krizi, beyin kanaması, koma ve ölüm görülebilir.TANIM
    Pozisyon değişikliği sırasında tansiyonun bir önceki duruma göre 10mmHg’den fazla düşmesidir.

    Olay ilk bir yıl veya birkaç yıl sonra görülebilir. Tetraplejik hastalarda ve uzun süre yatak istirahatindeki hastalarda görülme sıklığı daha fazladır.

    BELİRTİLER

    - Bayılma
    - Baş dönmesi
    - Güçsüzlük hissi
    - Göz kararması
    - Baş ağrısı
    - Bilinç düzeyinde azalma


    SONUÇ

    Hastanın egzersizlere katılımı azalır.

    ÖNLEMLER

    1.Hasta yavaşça kaldırılır.
    2. Öksürtülür.
    3. Ikındırılır.
    4. Ortamın sıcaklığı artırılır.
    5. Yatarken yatak başı kaldırılır.
    6. Yemeklerden bir saat sonra kaldırılır.
    7. Tuz alımı artırılır.
    8. Hastayı kaldırmadan önce yatak içinde hareketler yaptırılır. Kaldırmadan önce yatak kenarında oturtulur.
    9. Tansiyon düşmesine yol açan nedenler ortadan kaldırılır.
    - Kusma
    - Terleme
    - Beslenme bozukluğu giderilir.
    10. Sıvı rejimini bozmamak şartıyla sıvı alımı artırılır.
    11. Hastayı kaldırmadan önce bacakları bandajlanır veya varis çorabı giydirilir.


    TEDAVİ

    Gün içindeki (oturmadan önce, otururken) tansiyon takipleri kontrol edilerek Ortastatik hipertansiyon olup olmadığı ortaya konmalıdır. Alınan önlemler yeterli gelmiyorsa doktor kontrolünde ilaç tedavisine başlanır.KONTRAKTUR

    TANIM
    Eklem çevresinde eklemi saran yumuşak doku, kasın kemiğe tutulmasını sağlayan bağlarda, kas ve eklemi oluşturan yapılardaki kısıtlanma ile gelişen eklem hareket açıklığının ciddi kısıtlılığıdır.


    SEBEPLERİ
    Kontraktür gelişiminin en sık sebebi hareketsizlik, ağrı, belirgin güç kaybı, kas hasarıdır.

    Hareketsiz eklemde meydana gelen kanama, enfeksiyon Heterotropik Ossifikasyon, doku travması, dolaşım bozukluğu ve ödem kontraktür oluşumunu hızlandırır.

    Kontraktürler eklem ve eklem çevresinde yumuşak dokulardan, kaslardan kaynaklanabilir.

    OLUŞAN YERLER
    SEBEPLER

    1.EKLEMELERDEN KAYNAKLANAN
    -Doğuştan eklem bozuklukları

    -Enfeksiyon

    -Travma

    -Eklem hastalıkları

    -Hareketsizlik

    2.DERİ YUMUŞAK DOKULARDAN KAYNAKLANANLAR
    -Travma

    -Yanık

    -İnfeksiyon

    -Hareketsizlik

    3. KASLARDAN KAYNAKLANANLAR
    Yapısal Nedenler

    -Dolaşım bozukluğu

    -Şeker hastalığı

    Yapısal Olmayan Nedenler

    -Travma

    -Spastisite

    -Genel güç kaybı

    -Yanlış pozisyonlama

    -Hareketsizlik


    Kasların kasılmış olduğu pozisyonda kontraktür gelişimi hızlanır. Kontraktürler uzanma, giyinme, yemek yeme, kendine bakım aktivitelerini yürümeyi zorlaştırır veya olanaksız hale getirir.

    ÖNLEMLER

    - Doğru pozisyonlama yapılmalı.
    - Eklem hareket açıklığını sağlayan egzersizleri aksatılmadan uygulanmalı.


    TEDAVİ

    - Germe ve pasif egzersizler
    - Motor nokta, sinir blokları (ilaç uygulamaları)
    - Cerrahi uygulamalar (tendon uzatma)
    - Özellikle egzersiz sonrası germeler önemli tedavi yöntemidir. Germe sırasında sıcak uygulama germe işleminin etkinliğini artırır.HETEROTOPİK OSSİFİKASYON

    TANIM
    Normalde kemikleşmenin görülmediği kas ve bağ dokusunda oluşan yeni kemik dokusudur.

    BELİRTİLER

    -Başlangıçta kanda Alkalen fosfataz düzeyi yüksektir.
    -Radyolojik bulgular 2 hafta sonra ortaya çıkar.
    -Tam olarak tanı ise Kemik Sintigrafisi ile konur.
    -Klinik bulgular 8-10 hafta içind eortaya çıkar.
    -İlk olarak eklemlerde şişlik hareketlerinde kısıtlanma görülür.
    -Daha sonra Ağrı, deride kızarıklık, ısı artışı ve bazen eklemlerden ısı artışı olur.
    -Nedeni kesinlik kazanmamıştır.
    -Hastalarda Heterotopik Ossifikasyon ile birlikte spastisite görülür. Veya mevcut Spastisitede artış olur.
    -Giderek şişlik yerini sertliğe bırakır. Ve şiddetli durumlarda eklem hareket kabiliyetini kaybeder.
    -En sık kalça, diz, omuz, dirsek eklemleri ve vertebraların çevresindeki kas dokusu içinde görülür.


    1.NÖROJENİK HETEROTOPİK OSSİFİKASYON

    A.Kafa Travmalarında Heterotopik Ossifikasyon
    - Beklenen bir Komplikasyondur.
    - Etkilenmiş tarafta görülür.
    - En belirgin kalça ekleminde görülür.
    - Yaralanma sonrası ilk 1-3 ay içerisinde görülür.


    B.Omurilik yaralanmalarında görülen Heterotopik Ossifikasyon
    - Sık bir komplikasyondur.
    - Genç erkeklerde daha sık rastlanır.
    - Genellikle ilk 6 1y içerisinde gelişir.


    C.Hemiplejiklerde Heterotopik Ossifikasyon
    - Yaralanma seviyesinin altında görülür.
    - En belirgin sırasıyla kalça, diz, omuz ve dirsek eklemlerinde görülür.
    - Sık gelişen bir olay değildir.
    - Yerleşim yeri kalça, dirsek ve diz eklemi veya çevresidir.


    2.TRAVMATİK HETEROTOPİK OSSİFİKASYON

    - Kalça, diz ve dirsek eklemi kırıklarında ve çıkıklarda görülür.
    - Özellikle genç sporcularda görülme sıklığı fazladır.


    3.MİYOZİTİS HETEROTOPİK OSSİFİKASYON

    - Nadir görülen kalıtsal bir hastalıktır.
    - Doğuştan bozukluklarla birlikte görülür.


    TEDAVİ

    - Öncelikle diyete dikkat edilir.
    - Doktor kontrolünde ilaç tedavisine başlanır. Eklem açıklığını sağlayan egzersizlere başlanır.
    - Eğer hareketleri engelliyorsa, bası yarasına yol açıyorsa ve sinirlere baskı yapıyorsa cerrahi olarak çıkartılır. Cerrahi işlem tam olarak olgunlaştıktan sonra yapılır. Olgunlaşması ilk bir yılı bulur. Cerrahi işlem sonrası tekrarı önlemek için radyoterapi önerilir.DERİN VEN TROMBOZU

    TANIM
    Bacak damarlarında nadiren kol damarlarında hareketsizliğe bağlı olarak pıhtı oluşumu nedeniyle damar tıkanıklığı.

    Travmadan sonraki ilk aylarda DVT ve buna bağlı olarak Akciğer embolisi görülebilir.

    RİSK FAKTÖRLERİ

    - Uzun yatak istirahati - İleri yaş
    - Kas aktivitesinin azalması
    - Büyük cerrahi girişimler
    - Varisler
    - Şeker hastalığı
    - Kalp yetmezliği
    - Yeterli sıvı alınmaması
    - Şişmanlık
    - Öldürücü seyir gösteren durumlar
    - Gebelik
    - İlaçlar(doğum kontrol ilaçları, koagülen içeren ilaç)
    - Sigara
    - Kırık ve travmalar


    GÖRÜLEN DURUMLAR GÖRÜLME SIKLIĞI

    Beyin Hasarı Hastalıkları
    %22-%75

    Spinal Kord Yaralanmaları
    %10-%100

    Cerrahi Girişimlerden Sonra
    %40-%50

    Kırık ve Travmalardan Sonra
    %72


    BELİRTİLER

    - Baldır ve uylukta yaygın ağrı

    - DVT gelişen bacakta diğer bacağa göre şişlik görülür.

    - Bacak kırmızı ve sıcaktır.

    ÖNLEMLER

    - Hastanın genel durumunu bozan tıbbi problemler düzeltilir, sık pozisyon değiştirilir, egzersizler aksatılmaz. Yürüme egzersizleri DVT’yi önlemede önemli yer tutar.

    - Yaralanma sonrası kanı sulandırıcı ilaçlar kullanılır. (ilk 3 ay) Bu ilaçların kandaki düzeyleri kontrol altında tutulur. Kanamalara karşı dikkatli olunmalıdır.

    - Elastik bandaj uygulaması yapılır.

    - Pnomotik Kompresyon uygulanır.

    - Bacak ve kollar DVT belirtileri yönünden gözlemlenir.

    TEDAVİ

    - Hasta yatak istirahatine alınır.

    - DVT tanısı konan kol veya bacak yükseltilir.

    - Pozisyon değişikliğine devam edilir. Ancak bacağı bükmekten ve sert hareketlerden kaçınılır.

    - Doktor kontrolünde ilaç tedavisine başlanır. Çoğu kez subkutan (koldan, bacaktan, göbekten) enjeksiyon yapılır.

    - Kandaki düzeyi kontrol edilerek (PTT ve PTZ tetkikleri ile) oral ilaç tedavisine başlanır. (3-6 ay devam edilir.)

    - 5. DVT’li bacağa egzersizler 15 günden sonra başlanır.

    - Tedavi ile sonuca ulaşılamayan durumlarda kirli kanı kalbe getiren damara pıhtıyı tutması için filtre takılır.SPASTİSİTE

    TANIM

    Pasif gerilmeye karşı direncin çoğalması. İstem dışı devamlı kasılma hali de denir.

    - Omurilik yaralanmasından yaklaşık 2-3 hafta sonra oluşur.

    - Ortaya çıkması ve şiddeti hasarın yerine derecesine göre değişkenlik gösterir.

    - Eklem hareketlerini engeller.

    ARTIRAN ETMENLER

    - Kontraktürler

    - Bası yaraları

    - Böbrek taşı

    - Varis

    - Kabızlık

    - Stres

    - Hemoroit

    - Ortamın sıcaklığı

    - Tırnak batması

    - Depresyon

    - Enfeksiyonlar

    - Heteretopik Ossifikasyon

    Aşırı spastisitesi olan bir hasta genel olarak kazalara karşı çok dikkatli davranmalıdır.

    1. Tekerlekli sandalyede oturmayı, transfer aktivitelerini zorlaştırır veya olanaksız hale getirir. Özellikle sandalyede iken düşmeyi engelleyici önlemler alınmalı. Sandalyede iken çarpmaları ve yanmaları engellemek için dikkatli davranmalı. (Sobaya yakın durmamalı.)

    2. Mesanede idrar toplanmasına engel olur.·Bu durumda kaçaklar ve reflü dediğimiz idrarın böbreğe kaçması görülebilir. Sonda saat aralığını sıklaştırabilirsiniz.

    3. Tekrarlayan kasılmalar özellikle topuk, ayak bileği çevresindeki derinin incelmesine neden olur.·Bu bölgelerde bası yarası açılma riski artar. Sık olarak gözlemlemeli ve önlemleri artırmalısınız.

    4. Uykuda kasılmalar meydana gelebilir. Yataktan düşme ve çarpmalar yönünden önlem almalısınız. Uyku düzensizliğine neden olabilir. Rahat uyumak için yatmadan önce soğuk uygulama ve egzersiz yapabilirsiniz. İlaç saatini düzenleyebilirsiniz.

    Spastisitenin bazı yararlı etkileri de vardır.

    1. Ayakta durmaya yardımcı olur.

    2. Teraplejiklerde öksürmeye yardımcı olur.

    3. Kas küçülmelerini engeller.

    4. Kemik erimesini engeller.

    5. DVT’yi engeller.

    6. Ereksiyonu kolaylaştırır.

    ÖNLEMLER

    Uygun yatak pozisyonu verilmesi spastisitenin engellenmesinin ilk koşuludur.

    Oluşmuş spastisitenin aksi yönde pozisyon verilmelidir.

    Dizlerin altına yastık konmamalı: Bu durum kalça ve diz kontraktürlerine zemin hazırlar.

    Ancak diz arasına yastık konarak diz arasında oluşacak bası yarası önlenmiş olur.

    TEDAVİ

    1. Eklem hareket açıklığını sağlayıcı hareketler yapılır. Germe egzersizleri yapılır.

    2. Lokal soğuk uygulama kasılmaları azaltır. 20-30dk. Süreyle buz paketleri konulabilir.

    3. Doktor orderıyla ilaçla tedavi sağlanmaya çalışılır.

    4. Aşırı durumlarda cerrahi tedavi zorunluluğu doğabilir.BASI ve YATAK YARALARI
    Bası yaraları cildin hasar görmesinden oluşur. Bazen ciltte bir renk değişikliği gibi başlayabilir. Sonra büyük yaralara dönüşürler. Gövde yükünün bindiği kısımlarda yani kalçalar, ayakbilekleri, ayak ve topuklarda sık görülürler.

    Omurilik zarar gördüğünden kişilerde his kaybı olduğundan yani basınç, ağrı ve ıslaklık hissetmediklerinden ne zaman hareket etmeleri veya iç çamaşırı değiştirmeleri gerektiğini bilemeyebilirler. Ayrıca hareket güçlüğü olduğundan uzun süreler oturmak zorunda olabilirler. Bu da deriye çok yük bindirir, alttaki damarlar sıkışabilir. Oksijen sıkışmış hücrelere gidemediğinden deri hücreleri oksijensiz kalarak ölürler. Bundan başka idrar ve dışkı kaçıran kişilerde temizlik tam sağlanamadığından deride yaralar oluşur. Cilt,kasları ve alttaki kan damarlarını korur. Yara olduğunda vücut içinde istenmeyen mikroplar ürer.

    Aşırı kilolu kişilerde basınç daha da fazla olacak ve dolayısıyla yara oluşumu çabuk olabilecektir.

    Yatak Yaraları

    Yatağa bağımlı hastalarda sürekli yatmaya bağlı olarak, yatak yarası daha çabuk oluşur. Bu tür hastalarda 2 saatte bir pozisyon değiştirilmelidir. Yatak çarşaflarının kırışıksız olması gerekir. Ayrıca kilolu hastalarda hareket isteği azalacağı için dengeli beslenmesine ve yeterli sıvı almasına dikkat etmek gereklidir. Hastaların derisine kesinlikle alkol veya kolonya sürülmemeli, bunlarla masaj yapılmamalıdır. Hastanın derisi daima temiz ve kuru tutulmalıdır. Eksersiz yaptırılmalı, böylece yatarken basınç altında kalan bölgelerde yeterli kan akımı sağlanmalıdır.Havalı yataklar da son yıllarda bu amaçla kullanıma girmiş ve yaygınlaşmıştır.

    Bası yaralarını önlemenin yolları:

    - Vücudunuzu dikkatli yıkayın.

    - Cildinizi iyi kurulayın.

    - Islak ve terli giysilerin değişimi

    - Sıkı(dar)giysilerden uzak durun.

    - Dar ve küçük ayakkabılar giymeyin.

    - Özellikle vücudun hissetmeyen bölgelerinde çarpma,düşme ve zedelenmelere yol açmayın.

    - Çarşafın temiz olması ve yatağa kırışık olmayacak şekilde düzgün serilmiş olmasına dikkat edilmeli

    - Düzenli olarak pozisyon değiştirilmeli

    - Tuvalete gittikten sonra dikkatli temizlenip kurulanma

    - Tırnak kesiminde dikkatli olunmalı.

    - Son olarak sağlıklı beslenmeli ve çok kilo alınmamaya özen gösterilmeli.Unutulmamalı ki omurilik felçli hastalarda aşırı kilo,yataktan sandalyeye transferden tutun,damar ve kalp sorunlarına değin birçok problemi de beraberinde getirir.

    Bası yaraları en fazla hangi bölgelerde oluşabilir?

    Bası ve yatak yaraları daha çok vücudun sandalye ve yatağın yüzeyi ile temas eden bölgelerinde görülür.Genelde kemiksi yapıların deriye yakın olduğu kuyruk sokumu,bel omurlarının sivri yüzeyleri,ayak bileği ve topuk,kürek kemikleri,başın yatakla temas eden arka kısmı ve kalçalarda rastlanabilir.

    Bası yarasından korunma yöntemleri:

    Yatakta ve tekerlekli sandalyede uygulanmak üzere değişik yöntemler vardır.Şimdi şekillerle birlikte bunlara göz atalım.

    1) Yatakta bası yarasından korunma yöntemleri:

    Karnınızın altına yastık koyarak sırtüstü bir süre durun.

    Düzenli olarak belli aralıklarla yan yatın.Böylelikle kalça ve sırtta ağırlıktan dolayı oluşan basıncı hafifletirsiniz.

    Dizlerinizin altına yastık koyun.

    Cildinizi belli aralıklarla kontrol edin.Şayet bir kızarıklık ya da morluk varsa önlem alınmalı mümkünse kızarıklık geçene kadar sandalyeye oturulmamalı(eğer kalça bölgesindeyse) ya da ağırlığı o bölgeye vermemeye çalışılmalıdır.

    2) Tekerlekli Sandalyede bası yarasından korunma yöntemleri: Temel prensib vücut ağırlığını kalça bölgesinden kaldırmak ya da hafifletmektir. Aşağıdaki yöntemlerden herhangi birini 30 dakikada bir yapmaya çalışın.

    10 saniye boyunca kollarınıza güç verip kendinizi kaldırın.

    Yanlara eğilerek ağırlık aktarımı yapın.Eğer bunları yapamayacak durumdaysanız (tetrapleji) refakatçinizden yardım isteyerek yapmaya çalışın.

    Öne doğru eğilin.Böylelikle kan dolaşımını da hızlandırmış olursunuz.

    Refakatçi yardımı ile sandalyenizi iki teker üstünde geriye doğru eğin.Bel Fıtığı(Disk Hernisi, Disk Kayması)

    Disk iki omurga kemiği arasında, sürtünmeyi azaltan ve omurga hareketlerini kolaylaştıran sert kauçuk kıvamında bir yapıdır. İki omur arasında yer alan diskler 4 - 6 mm kalınlığında, form değiştirebilen elastik yapılardır. Diskte meydana gelen herhangi bir hasar veya anatomik bozukluk bölgedeki sinirlere veya omuriliğe bası yapar. Sonuçta şiddetli ve vücut hareketlerini kısıtlayan bir ağrı ortaya çıkar.

    Diskler bütün omurga boyunca omurlar arasında yer alırlar ve böylece omurların birbiri üzerinde daha kolay hareket ederek ölçülü de olsa omurganın hareketliliğini sağlamış olurlar. Ayrıca omurgaya binen ağırlığın daha geniş yüzeye yayılması da sağlanmış olur.

    Disk hasarı omurganın her hangi bir seviyesinde meydana gelebilir. Fakat fıtıkların %90’ı bel bölgesinde görülür. Bunun nedeni,beldeki disklerin travmaya daha çok maruz kalmasıdır.. Hastalık tekrarlayıcı olabilir veya kronikleşebilir.

    Doğal olarak, lombar bölgede bulunan diskler, daha üst seviyelerdeki, örneğin boyun bölgesindeki disklere oranla daha fazla ağırlığa maruz kalırlar. Bu da disklerin neden bel bölgesinde daha fazla oluştuğunun nedenlerinden bir tanesidir.

    Erkeklerde kadınlara göre 1.7 kat daha fazla rastlanır.

    Hangi seviyede olursa hangi bulgular ortaya çıkar ?

    L3 / L4 Disklerinde: Baskıda kalan kök L4 kökü olup, uyluk ön yüzü ve bacağın iç yüzünde ağrı veya duyu kusuru hissedilir. Etkilenen refleks patella ( diz ) refleksidir.

    L4 / L5 Disklerinde: Baskıda kalan kök L5 köküdür. Kalça ve bacağın dış yan yüzü, ayak sırtı ve baş parmak ta ağrı, bacağın dış yüzünde, baş parmakta uyuşukluk hissedilir. Ayak baş parmağı ve ayağın yukarıya kaldırılmasında kuvvet azalması gelişebilir. Bu seviyede refleks kaybı olmaz.

    L5 / S1 Disklerinde: Kalça, uyluk ve bacağın arka yüzlerinde, topuk ve ayak dış alt kısmında ağrı, bacağın arka yan yüzünde ve ayak dış kısmında duyu kusuru. Ayağın tabana doğru olan kuvvetinde azalma veya kayıp gelişebilir. Bu seviyede Aşil Refleksi etkilenir.

    BELİRTİ ve BULGULAR

    1 - Akut belirtiler sıklıkla düşme, kayma veya ağır kaldırma gibi bir olaydan sonra görülür. Hasta ağrının şiddetinden dolayı ayakta duramaz.

    2 - Disklerdeki degeneratif değişimlerin derecesine göre hastalar başlangıçta zaman zaman tekrarlayan bel ağrısından ( lumbago ) şikayet edebilirler bu safhada ağırlık kaldırmak, yanlış bel hareketlerinden kaçınmak, jimnastik, ortopedik yatak gibi tedbirlerle kişinin kendisini kollaması gerekir hatta bazen bir ağrı kesici ve adale gevşeticiye de ihtiyaç duyulabilir.

    3 - Bel ağrısı bazen bir veya her iki bacağın da arkasına vurur.

    4 - Diskteki kabarıklık, protrüzyon safhasında ve sinir köküne de bası yapmış ise o zaman hasta; belinden bacağına yayılan ve bazı hareketlerle artan, öksürmek, hapşırmak ve ıkınmakla şiddetlenen ağrılardan şikayet edecektir. Ağrı basıya uğrayan sinir köküne göre, uygun alana yani topuğa veya ayak baş parmağına kadar yayılacaktır. Hasta ağrı yanında, sıkışan sinir kökünün hangi seviyede olduğu ile ilgili olarak bacağında, ayak parmakları veya tabanında ya da ayak üzerinde karıncalanma ve uyuşmalardan şikayet edebilir.

    5 - Bu dönemde bütün hareketler çok ağrılıdır. Hareketler kısıtlanmıştır. Bel kaslarında belirgin spazm vardır. Yavaş yavaş ense ve/veya belin daha alt kısımlarında ağrı gelişmeye başlar.

    6 - Tek kol veya bacakta uyuşukluk, duyu kaybı; veya, bir veya her iki bacakta ilerleyici kas güçsüzlüğü.

    NEDENLERİ

    7 - Düşme, kayma veya çok ağır bir cisim kaldırma gibi ani ve şiddetli bir travma

    8 - Ağır şeyleri yanlış pozisyonda kaldırmak, fiziksel güç gerektiren ağır işler yapmak, bel bölgesini fazla zorlamak gibi günlük hayattaki küçük fakat uzun süren tekrarlayıcı travmalar

    9 - Yaşlanmayla birlikte disklerde meydana gelen yapısal bozukluklar

    10. - Zayıf kas gücü ve şişmanlık

    Bel fıtığı nasıl oluşur ?

    Degenere olarak elastikiyetini kaybeden nücleus pulposusun, herhangi bir zorlama veya yanlış hareketle anulus fibrozise ait bir yarıktan fırlaması veya nucleus pulposusun anulus fibrosus ile birlikte disk aralığından omurilik kanalına doğru sarkması sonucu bel fıtığı ya da disk hernisi dediğimiz olay gelişmiş olur. Hernie olan disk materyalinin, sinir kökünü sıkıştırması sonucu değişik şiddette bel ve bacak ağrısı ortaya çıkar. Posterior longitidunal ligamentin en sağlam olduğu yer orta hattır, bu nedenle çoğu hernie olmuş disk bir tarafa, sağa veya sola doğru oluşarak sinir kökünü sıkıştırır ve karekteristik siyatik ağrısına neden olur.



    Lomber disk hernileri sıklıkla L4 / L5 ve L5 / S1 seviyelerinde oluşur. Ve buna bağlı olarakta L5 veya S1 kökleri bası altında kalır. Her iki kökte siyatik siniri oluşturduğu için hernie olan tarafta bası altında olan köke uygun alanda ağrılar meydana gelir. Sinir kökü sıkışması ile beraber sırtta omurganın yanında yer alan adaleler refleks olarak kasılır ve spasm içine girer, bu aslında vücudun koruyucu bir mekanizması ise de spazmdan dolayı belde hareketle artan ağrılar oluşur. Hatta adale spazmı nedeniyle omurgada skolyoz da gelişebilir.

    Sinir kökü sıkışması, çeşitli derecelerde bulgu ve belirtilerin gelişmesine neden olur. Bunlar ;

    - Bacağa yayılan ağrı

    - Öksürmek, ıkınmak hapşırmakla ağrıda artma

    - Çok uzun süre herhangi bir pozisyonda ( ayakta durma, oturma, yatma gibi ) kalmak tipik olarak ağrıyı artırır.

    - Belde eğrilikler ( skolyoz ) oluşabilir. Vücut refleks olarak ağrıyı hafifletmek için karşı tarafa eğilir.

    - Sıkışan sinir kökünün beslediği alana uyan bölgede uyuşukluk gibi duyu değişiklikleri.

    - Sıkışan sinir kökünün seviye ve tarafına göre sağ veya solda ayak, parmaklar veya bacakta ortaya çıkan kuvvetsizlik

    - Refleks değişiklikleri ( azalma, kaybolma gibi )

    Bel fıtıkları en sık olarak L4 / L5 ve L5 / S1 seviyelerinde görülürler, daha nadir olarak L3 / L4 ve daha üst seviyelerde de rastlanabilir.

    TEŞHİS YÖNTEMLERİ

    11 - Ayrıntılı nörolojik muayene yapılır.

    12 - MR veya bilgisayarlı tomografi (BT) ile fıtığın yeri ve şiddeti belirlenmeye çalışılır.

    13 - Bel bölgesinin 2 yönlü ( ön-arka ve yandan ) röntgen filmi.

    14 - Daha nadiren de Myelografi, Myelografi den sonra BT, EMG gibi tetkikler teşhis için gerekli olabilir.

    Bel Fıtıklarında Tedavi ;

    Bel fıtıklarında, tartışmasız acil ameliyatı gerektiren durumlardan bir tanesi Cauda sendromu, diğeri de hastada düşük ayak gelişmesidir.

    Cauda sendromunda; dejenere olmuş massiv disk materyali (nucleus pulposus) posterior ligamanı yırtarak omurilik kanalı içerisine girer ve omurilikten çıkan sinir lifleri üzerine bası yapar. Sinir lifleri üzerinde oluşan bu bası sonucu hastada süvari yaması tarzında duyu kusuru (uyuşukluk), bacaklarda paraplejiye (her iki bacağın felci) kadar gidebilen kuvvetsizlik, idrar ve büyük aptestini kaçırma, seksüel yetersizlik (geç safhada belli olur) ile karakterize çok ağır bir tablo ortaya çıkar. Cauda sendromunda hastanın daha önce bel ağrısı ve siyatik tarzında şikayetleri olabilir ancak olmadan da bu tablo meydana gelebilir. Özetle Cauda sendromunda, ani gelişen ağır nörolojik belirtiler söz konusudur ve acilen müdahale edilmez ise hastanın paraplejik olma ihtimali yüksektir. Gecikmiş müdahale de gelişmiş olan bulguların (bacaklardaki felç ve idrar - gaita kontrolünün) geri dönme şansı azdır.

    Düşük ayak; teşekkül eden hastalarda, hasta ayağını ayak bileğinden yukarıya kaldıramaz ve ayağını sürükleyerek yürür. Bu durumda tespit edilen herniasyonun acil operasyonu, hastanın seçebileceği tek alternatiftir.

    Bel fıtığı rahatsızlığı bulunan bir hastada hastalığın hangi safhada olduğu iyi bir muayene ve ileri tetkik metodları ile net olarak tesbit edildikten sonra tedavi safhasına geçilir. Bundan sonra, pratik olması açısından, hastalar cerrahi müdahale gerekenler ve cerrahi müdahale gerekmeyenler diye iki büyük gruba ayrılabilirler. Bel fıtığı gelişiminin erken dönemlerinde konservatif tedavi adı verilen cerrahi-dışı tedavi metodları uygulanır. Bu safhada, hastaya bütün dünyada ağrı kesici, adale gevşetici ve antienflamatuar ilaçlar verilir. Sert yatak istirahati tavsiye edilir. Fizik tedavi yapılabilir. Lazer ile tedavi cihetine gidilebilir. Yine ciltten birtakım girişimlerde bulunulabilir.

    Bel fıtığının tedavisini bir ekip işi olarak görmekte yarar vardır. Nöroşirürji (Beyin Omurilik-Sinir Cerrahisi), Nöroloji, Anestezi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doktorlar ile Diyetisyen, Psikolog ve Fizyoterapistler bu ekibin içinde yer al malıdır. Gerektiğinde diğer bazı branşlardaki uzman doktorların görüşlerine de müracaat edilmelidir. Bu ekibin elinde bir Fizik Tedavi Unitesi ve bu ünitede Lazer, İnfraruj, Ultrason, Kısa dalga diatermi, TENS, NMES, Diadinamik akım, Mikrodalga, Vakum interferans, Traksiyon (Programlanabilir hafızalı otomatik cihaz ile bel çekme) ve rehabilitasyon araç-gereçleri de hazır bulun malıdır.

    Bütün bu prensipler ışığında modern imkanlar kullanılarak hastaların büyük bir kısmı ameliyat harici metodlarla tedavi edilebilir. Prensip olarak cerrahi müdahale son çare olarak düşünülmelidir. Ancak hastalık ilerlemiş ve yapılan muayenede bazı şartlar teşekkül etmiş ise [ki bu şartlar uluslararası Nöroşirürji camiası nezdinde genel kabul görmüş ve klasik kitaplara kadar geçmiş kriterlerdir; o zaman ameliyat kararı verilir. Bu kararı verirken cerraha bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme metodu büyük oranda yardımcı olur.

    Bel fıtıklarında, hastanın acil ameliyatını gerektiren durumların dışında ki ameliyat endikasyonları;

    Şunu unutmamak lazımdır, " Doktor ameliyatı önerir, ameliyat kararını hasta verir" Bel fıtığı tespit edilen hasta, operasyon endikasyonu olsa bile, önce medikal tedavi veya fizik tedavi gibi diğer alternatifleri denemek ister. Eğer bunlardan sonuç alamazsa ameliyat olmaya karar verir. Bu nedenle;

    Ağrı kesiciye ve diğer medikal tedavi yöntemlerine cevap vermeyen vakalar.

    Uyuşukluğun ilerlemesi

    Ayakta veya ayak parmaklarında kuvvetsizliğin başlaması hastaları operasyona yönlendiren nedenler arasındadır.

    Tıbbi açıdan ise ;

    MR tetkiki sonucu basıya neden olan büyük bir fıtık tespit edilmişse

    MR tetkiki sonucu fıtıklaşan disk materyali kopup kanalın içine girmişse ( serbest fragman ) ameliyat kaçınılmazdır.

    Bel Fıtıklarında Konservatif Tedavi;

    Hastanın klinik bulgularına, ağrının şiddetine ve MR bulgularına göre değerlendirmek şartıyla 6 - 8 haftalık bir süre konservatif tedavi denenebilir. Bunlar arasında;

    Yatak istirahatı

    Ağrı kesici ve adale gevşeticiler ile birlikte Medikal tedavi

    Fizik tedavi, Hidroterapi, Masaj...sayılabilir.

    Konservatif tedaviden sonuç alınamayan vakalar operasyona gönderilir.

    Ameliyat olmaya karar veren hastanın seçenekleri nelerdir ?

    Bilinen ve en çok uygulanan klasik ameliyat yöntemi.

    Mikroşirürjikal teknikle yapılan klasik yönteme benzeyen müdahale.

    Perkütan endoskopik disk operasyonuBehçet Hastalığı (Behçet Patients)
    Prof.Dr.Hulusi Behçet'in yaşam öyküsü ile başlıyoruz hastalığı anlatmaya.

    Hulusi Behçet, 20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Tıp öğrenimini 1910 senesinde tamamlamış ve 1914 Temmuzuna kadar Gülhane Dermatoloji Kliniğinde Eşref Ruşen, Talat Çamlı ve bakteriyolog Reşat Rıza hocaların yanında asistan olarak çalışmıştır. 1914 Temmuzunda Kırklareli Askeri Hastanesi başhekim muavinliğine tayin edilmiş ve daha sonra 1918'e kadar Edirne Askeri Hastanesinde dermatoloji uzmanı olarak çalışmıştır. 1918 Ağustosunda evvela Budapeşte'de, sonra Berlin'de Charité Hastanesinde çalışmış ve 1919 Ekiminde yurda dönmüştür.1

    Hulusi Behçet, bir müddet serbest çalıştıktan sonra 1923'te Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi Başhekimliğine tayin edilmiş, 6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Guraba Hastanesi dermatoloji uzmanlığına nakledilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan ve soyadı kanunu kabul edildikten sonra, Cumhuriyetin kurucusu M. Kemal Atatürk'ün arkadaşlarından olan babası Ahmet Behçet'in, parlak ve çok zeki anlamına gelen ve adı olan Behçet'i soyadı olarak almıştır. 1933 senesinde Üniversite Reformunda Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğine profesör seçilmiştir. Hulusi Behçet, Türk akademisinde profesör unvanını alan ilk kişidir.1,2

    Hulusi Behçet dermatolojide bir çok konuyu ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. 1920 yılından itibaren çeşitli dernek toplantılarında ve bazı yazılarında deri layşmanyazında (şark çıbanı) çivi belirtisi bulunduğundan bahsetmeye başlamıştır. O dönemin önde gelen deri hastalıkları uzmanlarından biri olan Dr. Abimelek,3 Hulusi Behçet'in çivi belirtisi tanımını şöyle nakletmektedir: "Önce bir nodül ortaya çıkar. Bu nodül ülserleşirse üzerinde bir krut gelişir. Bu krut altına sıkı bir şekilde yapışık olup, kaldırılması güçtür. Kaldırıldığı zaman zemininde aynen diskoid lupus eritematozusta olduğu gibi kruta dik olarak çıkan veya kopan, her biri yaklaşık olarak 2 mm çapında çivi şeklindeki uzantılar görülür. Çivi belirtisi klinik tablonun patognomonik bulgularıdır ve histolojik tabloya da yansır. " Bu dönemde deri layşmanyazında Kyrle ve Reenstierna histolojik çalışmalar yapmışlarsa da, Hulusi Behçet'in ısrarla üzerinde durduğu çivi belirtisinden bahsetmemişlerdir.3,4

    Bunun dışında, yine o yıllarda, ülkemizdeki arpa uyuzları konusunda çok sayıda yazı yazmıştır. Hatta yurdumuza ait parazitlerin tür ve cinslerini de saptamıştır.1 Karadeniz kıyılarında arpa çuvallarını taşıyan hamalların arpa uyuzuna yakalanmamak veya tedavi amacıyla sık sık denize girdikleri şeklindeki gözlemini sonraki yıllarda yazdığı ders kitabında belirtmiştir.

    1930'da davetli olarak Kopenhag'da yapılan dermatoloji kongresine katılan Hulusi Behçet, yine 1930'lu yıllarda incir dermatitleri üzerinde durmaya başlamıştır. Senelerce ham incir dermatiti üzerine çalışmak ve yazı yazmak suretiyle bu dermatozun Balkanlarda ve nihayet Fransa ve Amerika'da tanınmasını sağlamıştır. İstanbul'da ilkbahar ve yaz aylarında incir ve incir yaprakları ile ilgilenen şahıslarda, sonbaharda ise incir ürünleriyle ilgilenen kişilerde meydana gelen, biri diğerinden farklı iki klinik tabloyu senelerce gözlemiştir. Bir çok klinik tabloyla karışabileceği için incir dermatitlerini, ülkemizde tanınması için önce 1933 yılında Pratik Doktor adlı dergide yayınlamıştır. Daha sonra çeşitli olguları dermatoloji derneği toplantılarında sunmuş,5 en sonunda da Fransız Dermatoloji Derneği Bülteninde yayınlamıştır.6

    Sağdaki resimde Hulusi Behçet 1934 yılında bir Kongre için gittiği Nice'te görülmektedir. Bu tarihte Behçet sendromu henüz tanımlanmamıştır ama Hulusi Behçet'in kendinden emin, büyük işler başarmış hali açıkça görülmektedir.7 Bu tarihten iki yıl sonra, Behçet hocayı zamanın en önemli dermatoloji dergilerinden biri olan "Dermatologische Wochenschrift"in yazı kurulunda görüyoruz. Aynı yıl Medizinische Welt'in yazı kuruluna da seçilmiştir. Bu önemli görevlere bilgisi ve güvenilirliği sayesinde geldiği herhalde tartışılamaz.

    Hulusi Behçet, 21, 7 ve 3 yıl takip ettiği üç hastada ağız ve genital bölgede aftöz belirtiler, gözde de çeşitli bulgular bulunduğunu gözler ve bunun yeni bir hastalık olduğuna inanır. 1937'de bu görüşlerini "Dermatologische Wochenschrift" de yazar ve aynı yıl Paris'te Dermatoloji toplantısında sunar. Bu toplantıda hastalığın etyolojisinde, dental bir infeksiyonun da neden olabileceğini bildirir. 1938'de bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazıyı yine aynı dergide yayınlar. Aynı yıl Dr. Niyazi Gözcü ve Prof. Frank benzer semptomları içeren iki olgu daha yayınlarlar. Arkasından Avrupa'dan yeni bildiriler de gelir. Böylece Avrupalı doktorlar yeni bir hastalığın varlığına karar verirler. Oftalmologlar Behçet hastalığını kabul etmeye başlarlar, ancak dermatologlar bu yeni hastalığı ısrarla inkar ederler. Bu tablonun pemfigus, ulkus vulva akutum, dermatomiyozit, Neumann'ın aftozisi, eritema eksudativum multiforme ve benzerlerinin semptomları olduğunda üstelerler. Bu olaylar sürerken Dünyanın diğer yörelerinden bazı yeni olgular daha bildirilir. Bu yayınların sonucunda bütün dünya yeni bir hastalıkla yüzleştiğini en sonunda kabul etmek zorunda kalır. 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Dr. Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırılır. Böylece daha başlangıçta Behçet Sendromu, Trisymptom Behçet, Morbus Behçet adlandırmalar ortaya çıkar.

    Bu hastalığın tıp literatürüne geçmesine katkısı olanlar arasında Niyazi Gözcü, Iggescheimer, Murad Rahmi, İrfan Başar, Naci Bengisu, Marchionini, Braun, Obendorfer, Weekers, Reginster, Franchescetti, Jensen Tage, Sulzberger ve Wise gibi isimleri unutmamak gerekir.

    Onun araştırma, yazma ve tartışmaya olan merakı entelektüel bir karakter olmasını sağlamıştır. Uzmanlığın ilk yıllarından başlayarak bir çok ulusal ve uluslararası kongrelere orijinal makaleleriyle katılmış, ülkemizde ve yurtdışında bir çok makalesi de yayınlanmıştır. Ünlü Alman Patoloğu Prof. Schwartz, onu ülkesi haricinde her yerde bilinen birisi olarak tasvir ederken, onu asla Türkiye'de bulamazsınız çünkü araştırmalarını yurtdışında sunar demiştir.2

    Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi adındaki dergiyi ölüm tarihine kadar yayınlamıştır. Bu dergi 1934'ten 1947'ye kadar Türkiye'deki Dermatoloji organı görevini sürdürmüştür.1

    En büyük Türk dermatoloğunun anlatmaya çalıştığım yaşam öyküsünden de anlaşıldığı üzere, Hulusi Behçet, Behçet hastalığının tanımlanmasından önce de Hulusi Behçet'ti. Kendisini saygıyla anıyoruz.

    Prof. Dr. Yalçın TÜZÜN
    İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
    Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi


    BELİRTİLER
    Ağız Yaraları (Aftlar)

    Ağız yaralarına hemen hemen her hastada rastlanır. Bununla birlikte % 1-3 gibi az bir kısım hastanın ağızda yara şeklinde bir belirtiyi hiç göstermeksizin, sendromun diğer belirtilerini gösterdiği de bilinir. Bu yaralar genellikle sendromun ilk belirtisi olmaktadırlar. Diğer belirtiler ortaya çıkmadan yıllarca yalnız aft yakınması bulunan hastalar seyrek değildir. Behçet'te ağız yaralarının büyük çoğunluğu, sık gözlenen bir hastalık olan tekrarlayıcı aftlardan ayırt edilemez ise de, çok sayıda olmaları ve daha sık nüks etmeleri gibi farklılıklar vardır. Behçet'teki aftlar genellikle ayda bir veya birkaç kez tekrar eder ve birkaç gün ile bir hafta içinde iyileşirler. Sayıları birkaç tane olup, zaman zaman ağrı hissine yol açabildiklerinden hastanın beslenmesini zorlaştırabilirler.

    Cinsel Bölge Yaraları (Genital ülserler)

    Cinsel bölge yaraları küçük, deriden kabarık kırmızılık veya sivilce halinde başlar, ve bunu çabucak, zımbayla delinmiş gibi görünümde ve yavaş iyileşen yaranın gelişmesi izler (Soldaki resim). Bu yaralar hemen hemen her zaman yerlerinde iz barıkarak iyileşirler. Sağdaki resimde bir yara sonrası kalmış iz görülmektedir. Cinsel bölge yaraları aftlara kıyasla, sayıca daha azdır ve daha uzun sürede iyileşirler.

    Behçet sendromunda cinsel bölge dışında da benzer yaralar gözlenebilir. Koltuk altları, kasıklar gibi büyük kıvrım yerlerinde, sivilce şeklindeki belirtilerin patlamasıyla ortaya çıkan bu tür yaralara hastalarda zaman zaman rastlanabilir.

    Deriye Ait Belirtiler

    Behçet sendromundaki deri belirtileri üç tipe ayrılabilir:
    (i) kırmızı ve ağrılı yumrular şeklindeki belirtiler;
    (ii) sivilce benzeri belirtiler;
    (iii) deri damarlarının hastalanmasıyla ilgili belirtiler.

    * Yumrulu Belirtiler:


    Genellikle birdenbire ortaya çıkan, yuvarlak veya oval, fındık ile ceviz arasında değişen büyüklükte, parlak kırmızı, duyarlı, ağrılı belirtilerdir. Bazen bir toplardamarı izliyormuş görünümde sertlikler geliştirebilirler. Özellikle bacaklarda yerleşirler. 10-15 gün içinde, yara haline dönmeden, bazen yerlerinde hafif bir leke bırakarak iyileşirler.

    * Sivilce Benzeri Belirtiler:
    Mikropsuz cerahatli sivilceler şeklinde görülürler. Ense, sırt, yüz, göğüs, kollar ve bacaklar, kalçalar, kasıklar ve cinsel bögede yerleşirler. Olguların % 60-85'inde gözlenir. Görünüm açısından diğer nedenlerle meydana gelen sivilcelerden hiç bir farkları yoktur. Bu nedenle ancak hastalığın başka belirtileri de varsa tanı açısından değer taşır.

    Paterji (Derinin Özgün Olmayan Reaksiyonu)

    Bu test, Behçet sendromlu hastanın önkol derisine steril bir iğne batırılarak yapılır. Reaksiyonun oluşabilmesi için iğnenin dermis adı verilen katmana kadar girmesi gereklidir. 24 saatte belirginleşip 48 saatte maksimum olan reaksiyonda önce kırmızı bir halka ile çevrili, 1-2 mm'lik bir kabarıklık belirir. Öyle kalabildiği gibi çoğu kez 1-5 mm'lik bir steril cerahatli sivilce haline döner. Yandaki şekilde böyle bir reaksiyon görülmektedir. Türk Behçetlilerde özgüllüğü ve duyarlılığı oldukça yüksek bir test olarak kullanılabilmektedir. Türkiye, Japonya ve diğer Akdeniz ülkelerinde pozitiflik oranının % 50-80 olmasına karşın, İngiltere ve Amerika'da pozitifliğe pek rastlanmaz. Test erkeklerde kadınlara kıyasla daha şiddetlidir, ancak paterji pozitifliği ile hastalığın klinik şiddeti arasında bir ilişki yoktur.

    Göz Belirtileri

    En önemli organ tutulmalarından biri olan gözdeki iltihaplanma hastaların yarısında tespit edilir. Gözde kanlanma ve bulanık görme şeklinde kendini gösterir. Erkeklerde ve genç kişilerde göz hastalığı daha sık ve seyri daha ağırken, kadınlarda ve yaşlılarda ise daha seyrek ve daha hafiftir. Göz belirtileri, değişik şekillerde olabilmektedir. Yandaki resimde okla gösterilen, hastalığın ilk tanımlanan bulgularından biri olan hipopiyon'dur. Göz tutulması bulunan hastaların ancak % 10-20'sinde körlüğe kadar gidebilen ağır bir seyir söz konusudur.

    Eklem Belirtileri

    Hulusi Behçet, bu sendromu tanımladıktan bir sene sonra, 1938'de hastalarında romatoid ağrılardan bahsederek ilk kez eklem tutulmasını da bildirmiştir. Behçet hastalarının hemen hemen yarısında görülen eklem tutulması hastalığın ana yakınma ve bulgularından bir tanesidir. Bu tutulma eklem ağrısı şeklinde olabileceği gibi, daha sıklıkla eklem şişmesi şeklinde karşımıza çıkar. Bu durum ortaya çıktığı zaman eklemde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı olmasına rağmen kızarıklığa pek rastlanmaz. Tutulan eklemler, en sık dizler olup onu sırasıyla ayak bileği, el bileği ve dirsek takip eder. Şekil bozukluğu pek yapmaz ve genellikle 1-2 hafta içinde kendiliğinden iyileşir.

    Damar Belirtileri

    Behçet sendromunda toplardamarların tutulması sık, atardamarların ise seyrektir. Tromboflebit genelde hastaların dörtte birinde ve hemen hemen her zaman erkeklerde görülürken kadınlarda çok seyrek gözlenir. Bacakta şişlik şeklinde kendini gösterir. En sık olarak yüzeyel veya derin tromboflebit şeklinde karşımıza çıkar. Özellikle bacaklardaki tromboflebit uzun sürdüğü zaman zor iyileşen bacak yaralarına neden olur.

    Sinir Sistemi Belirtileri

    Hastalarda şiddetli baş ağrısı, çift görme, kol veya bacaklarda uyuşukluk, kuvvetsizlik, dengede güçlük gibi yakınmalar olabilir. Merkezi sinir sistemi tutulması düşük oranda görülür.

    Mide-barsak Belirtileri

    Karın ağrısı, ishal gibi belirtiler görülebilir. Barsaklarda yaralar olabilir. Türkiye'de Behçet'li hastalarda oldukça seyrek görülür. Bu tür belirtiler, Japonya'da sıktır.

    Tedavisi
    Behçet hastalığının kesin tedavisi yoktur. Çünkü söz konusu yaygın inflamasyonuna neyin sebep olduğu bilinmemektedir. Fakat kolşisin, kortikosteroid ve immün süpresör ilaçlarla mevcut iltihabın ilerlemesi durdurulabilir. Ayrıca ağızdaki ve genital bölgelerdeki yaralara kolşisinin iyi gelmektedir.

    Behçet hastalığının neden olabileceği sorunların takibi şarttır. Örneğin üveit için her 6 ayda bir göz doktoruna gitmek gerekir. Gastroenterologlar da şüphelenirlerse sindirim sistemindeki ülserler için endoskopi yapabilirler.

    Medikal tedavinin -yani İlaçla tedavinin- yanı sıra eğer anevrizma gelişmise cerrahi müdahale de gerekebilir.

    Sonuç olarak

    Behçet hastalığı düzenli takiplerle kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Behçet hastalarının düzenli ilaç kullanmaları ve herhangi bir nedenle bir doktora gittikleri zaman Behçet hastası olduklarını söylemeleri gerekir.
    ahmetyatıcı
    26-09-2008, 22:52
    Alzheimer Hastalığı

    TANIM
    Bunama, bellek kaybı, günlük yaşamın gereksinimleriyle başa çıkabilme yeteneğinde azalma, algılamada, toplumsal davranışların düzenlenmesinde ve duygusal tepkilerin kontrolünde bozulma ile kendini belli eden bir hastalıktır.Geri dönüşsüz ve ilerleyici bir durumdur.

    Kadın ve erkekleri eşit oranda tutar. Risk faktörleri arasında ileri yaş ve ailede Alzheimer Hastalığının bulunması yer alır.

    Hastaların çoğunluğu 65 yaşın üzerinde olmakla beraber, kırklı ve ellili yaşlarda da görülebilir.

    BELİRTİ ve BULGULAR

    1. Yakın olayları unutma şeklinde bellek bozukluğu
    2. Muhakeme kusurları, ruhsal dengesizlik, zaman ve mekan karmaşası
    3. Kişisel bakım ile ilgili bozukluklar
    4. Depresyon, şiddet, hiddet halleri gibi duygulanım değişiklikleri
    5. Kelime bulmada güçlük
    6. Sık kullanılan eşyaların yerlerini değiştirme
    7. Kişilik değişimleri

    NEDENLERİ

    Alzheimer hastalarında beyinde yaygın atrofi, hücre kaybı ve dejenerasyonu, protein birikimi (plak oluşumu) görülmektedir.

    Hastalarda sinir hücresi kaybı dolayısıyla asetilkolin miktarı azalmaktadır. Asetilkolin beyin fonksiyonlarının çoğunda ve özellikle de belleğe ait olanlarda işlev gören bir kimyasal maddedir.19. kromozom üzerinde APOE-e4 adlı bir genin ileri yaşta başlayan (65 yaş üzeri) Alzheimer ile ilişkili olduğu saptanmıştır.

    RİSK FAKTÖRLERİ

    8. Yaş
    9. Ailede demans öyküsü bulunması
    10. Kalıtım
    11. Kafa travması (?)
    12. Ailede Down sendromu ve Parkinson hastalığı bulunması (?)
    13. Alkol (?)
    14. Çevresel / mesleki etkenler (?)

    TEDAVİ

    Belirtilere yönelik ilaçlar :

    15. Antidepresanlar
    16. Nöroleptikler
    17. Yatıştırıcı ilaçlar
    18. Anti-Parkinson ilaçlar

    Kolinesteraz inhibitörleri AH’da sinir hücresi kaybı dolayısıyla azalan asetilkolin miktarının yeniden dengelenmesini hedefleyen yeni ilaçlardır.

    İlaç dışı tedaviler

    Temel ilkeleri, karşıdakini anlamak ve kendini ona anlatmaktır.

    Beyin üzerindeki olumsuz etkileri bilinen serbest radikallerden korunmak önemli olabilir. Sigara ve hava kirliğinden kaçınılması,sağlıklı bir beslenme ve yaşama tarzı, düzenli egzersiz serbest radikallerin beyin üzerindeki etkilerini önleyebilir.HİDROSEFALİ

    TANIM
    Hidrosefali, beynin içinde ve çevresinde aşırı sıvı toplanmasıdır. Modern cerrahi teknikleriyle etkili biçimde tedavi edilebilmektedir.Beyin - omurilik sıvısı, beyinzarı ile omurilik çevresinde ve beynin “karıncık” adı verilen boşlukları içinde bulunan, suya benzeyen saydam bir sıvıdır. Bu sıvı beyni dış sarsıntılardan korumaya yarar. Beynin karıncıklarında bulunan zengin damar ağındaki özel hücreler tarafından sürekli olarak sıvı yapılır. Beyin karıncıkları numara ile anılırlar. Numara sırası üstten alta doğrudur.

    Birinci ve ikinci karıncıklar (yan karıncıklar olarak da bilinirler) en büyükleridir.Beyin - omurilik sıvısı yan karıncıklardan dar bir delikle üçüncü karıncığa, oradan da dar bir kanalla daha büyükçe olan dördüncü karıncığa gider. Oradan, karıncığın tepesindeki delikler yoluyla, beynin tabanında beyin sapını çevreleyen sıvıyla dolu boşluklara yayılır. Sonra beyin yarık ürelerinden akarak beyni çevreleyen üç zardan birisi olan örümceksi zarın (araknoit) üstündeki araknoit villuslar adı verilen özel oluşumlar tarafından geri emilir. Ender bir durum olan hidrosefali, beyin - omurilik sıvısının dolaşımındaki bozukluktan kaynaklanır. Bunun baş boyutuna etkisi, çocuklarda kafatası kemiklerinin birbirleriyle birleşmesi zamanına göre değişir. Kafatası kemikleri henüz birleşmemiş olan küçük çocuklarda, artan sıvının oluşturduğu basınç kemikleri iterek kafayı büyütür. Daha büyük yaştaki çocuklarda ve erişkinlerde ise, kafa büyüyemeyeceğinden sıvı basınç yaparak beyne zarar verir.

    Nedenleri

    Beyin - omurilik sıvısının dolaşımını çeşitli nedenler etkileyebilir. Kalıtsal olmayışına karşın, bazen doğuştan olabilir. Öteki nedenler ise sonradan ortaya çıkar. Hidrosefali ikiye ayrılır. Tıkanmaya bağlı hidrosefali, beyin - omurilik sıvısının dolaştığı bölümün bir nedenle tıkanmasına, ikinci türdeki hidrosefali ise sıvının örümceksi zar tarafından geri emilimindeki bir bozukluğa bağlıdır. Tıkanmaya bağlı hidrosefali en sık görülen hidrosefali türüdür. Çeşitli nedenlerle hem çocuklarda hem de erişkinlerde olabilir.

    Beyin - omurilik sıvısı dolaşımının herhangi bir yerindeki tıkanıklık, sıvının o bölgede birikerek yavaş yavaş artmasına ve beyne basınç yapıp, bu nazik dokunun sıkışıp zarar görmesine yol açar. “Spina bifida” denen doğuştan bir omurga bozukluğu ile doğan bebeklerde, boyun ve sırtta omurilik anormalliği (meningomiyelosel), beyin sapı ve beyincik (beynin denge ve koordinasyonla ilgili bölümü) anormalliği görülebilir. Bu durum Arnold - Chiari bozuk oluşumu (malformasyonu) diye bilinir ve dördüncü karıncıktaki çıkış deliğinin tıkalı olması nedeniyle hidrosefali yapabilir.

    Az görülen bir başka anormallik de Dandy-Walker’dır. Dördüncü karıncıktaki çıkış delikleri oluşmaz ve bu yüzden tıkanma hidrosefalisi olur. Dördüncü karıncık büyük bir kist yapar ve beyincik tam olarak oluşamaz. Öteki doğuştan hidrosefalilerde neden, tıkanma ya da beyindeki sıvı kanalının oluşmamasıdır; bu da üçüncü ve yan karıncıkların genişlemesine neden olur. Eğer dar olan beyin sıvı kanalının yanında bir de anormal büyüklükte bir damar demeti ya da balonlaşma varsa, bunlar kanalı, basınç yaparak tıkayabilirler. Bazen tıkanma hidrosefalisi sonradan edinilmiş bir durumun sonucu da olabilir.

    Sözgelimi bir beyin tümörü büyüyüp beyin kanalına ya da üçüncü karıncığa basınç yaparak beyin - omurilik sıvısının akışını engelleyebilir. Çok küçük tümörler ve iyi huylu kistler belirli yerlerde oluşarak sıvı kanallarını ya da çıkış deliklerini tıkarlarsa hidrosefali yapabilirler.

    Emilim bozukluğuna bağlı hidrosefalilerde başlıca neden örümceksi zarın doğuştan az gelişmiş olması ve kendisine ulaşan sıvıyı geri ememeyişidir. Öteki nedenler, menenjit (beyinzarlarının iltihabı) ve sub - araknoit kanamadır (beyin ile örümceksi zar arasında kanama). İki durumda da, bölgede oluşan bağ dokusu sıvının geri emilimini önler. Bu tür hidrosefali, önemsiz kanamaların olduğu kafa yaralanmalarının bir komplikasyonu olarak da ortaya çıkabilir.

    Belirtiler

    Çocuklarda en göze çarpan değişiklik başın boyutlarındaki artıştır. Kafatası kemikleri normal olarak 6 - 10 yaş arasında birleştiğinden, hidrosefali nedeniyle başın büyümesi ancak küçük yaşlarda görülür. Ancak çocuk başlarının büyüklüğü çok farklı olabilir; bir çocuğun başının büyük oluşu her zaman hidrosefalisi olduğu anlamına gelmez. Başın büyüklüğünün nedeni hidrosefali ise, başın büyümesi çok hızlıdır ve kafatasının biçimi farklıdır: Alın çıkık ve düz, başın öteki bölümlerine göre küçüktür.Gözler aşağı itilmiştir, göz akı renkli tabakanın üstünden de belirgin biçimde görülür (bu belirli tıpta ‘batan güneş’ adını alır). Bu durum tedavi edilmezse çift görme ya da körlük yapabilir. Hidrosefali çok hızlı oluşursa zekâ geriliği, felç ya da kas sertliği olabilir

    Eğer çocukta kafa kemikleri birleştikten sonra hidrosefali oluşursa, doğal olarak belirgin bir baş büyümesi gözlenmez. Ancak bu kez baş ağrıları, denge ve eşgüdüm bozuklukları ile huzursuzluk ve kusma gibi belirtiler olur. Yetişkinlerde baş kemikleri birleştikten sonra hidrosefali kafayı büyütemez. Karıncıklar genişledikçe beyne basınç yapar. Başlıca belirti zihinsel yetilerde günden güne artan bozukluk ve bunamadır. Zihin işlevleri ve bellek etkilenebilir.

    Beyindeki basınç arttıkça beyin dokusunun gördüğü zarar açıkçe belli olur; hasta yürüme güçlüğü çeker. Gözün ardındaki ağtabaka şişebilir ve bu da doktorun oftalmoskopla muayenesiyle anlaşılır. Hidrosefalinin yaşlı kişilerde oluşan ve “normal basınçlı hidrosefali” adı verilen özel bir türü de vardır. Bu rahatsızlıkta, karıncıklar genişledikçe beyin küçüldüğünden basınç sürekli artamaz. Bu da oldukça hızlı bir bunamaya ve durumun şiddetine bağlı olarak yürüme güçlüğü ile idrar kaçırmaya yol açabilir. Hidrosefali belirtilerinin çoğu tedaviyle durdurulabilir ya da geçirilebilir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, beyindeki kalıcı hasar o kadar az olur. Artan basıncın uzun süre beyni ve sinirleri ezmesine göz yumulursa, kalıcı hasarlar oluşur.

    Tedavi

    Tanı, bilgisayarlı tomografi ile konur. Bu yöntemle sıvı dolu beyin boşlukları bilgisayarla izlenir. Tomografinin tehlikesi yoktur ve ağrılı değildir. Tümörler ve kistler gibi hidrosefaliye yol açabilen nedenler bu yöntemle açıkça görülür. Düzeltilmesi gereken Arnold Chiari bozuk oluşumu (malformasyonu) varsa, boynun da özel röntgen yöntemleriyle incelenmesi gerekir. Bazen de beyin - omurilik sıvısının akış yönünü belirlemek için, bilgisayarlı tomografi ve özel enjeksiyonlarla röntgen görüntüsü elde etme gibi özel yöntemler uygulanır. Bu incelemeler, hidrosefalinin örümceksi zarın sıvı emilimindeki bozukluğa bağlı olarak oluştuğu vakaları gösterir. Birçok hidrosefali türü cerrahi tedavi gerektirir. Dördüncü karıncıkta tıkanma ya da sıvı kanallarında daralma varsa, karıncıklar ve beyin tabanındaki boşluklar arasına bir tüp yerleştirilerek sıvının akması sağlanır.

    Öteki hidrosefali türlerinde (normal basınçlı hidrosefali ve doğuştan olma hidrosefalilerin çoğunda) karıncıklardaki beyin - omurilik sıvısı kan dolaşımına ya da karındaki periton boşluğuna bağlanarak akıtılır. Bu tür şant ameliyatlarında akışın ters yönde olmaması için bir tür kapakçık gerekir. Kafatasına küçük bir delik açılır ve karıncıklardan boyun toplardamarına (juguler toplardamar) ya da karna giden bir tüp bağlanır. Şant denen bu tüpler hastada ömür boyu kalır. Hidrosefalinin tedaviye verdiği yanıt hastadan hastaya büyük değişiklik gösterir. Sonuç hidrosefalinin başlıca etkeninin hidrosefali tanısından önce beynin hasar görüp görmediğine bağlıdır. Doğru yerleştirilmiş bir “şant”la yaşayan bir çocuğun zihinsel yetenekleri, eğer beyni zedelenmemişse, normal olarak gelişme şansına sahiptir. Tedavi edilen hidrosefali hastaları arasında üniversite öğrenimi görenler ve yüksek düzeyde işlerde çalışanlar vardır. Hidrosefalide erken tanı önemlidir. Beyinde kalıcı bir hasarın olmaması tıbbi müdahalenin olabildiğince erken yapılmasına bağlıdır.İNME

    Beyin damarlarındaki tıkanmaya bağlı olarak felç ve konuşma güçlüğü ile kendini belli eden inme, şimdiye kadar doktorlardan üvey evlat muamelesi gördü, çünkü inme, miyokard infarktüsü ve kanser gibi sürekli kamuoyu gündeminde olan bir hastalık değil.

    İnmeli hastada erken tanı ve acil müdahale konularında gelişmiş ülkelerde bile yeterli olanaklar sağlanmış değil. Bu ihmalin bir nedeni de inmenin genellikle “yaşlı insanların son durağı” ve dönüşü olmayan talihsiz bir olay olarak kabul edilmesi. Oysa ki inme miyokard infarktüsü kadar sık görülen bir rahatsızlık ve toplumda iş göremezlik (maluliyet) nedenlerinin başında yer alıyor.

    Bugün uygulanmakta olan inme tedavisi, uzmanlara göre “arkaik” nitelikte ve yeterli değil. Ayrıca hastanelerin çoğu inmeli bir hastayı kabul etmek istemiyor.

    Gevşek felç, konuşma güçlükleri gibi nörolojik bulgular, inmenin klasik belirtileri arasında. İnme tanısı konulduktan sonra hasta çoğunlukla bir hastaneden diğerine dolaştırılıyor ve bu arada uygun bir yer bulunana kadar inme tedavisinde çok önemli olan ilk saatlerde müdahale şansı yitiriliyor. Akut tedaviye çoğunlukla çok geç başlanıyor. Ancak birçok uzman, modern tedavi yöntemlerinin hastalar için yeni umutlar vadettiğini söylüyor. Modern inme tedavisi hastadaki felç riskini yarı yarıya azaltıyor.İnmenin akut döneminde müdahale edilmesinin önemi farkedilince son zamanlarda hastanelerde bu hastalar için yoğun bakım birimleri oluşturuldu. Münih’te üç yıl önce kurulan ve halen rakipsiz olan “akut inme yoğun bakım biriminin” şefi Prof. Werner Grossmann, ne yazık ki hastaların buraya genellikle inmenin üzerinden 16 ile 24 saat geçtikten sonra getirildiklerini ve bu nedenle acil tedaviden yararlanma şanslarının çok azaldığını söylüyor.

    Acil tedavide gecikildiğinde ise yapılabilecekler çoğunlukla uzun süren bıktırıcı rehabilitasyon dönemiyle sınırlı kalıyor. Essen Üniversitesi nöroloji kliniği direktörü Hans Christoph Diener de acil müdahalenin önemini vurgularken inmenin, akut miyokard infarktüsü gibi hastaya ağrı vermediğini, bu sinsi karakteri nedeniyle genellikle hasta ve doktor tarafından önceden farkedilemediğini belirtiyor. Ayrıca doktorların çoğu inmenin akut dönemde özel bir tedavisi olmadığına inanıyor. Bu nedenle hastayı ilk gören doktorun yavaş hareket etmesi, ayrıca hastanın sakin görünümü nedeniyle hasta yakınlarının fazla telaşa kapılması da acil tedavide gecikmelere neden oluyor. Oysa ki miyokard infarktüsünde ve inmede ölüm riski aynı. İnmede bazı beyin damarlarının tıkanması nedeniyle, oksijen azlığına karşı çok duyarlı olan merkez sinir sisteminin oksijensiz kalması sonucunda bu tıkanıklık hızlı bir şekilde giderilemediğinden beyin dokularında geri dönüşü olmayan bir yıkım meydana geliyor.

    Bugün çok çeşitli olaylar inme terimi altında toplanıyor

    1. Her beş inmeli hastadan dördünde atardamarların bir pıhtıyla tıkanması sonucunda beyinin kan dolaşımı azalıyor ve bölgedeki beyin dokusu ölüyor (iskemik beyin infarktüsü) Hastalarda nadiren bilinç kaybı görülüyor. Felç çoğunlukla sabahın erken saatlerinde meydana geliyor.

    2. Hastaların yaklaşık %15’inde beyindeki bir atardamar yırtılarak kanıyor (beyin kanaması). Damarın yırtıldığı bölgede beyin dokusu içinde kanla dolu bir şişlik oluşuyor ve bunun bası yaptığı bölgelerde beyin işlevleri bozuluyor. Beyin kanaması çoğunlukla efor sırasında meydana geliyor ve hasta dakikalar içinde derin bir komaya giriyor.

    3. Hastaların %5’inde beyin tabanındaki damarların doğuştan balonlaşması (anevrizma) nedeniyle günün birinde bu damarların patlaması sonucuna beyin zarları altındaki bölgeye kanama oluyor (subaraknoid kanama). Anevrizma patlaması çoğunlukla ağır yük kaldırma veya cinsel ilişki gibi kafaiçi basıncını arttıran hareketler sırasında görülüyor.

    İnme riskini arttıran faktörler: Risk faktörleri

    - 45 yaşından sonra risk her on yılda ikiye katlanır
    - Şeker hastalığı 3-5 kat
    - Kalıtım 3 kat
    - Yüksek tansiyon 5-7 kat
    - Alkol 5 kat
    - Hareket azlığı 2-3 kat
    - Yüksek kolesterol tartışmalı
    - Doğum kontrol hapı 2-3 kat
    - Şişmanlık tartışmalı
    - Sigara 2-5 kat


    Psikososyal risk faktörleri

    - Yaşam şeklini değiştiren olaylar
    - Negatif ruhsal olaylar
    - Aşırı çalışma


    İnmenin uyarı işaretleri

    - Gelip geçici felçler
    - Şiddetli baş ağrıları
    - Baş dönmesi ve sendeleme
    - İşitme güçlüğü
    - Gözlerin istemsiz hareketleri
    - Denge ve hareket koordinasyonu bozuklukları
    - Anlık bilinç kaybı ile birlikte veya olmadan “düşme atakları”
    - Çift görme ile kendini belli eden göz kası felçleri
    - İlerleyici bellek bozuklukları


    TEDAVİ

    Bu durumların tümünde hızlı müdahale ile hastanın kurtulma şansı yükseliyor. Felçli bir hasta karşısında doktorların yavaş davranmasının bir nedeni de ayırıcı tanıda güçlüklerle karşılaşılması. Beyin kanaması, beyin infarktüsü, boyun damarlarının daralması, kanın aşırı pıhtılaşması, beyin damarlarının iltihabı gibi rahatsızlıklar, inmenin ayırıcı tanısında göz önüne alınıyor. Ayırıcı tanı güçlüğü, inme tedavisinde yeterince hızlı davranılmaması için kuşkusuz bir özür olamaz çünkü inme tanısı hızlı bir şekilde konulduğunda nedene yönelik tedaviyle hastalarda beyin hasarı önleniyor. Hamburg üniversitesi nöroradyoloji kliniğinde kolları ve bacakları tutmayan ve konuşamayan (ölüm oranı %95) hastaların beyin damarları mikro sondalar yardımıyla açılarak (rekanalizasyon) ayağa kaldırılabiliyor. Ancak doktorların hızlı müdahalesi için öncelikle hangi damarın tıkalı olduğunun saptanması gerekiyor. Tıkanmanın ilk saatlerinde bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans gibi görüntüleme teknikleri tıkanmanım yeri konusunda fazla bilgi vermiyor. Bu tekniklerin görüntülerinde tıkanma sonucu dokularda değişiklik meydana geldikten sonra olay saptanabiliyor. Beyin damarlarındaki kan akımını ve bu damarlardaki engelleri saptayabilen çeşitli ultrasonografi aygıtları acil tanıda işe yarayan görüntüleme teknikleri.

    Özelleşmiş inme yoğun bakım birimlerinde, hastanın kan basıncını, kalp atım hızını, sıvı ve oksijen dengesini sürekli olarak kontrol eden aygıtlar var. Gerektiğinde kafaiçi basıncı da ölçülebiliyor ve izlenebiliyor. Ağır travmalı hastalar ve kalp krizinde olduğu gibi inmeli hastalarda da sürekli gözlemle (monitorizasyon) tedavinin başarısı izleniyor. Mikrokateter yardımıyla hastanın tıkalı olan beyin damarına “kimyasal bir bıçak” sokuluyor. Sondanın ucundan verilen ilaçlar damarın içindeki pıhtıyı eritiyor. Mikrokateter tekniği oldukça karmaşık ve pahalı olduğundan yaygın olarak tüm hastalara uygulanması şimdilik olanaksız. Bu teknik Almanya’da 40 kadar yoğun bakım biriminde uygulanabiliyor. Bu nedenle inmenin ortaya çıkmadan önlenmesine, yani inmeden korunmaya yönelik önlemlere ağırlık verilmesi de önem kazanıyor.

    İçki ve sigara gibi zararlı alışkanlıkların bırakılması, yüksek tansiyonun düşürülmesi, ilaçlar ve damar genişletici ameliyatlarla inme riski azaltılabiliyor. Bunların yanında düzenli spor yapılması, kolesterol ve kan yağlarını düşürülmesi, kilo verilmesi, doğum kontrol hapı kullanılmaması, sağlıklı beslenme, şeker hastalığının ve kalp hastalıklarının tedavisi de inmeye karşı alınabilecek önlemler arasında.

    İnme tehdidine karşı işe yarayan kansız tedaviler de var. Bunlar arasında en yararlı olanı da hepimizin yakından tanıdığı bir ilaç: aspirin. Aspirin, kanda pıhtılaşmayı sağlayan trombositlerin birbirine yapışmasını ve dolayısıyla pıhtılaşmayı önlüyor. Günde 30-75 miligram dozundaki aspirin (normal bir aspirin tabletinde 500 miligram aspirin var) inme riskini yarı yarıya azaltıyor ama aspirinin yan etkisi olan mide kanamasının riski sürekli aspirin alanlarda %3 kadar artıyor. Uzmanlara göre umut vadeden bir ilaç da Texas üniversitesinde geliştirilen selfotel. Selfotel, sinir hücrelerinde bulunan bir nörotransmiter (mesaj iletici madde) olan glutamat’a karşıt etki gösteriyor. Beyindeki sinir hücreleri oksijenden yoksun kaldıklarında bu hücrelerde glutamat yapımı artıyor, bunun sonucunda komşu hücreler uyarılarak bu hücrelerin oksijen tüketimi artıyor ve oksijensizlikten etkilenen alan genişliyor. Selfotel, glutamat üretimini önleyerek oksijensizlikten etkilenen alanın genişlemesini sınırlıyor ama selfotel’in de yan etkisi var: Bu ilacı alan hastalar uyuşturucu almış gibi hayal görüyorlar. Uzmanlar inme tedavisinde şu anda yeni bir dönemin başlamakta olduğunu ve 21. yüzyıla girerken inmeni korkulan bir hastalık olmaktan çıkacağına inanıyorlar.MULTIPL SKLEROZ

    Kısaca MS olarak adlandırılan Multipl Skleroz, merkez sinir sisteminin hastalıklarından biridir. Sebebi bilinmemektedir. Bu hastalık genellikle haftalarca ve aylarca süren krizlerle ilerler, bu krizlerin arasındaki süre semptomların azaldığı hatta kaybolduğu devrelerle ayrılır. Fakat normalde krizler nükseder ve sakatlık durumu devam edebilir ve semptomların şiddeti artabilir. Krizler, ilk başlangıç atağından 3-4 yıl sonra en yoğun duruma ulaşır. Birinci kriz hafif olup, genellikle 20-40 yasları arasındadır.

    MS’in çok çeşitli belirtileri vardır. Bu belirtiler arasında bir veya daha fazla kol ve bacakta uyuşukluk, zayıflık veya felç, bir gözde görüş bozukluğu, süratli, istemsiz göz hareketi, hareket sırasında ağrı, titreme, koordinasyon yokluğu veya dengesiz, düzensiz yürüyüş örnek olarak gösterilebilir. Belirtilerin bu denli farklılıklar göstermesinin nedeni bu hastalığın merkezi sinir sistemini etkileme tarzıdır. Her krizin merkez sinir siteminin değişik bölgesindeki bir iltihaba bağlı olduğu düşünülmektedir. Beyin hücrelerinin etkilenmesi sonucu, kas koordinasyonu, görsel algılama ve diğer fonksiyonları etkileyen sinyaller yavaşlar veya engellenir.

    MS’in en yaygın genel belirtileri hareket veya koordinasyon problemleridir. Kısa süren ağrı, bulanık görme, çift görme, anlama, ve zihni fonksiyonlarla ilgili problemlerdir. Enerji yokluğu ve kolayca yorulma da MS de görülür.

    MS in nedeni tamamen anlaşılmış değildir. Ya merkez sinir sistemindeki immun hücrelerde ya da myelin zar üreten hücrelerde bir virüsün varlığının buna neden olduğu düşünülmektedir.

    Eğer bir akrabanızda MS varsa bu hastalığa tutulma riskiniz yüksektir. Virüsün çevresel kaynağı veya immun sistem genlerinde kalıtım yoluyla geçen bir faktör veya bu ikisinin bir bileşimi söz konusu olabilir.

    MS’in seyri ve etkisi önceden tahmin edilemez. Ortalama ömür beklentisi hastalığın başlamasından sonra 35 yıldan fazladır. Bu süre giderek artmaktadır. MS’in seyrek görülen akut şekli, birkaç hafta veya birkaç ay içinde öldürür.

    Türkiye'de 35 bin hastasının var olduğu tahmin edilen Multipl Skleroz (MS), nedeni hâlâ bilinmeyen hastalıklardan. Kimlerin MS olabileceği önceden söylenemiyor ama kadınlarda 2 kat daha fazla görüldüğü ve gençlerde sık rastlandığı biliniyor.

    Beynin konuşma, yürüme, görme gibi fonksiyonları üzerindeki kontrolünü kaybetmesine neden olan MS, ileri dönemde tekerlekli sandalyeye mahkûm olmaya kadar götürebiliyor. MS, bağışıklık sisteminin bir çeşit şaşkınlığı olarak da kabul ediliyor.
    Henüz önlenebilir veya tedavi edilebilir bir hastalık olmaması nedeniyle fazla bilinmeyen MS, çoğu kez akıl hastalığı sanılıyor ya da belirtilerinden ötürü hastaların 'sarhoş' gibi algılanmalarına yol açıyor. 'Türkiye MS Tanıtım Haftası' olarak ilan edilen mayıs ayının üçüncü haftasında, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türkiye MS Derneği Tıbbi Komite Başkanı Prof. Dr. Aksel Siva, hastalıkla ilgili şunları söylüyor...

    MS Genç erişkinlerde görülen bir merkezi sinir sistemi hastalığı. Özellikle 20- 40 yaş arası ilk belirtilerini veriyor ve yaşam boyu sürüyor. Ama 7, 16 hatta 65 yaşında da ortaya çıktığı oluyor. Kesinlikle bulaşıcı ya da bir akıl hastalığı değil.

    Tipik belirtileri; Görme bulanıklığı, çift görme, görüntünün kayması gibi görme bozuklukları, bir kolda, bacakta ya da her iki bacakta güçsüzlük şeklinde kendini gösterebiliyor. Yürümede dengesizlik, bir veya iki elde titreme, idrar kaçırma ya da yapamama, uyuşma gibi sorunlarla ortaya çıkabiliyor. Ancak bu belirtiler tek başlarına MS'i düşündürmez. MS tanısını en çok destekleyen inceleme yöntemi ise 'manyetik rezonans'tır (MR).
    Ekvator kuşağında hemen hemen hiç görülmüyor. Ama kutuplara gidildikçe artıyor. İspanya ve İtalya'da her 100 bin kişiden 50 - 60 kişi etkilenirken, Almanya'da 100 binde 80, İsveç ve İngiltere'de 100 binde 100'ü geçiyor. Kuzey Avrupa ülkelerinde her 1000 kişiden biri MS'li. ABD'de ve Kanada'nın kuzeyinde bazı bölgelerde MS'li oranı her 500 - 750 kişiden biri gibi daha yüksek oranlara çıkabiliyor. Edirne'de yapılan bir çalışmada Türkiye'deki görülme sıklığı 100 binde 34 bulundu.

    MS'in ortaya çıkmasında Muhtemelen çevrenin de etkisi var. Ama nasıl etkisi olduğunu iyi bilmiyoruz. Sarı ırkta örneğin Kuzey Amerika'yla aynı enlemde olan Kuzey Japonya'ya bakıldığında MS'lilerin sayısı çok düşük. Sarı ırkın, kısmen siyah ırkın MS'e karşı koruyuculuğu var. Beyaz ırk MS'in ortaya çıkması için daha yatkın. En çok sarı saçlı, renkli gözlü, beyaz tenli kadınlarda görülüyor. Zaten kadınlarda erkeklerden 2 kat daha fazla rastlanıyor.
    Hastalık, Kişiden kişiye farklı seyredebiliyor. Ataklı olanlar bazen iz bırakmadan düzeliyor ama MS öldürücü bir hastalık değil. Yeni tedavi yaklaşımlarında; 10 yıldır kullanılan koruyucu ilaçlar var. Hastalığı yok etmiyor, ama atak olma ihtimalini azaltıyor. Beyinde ortaya çıkardığı izleri azaltmak mümkün oluyor. Kök hücre çalışmaları da sürüyor.

    Anneden bebeğe geçme riski yüzde 1'in altında.
    Sigara hastalığın bazı belirtilerini artırabiliyor. Alkolün çok aşırıya gidilmedikçe bir mahsuru yok.
    MS'li kadın hamile kalamaz ya da kalmamalı gibi yanlış bir kanı var. İsterse beş tane hamilelik yaşasın, bunun bir zararı yok.
    Tek başına egzersiz MS'i düzeltmez ancak bazı komplikasyonların önüne geçebilir.
    İştah ve uykuyu düzenlemeye yardımcı olduğu gibi kendini iyi hissetmeye de katkıda bulunur.
    Hastalıkla ilgili her şey -fiziksel belirtilerden, duygusal etkisine dek- cinsel hayatı etkileyebilir. Ancak bu, cinsel problemlerin tedavi edilemeyecekleri anlamına gelmez. MS'i olan kişiler tatminkâr bir cinsel yaşam yaşayabilirler.
    MS'i olan kişilerin yüzde 30 - 40'ı hafif ya da orta derecede depresyona girmektedir.
    Stresin MS'e neden olduğuna veya kötüleştirdiğine ilişkin bir kanıt yok. MS'li kişiler stresle mücadelede, hem zihinsel hem de fiziksel açıdan olabildiğince aktif olmalı, eğlenceye vakit ayırmalıdır.
    Sıcaklık MS'i kalıcı bir şekilde kötüleştirmez. Ancak, günün sıcağından kaçınmak ve sıcak su yerine ılık suda banyo yapmak iyi olur.
    Grip aşıları bazı MS'lilerde belirtilerde artışa neden olabilmekte. Bununla birlikte, grip aşılarının şiddetlenmelerinin sayısında bir artışa neden oldukları fikrini destekleyecek kanıt mevcut değil.

    (Bu yazının bir bölümü Schering İlaç tarafından hazırlanan MS'le yaşamak kitapçığından alınmıştır.)
    ahmetyatıcı
    26-09-2008, 22:55
    Serebral Paralizi (Beyin Felci)

    Genel anlamıyla bir tanım yapılacak olursa, doğum öncesi,doğum sırasında ya da doğum sonrası herhangi bir nedenle beynin hasar görmesi sonucu oluşan motor (ve bazı durumlarda mental) bozukluktur.

    SP adale tonusunda bozukluk, anormal postür (duruş bozukluğu) ve bozuk hareket görünümüyle karşımıza çıkar. SP gelişimsel bir bozukluktur. Motor fonksiyonlarda bozukluğun yanında, duyu bozukluğu (sensory disfonksiyon), nistagmus, strabismus (gözde kayma, titreme gibi bozukluklar), zeka geriliği (mental retardasyon), davranış bozuklukları, öğrenme güçlükleri, dil-konuşma bozuklukları ve ağız-diş problemleri de görülebilir.

    Beyinde motor bölgenin (kol-bacakların tam kullanımı, yürüme, yemek yeme, merdiven çıkma gibi günlük yaşamı sürdürmeye yarayan hareket yeteneğini sağlayan beyin bölgesi) gelişimi 7-8 yaşlarında tamamlanır. Hamilelik döneminin başlangıcından 7-8 yaşlarına kadar beyinde oluşabilecek herhangi bir problem bu bölgenin fonksiyon bozukluğu olarak karşımıza çıkar.Ortaya çıkan tablo ise Serebral Paralizi olarak adlandırılır.

    SP’de beyin hasarı ilerleyici değildir. Fakat ortaya çıkan sorun ömür boyu devam eder. Ülkemizde toplam nüfus içerisindeki SP’li oranının % 1.66 (600’de 1) olduğu tahmin edilmektedir. Buna göre Türkiye’de yaklaşik 700.000 SP’li bulunmaktadır.

    Türkiye’de oranların fazla olması akraba evlilikleri, hamilelik döneminde geçirilen hastalıkların fazla olması ve bakım şartlarının yetersizliği, doğum şartlarının olumsuzluğu, bebek bakım hizmetlerinin yetersizliği, ilk çocukluk yıllarında bebeklerde bulaşıcı ve ateşli hastalıkların fazlalığı ve beslenme yetersizliği gibi nedenlere bağlanmaktadır.

    Serebral Paralizi'nin nedenleri;

    - Doğum öncesi nedenler
    - Doğum sırasında oluşan nedenler
    - Doğum sonrası (post-natal) nedenler

    Doğum öncesi nedenler:

    - Genetik durumlar
    - Hamilelik döneminde geçirilen enfeksiyonlar
    - Rubella, herpes.
    - Fetal anoksi (Bebeğin anne karnında oksijensiz kalması; beyin kanamasına neden olur.)
    - Plasentanın gelişim bozukluğu ya da erken ayrılması
    - Rh uyuşmazlığı (eritroblasis fetalis, hemolitik anemi, hiperbilurunemi)
    - Metabolik hastalıklar (diabetes mellitus, hamilelik toksemisi)
    - Gelişimsel bozukluklar (vasküler ya da iskelet yapıda)
    - Beslenme bozuklukları
    - Sigara, alkol ya da madde bağımlılığı
    - Annenin enzim veya L-Dopa tedavisi görmesi
    - Akraba evlilikleri
    - Annenin aldığı ilaçlar (Zorunlu hallerde, doktor kontrolü dışındakiler)
    - Hamilelik döneminde geçirilen tıbbi müdahaleler (Diş çekilmesi, operasyon, röntgen vb...)

    Doğum sırasında oluşan nedenler:

    - Zor doğum (Anoksi), plesentanın erken ayrılması, plesenta previa, uzayan doğum.
    - İlaç sedasyonuna bağlı asfiksi nedeniyle beyin kan damarlarında kompresyon ve yırtılma
    - Prematüre (erken doğum), postmatüre (geç doğum)
    - Kordon komplikasyonları
    - Geliş anomalileri (makat doğum, ayaktan geliş)
    - Forseps ya da vakumla doğum

    Doğum sonrası (post-natal) nedenler:

    - Düşük doğum kilosu
    - Vasküler hadiseler ve intrakranial hemoraj
    - Kafa travması
    - Ensefelopati
    - Toksik durumlar
    - Kardiak arreste bağlı anoksi
    - Nöbetler (Konvülzyon, epilepsi)
    - Tümör
    - Viral ve bakteriyal beyin enfeksiyonları
    - Sarılık (Hiperblirunemi)
    - Menenjit

    Serebral Paralizi'nin tipleri:

    Spastik SP: Spastite, en genel anlamda, kas sertliği ya da pasif harekete direnç olarak tanımlanabilir. Kasların normal yapısındaki değişiklik ve sertlik hareketlerin de etkilenmesine ve zor yapılmasına neden olur. Aşırı spastite zamanla iskelet yapı üzerinde bozukluklara ve postürün (duruşun) bozulmasına yol açar. Bunun yanısıra oturma, ellerin kullanılması, yürüme gibi fonksiyonel aktiviteleri de olumsuz yönde etkiler. Spastik tip SP’nin en yaygın tipidir. Spastik çocuk, SP teşhisi altında etkilenen vücut kısmına göre tanımlanır;

    Hemiplegic tip SP: Bu tipte vücudun bir tarafındaki kol, gövde ve bacak etkilenir. Elin kullanımı zordur. Bacak kaslarındaki spastite nedeniyle yürüme parmak ucunda yürüme şeklinde olur.

    Diplegic tip SP: Bu tipte her iki bacak spastitesi kollardan daha fazladır. Bacaklar birbirine sıkışıktır. Parmak ucuna basma sık görülür.

    Quadriplegic tip SP: Bu tipte ise tüm vücut etkilenmiştir. Baş kontrolünün yetersizliği, ellerin yumruk şeklinde, bacakların çaprazlar tarzda durması yaygın bir görüntüdür.

    Atatoid SP: Kontrolsüz hareket olarak tanımlanabilir. Çocuğun bacak, kol, el veya yüzünde istemsiz hareketler oluşur. Bu tipte kaslarda ani değişiklikler oluşur. Kaslar çok gevşek durumdan aniden çok sert bir duruma geçebilirler. Bu da hareketlerin koordineli yapılmasını engeller.

    Ataksik SP: Dengeyi korumada, sallanma durumudur. Baş kontrolünün zayıf olması, gövde dengesinin sağlanamaması nedeniyle gelişim yavaştır ve yürüme çok geç sağlanır.


    Serebral Paralizi'nin Erken Teşhisi
    SP’li vakalarda fizik tedavi ve rehabilitasyonun başarısı için erken teşhis çok önemlidir.

    Aileler bebeğin gelişiminde en ufak bir gecikme ya da sapma gördüğünde, ya da aşağıdaki belirtileri gözledikleri durumda derhal doktora baş vurmalıdırlar.

    SP’nin habercisi olabilecek erken belirtiler

    1 aylık bebekte;

    - Sürekli ağlama
    - Emme bozukluğu
    - Israrlı ve sürekli kusma
    - Çevresinden gelen uyarılara cevap vermeme Havale (Konvülzyon)

    2 aylık bebekte (yukarıdakilere ek olarak);

    - Bulunması gereken reflekslerin kaybı
    - Kaslarda aşırı sertlik ya da gevşeklik

    3 aylık bebekte;

    - Gözde kayma, titreme
    - Bebeğin sırtüstü, baş ve topuklar üzerinde yay gibi sert bir şekilde durması
    - Bebeğin gülmemesi, annenin yüzüne bakmaması

    4 aylık bebekte;

    - Baş kontrolünün olmaması
    - Gözde odaklaşmanın sağlanamaması
    - Elin ya da ellerin beş parmak içte kalacak şekilde yumruk halinde tutulması
    - Kaybolması gereken reflekslerin devam etmesi

    8 aylık bebekte;

    - Dönme ve oturma aktivitelerinin olmaması
    - El-göz koordinasyonunun yokluğu
    - Tekme atarken iki bacağın da itilmesi
    - Bebeğin bacaklarını uzatarak oturduğu pozisyonda vücudunun öne eğilmesi, bacakların birbiri üzerine binmesi


    10 aylık bebekte;

    - Emeklemenin olmaması ya da her iki ayağın birden çekilerek, sıçrar tarzda emekleme
    - Ayağa kalkmada zorluk
    - İsmi ile çağrılınca tepki vermemesi
    - Ağızdan salya akması
    - Verilen yiyeceği ağzına almaması ya da ağzına götürememesi

    1 yaşındaki bebekte;

    - Tutunarak yürüyememesi
    - Parmak ucuna basarak yürüme

    belirtileri gözlendiği durumlarda derhal doktora başvurmalıdır.

    Serebral Paralizi'de Tedavi ve Rehabilitasyon:

    SP, tıbbi yaklaşım ve rehabilitasyon yaklaşımı olarak iki yönlü ele alınmalıdır;

    Tıbbi yaklaşım: Teşhisle başlar. SP teşhisi Pediatrik Nörolog başta olmak üzere, ilgili hekimler tarafından konulur. Teşhiste yardımcı olmak üzere EEG (Elektro Ensefalografi), EMG (Elektro Myografi), SEP (Somatosensoryel Evok Potansiyel),VEP (Visuel Evok Potansiyel), MR (Magnetik Rezonans) gibi ileri tetkiklerden yararlanılabilir.

    SP’li hastada direk SP’ye yönelik etkin bir ilaç yoktur. Ancak hastalıkla seyreden konsülzyon (havaleler) ve epilepsi için yaygın şekildi ilaç kullanılmaktadır. Bunun yanında kaslardaki aşırı sertliği önlemek için de bazı ilaçlar kullanılmaktadır.

    Rehabilitasyon yaklaşımları: SP’li çocuklarda görülen problemlerin en aza indirilmesi ve onların topluma kazandırılması çok yönlü bir rehabilitasyon programıyla sağlanabilir. Ailenin eğitiminden, çocuğun fiziksel çevresinin düzenlenmesine kadar bir dizi sorun hesaba katılmak ve rehabilitasyonun alanı içine dahil edilmek zorundadır.

    Çocuklarda görülen hareket bozukluklarını en aza indirmek, Oluşabilecek kas-iskelet sistemi bozukluklarını önlemek, postür bozukluklarının oluşmasını engellemek, Günlük yaşam aktivitelerinde bağımsız davranabilmeyi sağlamak, Yardımcı araç, gereç ve cihazları belirlemek, Eğer SP tablosuna eşlik eden, görme, işitme, konuşma ve zeka problemleri varsa bunların en aza indirilmesini sağlamak, Aile eğitimi vermek ve SP’li çocuğun eğitimi konusunda aileye yol göstermek, SP’li çocuğun yaşayacağı mekanların düzenlemesine yapmak.
    ahmetyatıcı
    26-09-2008, 22:56
    Parkinson Hastalığı(Paralysis agitans)

    Titreme, kaslarda sertlik ve reflekslerin kaybı ile kendini belli eden bir hastalıktır.

    Her iki cinsiyette ve her ırkta görülür. Genellikle 50-65 yaşlar arasında başlar, bu yaş grubundakilerin yaklaşık %1”inde görülür.

    Hastaların yarısında ilaç tedavisi 10 yıl süreyle başarılı olur ve önemli bir düşkünlük ortaya çıkmaz. Hastalık bazen hızlı ilerler.

    BELİRTİ ve BULGULAR
    1. Bir veya iki elde titreme;

    2. Başparmak ve işaret parmağının “hap yapar” tarzda sürekli hareketi

    3. Otururken ayağı kalkmada güçlük, hareketlerde yavaşlama

    4. Maske yüz (göz kırpmanın kaybolması, heyecan ifadesinin kaybı)

    5. Bedenin öne doğru eğilmesi

    6. Hızlı ve sarsak yürüme, yürürken kol sallamanın kaybı

    7. Monoton konuşma

    8. Ciddi olgularda kol ve bacaklarda sertlik

    9. Geç dönmede, yutma güçlükleri, ağızdan salya akması

    10. Zihinsel fonksiyonlar (zeka, bellek) hastalıktan etkilenmez

    11. Depresyon ve başka ruhsal sorunlar sıktır

    NEDENLERİ
    12. Nedeni henüz tam olarak bilinmemektedir.

    13. Beyinde hareketli denetleyen bölgelerde hücre kaybının, bir nörotransmiter olan dopamin eksikliğine yol açmaktadır.

    14. Sekonder veya semptomatik Parkinsonizm - Karbon monoksit, manganez zehirlenmesi, bazal ganglionlarda tümör, Von Economo hastalığı, bazı ilaçlar (nöroleptik veya psikotroplar), ateroskleroz (arteriyosklerotik psödoparkinsonizm), sinir sisteminin dejeneratif hastalıkları veya nörosifiliz gibi nedenlere bağlı olarak gelişir

    TEDAVİ
    15. L-dopa (vücutta dopamine çevrilir) ile semptomlar yıllıra boyunca etkin bir biçimde kontrol edilebilmektedir.

    16. Antikolinerjikler tedavide uzun süre başarı ile kullanılmışlardır ve daha çok ilaca bağlı Parkinsonizmde etkilidirler

    17. İlaca veya dış etmenlere bağlı olanlarda ilaç kesilir veya etmen ortadan kaldırılınca düzelme gözlenir.

    18. Antidepresanlar yardımcı olabilir

    19. Amantadin

    20. Beyin cerrahisi

    21. Fizik tedaviSARA - EPİLEPSİ

    Epilepsi ani başlayan, kendiliğinden geçebilen, tekrarlamaya eğilimli nörolojik bir hastalıktır. Temel olarak bir beyin fonksiyon bozukluğudur. Beyin hücrelerindeki elektriksel uyarılarda dengesizlik söz konusudur. Bu uyarılar epilepsi hastalığına özgü nöbetlerin ortaya çıkmasını sağlar. Epilepsi vakaları birbirinden farklıdır.

    BELİRTİ ve BULGULAR
    Epilepsinin tipine bağlıdır. Tüm vakalarda ortak bulgu epilepsi nöbetleridir. Nöbetler her hastada değişik şekillerde görülür ve birbirinden değişik belirtiler verir. İlk belirtiler çoğunlukla çocukluk veya ergenlik dönemlerinde ortaya çıkar.

    1. Gözlerin sabit bir noktaya kilitlenmesi, birkaç saniye süreyle “donup kalma”. Gün içerisinde defalarca tekrar edebilir.

    2. Bilinç kaybı ve yere düşme, şiddetli silkinme-gerilme-kasılma hareketleri ve idrar kaçırma. Aniden ağlama kriziyle başlayabilir ve belirtiler geçtikten sonra derin bir uyku haliyle nöbet biter. Nöbet 30 dakika kadar sürebilir.

    3. Sürekli ağız şapırdatma, amaçsız hareketler yapma, etraftakilerden kopma-uzaklaşma hissi. Nöbet öncesinde karında garip bir rahatsızlık hissi, duyusal halüsinasyonlar ve algısal bozukluklar görülebilir.

    4. Elde, ayakta veya yüzde ritmik seğirmeler. Bazen tüm vücuda yayılır ve genellikle seğirme sonrası etkilenen bölgede kısa süren güçsüzlük meydana gelir.

    NEDENLERİ
    5. Vakaların %50”sinde belirli bir neden yoktur.

    6. Kalıtımsal faktörler, doğum travmaları, ağır kafa travmaları, doğumsal enfeksiyonlar, alkol veya madde bağımlılığı, kurşun zehirlenmesi ve çeşitli metabolik hastalıklar hastalığın başlamasında rol oynayabilir.

    7. Çeşitli sebepler nöbetleri başlatabilir. Bu sebepler arasında; bazı kimyasal maddeler veya yiyecekler, uyku bozuklukları, stres,ışık çakmaları, adet dönemleri ve bazı ilaçlar sayılabilir.

    8. Doğuştan gelen hastalıklar: Kromozom hastalıkları, yapım maddeleri ile ilgili değişiklikler içeren metabolik hastalıklar, bazı enzim eksiklikleri gibi doğuştan gelen nedenler.

    9. Gebelikte bebeğin beyin gelişimini etkileyen mikrobik hastalıklar, annenin ilaç ve alkol alımı.

    10. Doğum sırasında meydana gelebilecek beyin zedelenmesi, kanaması ve beynin oksijensiz kalması.

    11. Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı.

    12. Kazalara bağlı beyin zedelenmesi.

    13. Beyin tümörleri.

    14. Uzun süren ateşli havaleler.

    ÖZEL TETKİKLER
    15. Özellikle erişkin yaşta başlayan epilepsi vakalarında bilgisayarlı beyin tomografisi ile beyin tümörü, beyin absesi veya hematom aranmalıdır.

    16. Standart kafa filmleri veya MRI çekilebilir.

    17. Sifiliz (frengi) şüphesinde uygun testler yapılmalıdır.

    18. Gerekli görülen vakalarda EEG çekilir. EEG; epilepsi nöbetinin klinik özelliklerini göstermesinin yanı sıra, nöbetin elektrofizyolojisini de ortaya çıkararak tedavi seçiminde yardımcı olur.

    Epilepsi düzenli kullanılan ilaçlarla kontrol altına alınabilir. İlaçlar, nöbetlerin sıklığını ve şiddetini azaltır. En çok kullanılan ilaçlar arasında fenitoin, fenobarbital, valproik asit, karbamazepin sayılabilir.
    ahmetyatıcı
    26-09-2008, 22:57
    Menenjit
    Menenjit, beyin zarlarının iltihabıdır. Ender görülen bir durumdur ama çok önemli sorunlara yol açtığından, en küçük bir kuşkuda bile harekete geçilmelidir. Beyin, meninks adı verilen, üç ince zarla örtülüdür. İçteki iki zar arasında beyni koruyup besleyen önemli bir sıvı vardır. Buna, serebrospinal sıvı yani beyin - omurilik sıvısı denir. Meninksler, omuriliği sararak, omurga boyunca aşağıya inerler ve aradaki sıvı beyinle birlikte omuriliği de besler.

    Nedenleri
    Menenjit, beyin - omurilik sıvısına mikrop girmesiyle oluşur. Mikroplar, beyin zarlarını tahriş eder ve kızarıp, şişmelerine neden olurlar. Mikroplar beyin - omurilik sıvısına kan yoluyla ulaşırlar; kana ise dış dünya ile teması olan yüzeylerden (burun, boğaz gibi) ya da içerideki enfeksiyonlardan (apse gibi) geçerler. Zarlar hava ile temas ederlerse, havadan da mikrop kaparlar.

    Bazı durumlarda menenjit daha kolay oluşur. Sözgelimi meninkslerin doğrudan mikrop kapmaları söz konusu olabilir. Bu, kaza sonucu kafatası ve burun kırıklarında ve omurilikleri açıkta kalan, doğuştan spina bifidalı bebeklerde görülebilir. Durum düzeltilmezse, enfeksiyon omurilikten beyne doğru ilerler ve bebek menenjitten ölür. Menenjite yatkınlık yaratan öteki durumlar arasında ise, kan kanseri ya da bazı ilaçlara (kanser tedavisi için kullanılan ilaçlar gibi) bağlı olarak savunma mekanizmasının yani direncin zayıflaması sayılabilir.

    Çocuklar bu hastalığa daha çok yakalanırlar; sözgelimi bir yaşın altındaki her 100.000 çocuktan 16’sında menenjit görülmektedir, ama 25 yaşın üstündeki erişkinlerde, 100.000’de 0.3 vakaya rastlanılmaktadır. Hastalığın sıklığı, yaşlılıkta yine artmaktadır.

    Belirtiler:
    Menenjit, genellikle birkaç saat içinde ortaya çıkar. En önemli belirtisi, şiddetli baş ağrısıdır, ayrıca ışığa bakmakla ortaya çıkan göz ağrısı da olabilir. Hasta kendini kötü hisseder, ateşi vardır ve karanlık bir yerde hareketsiz yatmak ister. Ense sertliği, bulantı ve kusma görülür. Hastada sersemlik olabileceği gibi, aşırı hareketlilik de gözlenebilir. Bebekte belirtiler ateş, kusma, iştahsızlık, huzursuzluk hali ya da havaledir. Doktor, muayene sırasında, genel bulguların yanı sıra, iltihabın meninkslerden kaynaklandığını gösteren özel bulgular da arar. Bu tip bulguların en sık görüleni, beyin ve omurilikteki iltihap nedeniyle oluşan “ense sertliği”dir.

    Omurilik, bacağın uzatılması ya da bükülmesiyle gerildiğinde de, şiddetli ağrı oluşur. Doktor, göz dibini muayene ederek, göz sinirinin etkilenip etkilenmediğini araştırabilir. Bebekte tanı koymak çok daha zordur ve doktor, tanı koymada yalnızca annenin,bebeğin normal olmadığına ilişkin izlenimine dayanmak zorunda kalabilir. Bebekte ayrıca bıngıldakta kabarıklık ve ense sertliği gibi belirtiler de olabilir.

    Menenjitten kuşkulanılan hastalar, hemen hastaneye gitmelidir. Doktorlar basit bir kan tahlili ile göğüs ve kafatası röntgenlerine başvururlar. En önemli inceleme belden su alma, yani lomber ponksiyondur (omuriliği çevreleyen sıvıdan bir miktar örnek alınır).Sıvı genellikle son derece saydamdır, eğer bulanıksa menenjit olasılığını gösterir. Sıvı ayrıca, mikrop olup olmadığının anlaşılması için tahlil edilir.

    Tedavi:
    Çoğu menenjitli hastaya tanı konduktan sonra, zaman yitirmeden yüksek dozda antibiyotik verilmeye başlanır. İlaç genellikle aralıksız, damardan uygulanır. Beyin - omurilik sıvısı bulanıksa, test sonuçları gelmeden tedaviye başlanır. Söz konusu bakteriye göre, kloramfenikol ve penisilin en sık kullanılan antibiyotiklerdir.

    Hastaya ayrı bir yerde, özenli bir bakım göstermek gerekir. Rahatlatmak için başka ilaçlar da verilebilir; baş ağrısı için ağrı kesiciler; havale nöbetleri için anti - konvülsanlar ve sakinleştiriciler; kusmaya karşı ilaçlar gibi. Ateş düşene kadar, birkaç gün damardan antibiyotik verilmesi sürdürülür. Bedenin mikroptan arındırıldığından emin olmak için bir süre ağızdan da verilebilirler.

    Hasta, kısa bir dinlenmeden sonra normal yaşamına dönebilecek duruma gelir.

    Menenjitten iyileşme oranı oldukça yüksektir, birkaç hafta içinde hasta sağlığına kavuşur. Ancak yine de menenjit tehlikeli bir hastalıktır; vakaların yüzde 6’sı ölümle, bir bölümü de sakatlıkla ya da kalıcı bozukluklarla sonuçlanır. Sakatlık çok küçük çocuklarda daha sıktır. Sağırlık, zekâ geriliği, spastisite ya da epilepsi (sara) olabilir. Bazen, beyin çevresindeki sıvının dolaşımı engellenir ve çocuğun kafası büyür yani hidrosefali ortaya çıkar. Menenjit geçiren çocuklar, bu sorunlar açısından kontrol edilirler. Hastalığın yinelendiği durumlarda kişiler, kolaylaştırıcı etkenler açısından incelenerek, bir daha menenjit geçirmeleri önlenir. Bütün menenjitlerde, erken tanı, yaşam kurtarıcıdır. Belirtiler görüldüğünde mutlaka doktora gitmek gerekir. Menenjit olasılığında doktor hastayı ileri tetkik ve tedavi için hastaneye yollayacaktır.

    Hastalığın, virüslerle ve bakterilerle oluşan iki türü vardır ve bunları ayırt etmek önemlidir. Viral menenjit daha sıktır ve tehlikesi daha azdır. Belirtileri, şiddetli baş ağrısıyla seyreden hafif bir nezle ile daha ağır şikayetler arasında değişir. Antibiyotiğe gerek yoktur, iyi bakım yeterlidir.

    Türleri:
    En sık görülen tipi, meningokok türü bakterilerin neden olduğu menenjittir. Hastalık bazen yerel salgınlar yapar. İki tipi vardır.Birincisi çok tehlikelidir. Aniden başlar, baş ağrısı, şok ve bütün bedende çürüğe benzer morluklar olur. Kısa zamanda ölümle sonuçlanabilir (bazen 12 saat içinde) bu nedenle acil tedavi çok önemlidir.

    İkinci ve daha sık görülen tipi 1 - 2 gün nezleye benzer belirtiler verdikten sonra ortaya çıkan şiddetli baş ağrısı, kusma ve döküntü biçimindedir. Tanı belden, beyin - omurilik sıvısının alınması ve mikropların görülmesiyle konur. Genellikle penisilin uygulanır ve iyileşme şansı yüksektir. Meningokok menenjiti bulaşıcıdır ve hastayla teması olanların antibiyotikle korunmasını gerektirir.

    Pnömokok menenjiti 45 yaşın üstündekilerde daha sıktır. Tehlikelidir ve yüzde 25 hastada kalıcı hasar oluşturur. Fazla bulaşıcı değildir, salgın görülmez, koruyucu tedaviye gerek yoktur.

    Hemofilus influenza menenjiti, 4 yaşın altındaki çocuklarda olur. Öteki bakteriyel menenjitlere benzer ancak ayırıcı tanı konmalıdır çünkü penisiline yanıt vermez, başka antibiyotiklerin kullanılması gerekir.

    Tüberküloz (verem) menenjiti, ender görülen önemli bir menenjit türüdür. Özellikle, beslenme yetersizliği olan bebekleri ve erişkinleri etkiler. Belirtiler çok belirsiz olabilir ve hasta kendini kötü hissedinceye kadar birkaç hafta geçer. Tanı yine beyin omurilik sıvısının incelenmesiyle konur ve tedavisi uzun süreli (1 yıl) antibiyotik uygulamaktır.Omurga
    Omurga 33 adet omur kemiği (vertebra)’nden oluşur. Omurların iki ana görevi vardır. Birincisi kasların bağlanma yerlerini oluşturarak hareketlerimizi kolaylaştırmak, ikincisi ise omuriliği korumaktır. Omurganın 5 bölgesi vardır. En yüksek bölgesi boyuna yakın olan servikal bölgedir. Burası kafatasının hemen altındadır ve 7 kemikten oluşur. Sonra aşağı doğru 12 torakal (kaburgaları tutan), 5 lomber (bel bölgesi) ve birbirine yapışık olan sakrum ve koksiks (kuyruksokumu) kemikleri vardır.

    Omurilik:
    Omurilik omurganın içinde vücut boyunca uzanan ve ortasında yine boydan boya bir kanal içeren merkezi sinir sistemidir. Omuriliği beyin kökünden kesin bir sınırla ayırmak olanaksızdır,biri diğerinin devamı gibidir. Omurilik yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır.Kolumna Vertebralis denilen birçok kemikten oluşmuş bir kemik yapı içinde bulunmaktadır.Kolumna Vertebralis 70 cm uzunluğundadır, yani omurilik kolumna vertebralisten oldukça kısadır. Omurilik, belkemiğinin dörtte üçünde bitmesine rağmen, bazı sinirler, omuriliğin ilerisine kadar uzar. Bu sinir demetlerine cauda equina (at kuyruğu) adı verilir, çünkü şekli at kuyruğunu andırır.

    Omurilik Beyin kökünün sonunda başlayıp belkemiğinin neredeyse sonuna kadar devam eden uzun ve narin bir yapı olan omurilik, beyin ile vücudun geri kalanı arasında hem gelen hem giden mesajları taşır. Beynin kafatası kemikleri ile korunması gibi, omurilik de, belkemiğini oluşturan omurlarca korunur. Beyin, omurilikten aşağı ve yukarı gelip giden sinirler kanalıyla vücudun çoğu kısmı ile iletişim halindedir

    Omurilik enine kesitinde dıştan içe doğru;kemik dokusundan yapılmış bir omur,onun altında duramater(sert zar),onun altında arachnoid (örümceksi zar) ,onun altında beyinde de bulunan serebrospinal sıvı ve onun da altında beyini de örten ve omuriliğin tüm dış yüzünü kaplayan bağ dokudan yapılmış zar pia mader (ince zar) gelir.Sonrasında ise omuriliğin içindeki ak madde ve boz madde tabakası ve en içte de yine serebrospinal sıvıyla dolu omurilik kanalı görülür. Omuriliğin akmaddesi sinir aksonlarından yapılmıştır.

    Akmadde; boz madde içine girmeden omurilik içersinde uzanan duyusal sinirlerden ve duyusal ara sinirlerden oluşmuştur. Bu ara sinirler genellikle beyinde sonlanır. Ak maddenin geri kalan kısmı beyinden tepki organlarına uzanan motorik sinirleri içerir.

    Boz madde rengini nöronların gövde kısımlarından alır. Enine kesitte boz maddenin ,omurilik boyunca ‘H’ şeklinde bir kolon meydana getirdiği görülür.

    Omurilik soğanı,omurilik ile beynin arka kısmı arasında bulunur. Omuriliğin boz kolonu beynin medullası içine uzanır Kalp atışını,atardamarların çapının değişmesi,solunum hareketleri,yutma ve tükürük salgıları omurilik soğanı tarafından denetlenir. Ayakta durma ve vücudun duruşunun düzenlenmesi de bu bölgedeki merkezlerde yapılır.

    Omurilik nasıl çalışır?
    Sinir sistemi, beyin ve omurilik çoğunlukla da birbirleri arasında bağlantılar kurarak tüm vücutta bulunan 100 milyar ya da daha fazla sayıda sinir hücresinden oluşur. Nöron adı verilen bir sinir hücresi, büyük bir hücre gövdesi ve mesajları göndermek için tek bir uzantıdan (akson) oluşur. Nöronlar, çoğunlukla, mesajları almak için birçok dala (dendrit) sahiptir. Normal olarak, sinirler, mesajlarını elektriksel olarak tek bir yönde iletirler; bu yön, bir nöronun aksonundan bir sonraki nöronun dendritine doğrudur. Nöronlar arasındaki temas noktalarında (snaps), mesaj taşıyan akson, nöro-iletken adı verilen kimyasal maddeden küçük miktarlarda salgılar. Bu kimyasallar, bir sonraki nöronun dendriti üzerindeki alıcıları, yeni bir elektriksel akım başlatmak üzere harekete geçirir. Farklı sinir türleri, snapslarda mesajlarını iletmek için farklı nöro-iletkenler kullanır. Her bir büyük aksonun etrafında, bir elektrik teli çevresindeki yalıtıma benzer şekilde işleyen miyelin kılıfı yer alır.

    Bu yalıtım kesildiğinde ya da kusurlu hale geldiğinde, sinir iletimi yavaşlar ya da durur ve sonuçta beyin ve omurilik dokularının sertleşmesi ve Guillain-Barré sendromu gibi hastalıklar doğar. Beyin ve sinirler, normal olarak, eş zamanlı bir şekilde çok büyük miktarlarda bilgi gönderip alabilecek olağanüstü derecede kompleks bir iletişim sistemi oluşturmuşlardır. Ancak, sistem, hastalıklara ve yaralanmalara karşı hassastır. Beyin ya da omuriliğin bakteriyel ya da virüs sebepli enfeksiyonları, menenjit ya da beyin iltihabına yol açabilir. Beyne giden kan kaynağındaki bir engel, felce neden olabilir. Yaralanmalar ya da tümörler, beyin ya da omurilikte yapısal hasarlara sebep olabilir.

    Omurilik felci
    Beynimizle kollarımız ve bacaklarımız arasındaki bağlantıyı omurilik sağlar. Bu önemli organ sayesinde kollarımızı, bacaklarımızı ve gövdemizi hareket ettirebiliriz. Omurgada kırık olursa omurilik kolayca yaralanır ve alttaki seviyede kalıcı felç gelişir. Omurilik bir kez zedelendiğinde onu eski haline getirecek bir yöntemi tıp alemi maalesef hâlâ keşfedemedi. Omurilik şu an için ne ameliyatla dikilebiliyor ne ilaçla tedavi edilebiliyor ne de zamanla kendiliğinden iyileşebiliyor. Omurilik yaralanması erkeklerde, gençlerde ve bekarlarda daha sık görülür. Ortalama yaş ise 33 olarak bulunmuştur. Görüldüğü gibi omurilik yaralanması genç yaş grubunun hastalığıdır

    Omuriliğin işleyişini raylar üstünde giden bir trene benzetebiliriz.Ray sisteminde hareket halinde olan sinirsel hat ile beyinden uyarıyı alıp alıcı organlara ve bu organlardan beyine götüren ve bunu saniseler içinde yapan komplike bir elektriksel akış kablosu gibidir.Belirli yerlerde meydana gelecek kopmalar,sinirlerin omurilik aracılığıyla beyine iletilmesini önleyeceği için,o bölgeden aşağıda olan kısımların uyarılması algılanamaz,dolayısıyla kaslara istemli hareket verilemez ve denetlenemez. Ancak istemsiz refleksler korunabilir.

    Omurga yaralanması künt veya penetran travma, kompresör kuvvetler, anormal hareket (hiperfleksiyon, hiperextansiyon, yana bükülme, asılma) sonucu oluşabilir.Omurilik zedelenmesinin en sık nedenleri;

    - Trafik kazaları ilk sırada yer alır.
    - Bunu yüksekten düşme
    - Denize balıklama atlama.Özellikle yaz aylarında boyun kırıklarının büyük bölümü bu yolla meydana gelmektedir.
    - Ateşli silah yaralanmaları izler.
    - Dikkat edilirse bunlar aslında sakınılabilecek olaylardır. Özellikle trafik kazalarından sonra yaralının palas pandıras taşınması çok yanlıştır. Boynu stabilize edilmeden bir yaralı taşınmamalıdır. Çünkü hemen her organ hasarı geri getirilebilir ama omurilik hasarı asla! Trafik kazaları doğal olarak toplumun dinamik ve hareket eden kesiminde sık olduğu için omurilik felci de bir genç hastalığı. Bu, sorunu daha da ağırlaştırıyor. Genellikle sağlıklı ve genç bir insan,ömür boyu tekerlekli sandalyeyle yaşamak zorunda kalıyor. Her yıl ülkemizde 1000 civarında yeni omurilik felci vakası görüldüğü belirtiliyor.

    Spinal yaralanmalar; Burkulma, Aşırı zorlama, Fraktür, Dislokasyon ve Medulla spinalis yaralanması şeklinde sınıflandırılılır.

    Medulla spinalis yaralanması kordun basınç, ezilme ve laserasyonu ile ilişkili olarak komplet veya inkomplet olarak sınıflandırılabilir. Aşağıdaki durumlarda spinal yaralanma veya unstabil spinal kord varlığından söz edilebilir:

    - Grand mal nöbet aktivitesi.
    - Ciddi travma ve toksik maddelerin kullanımı.
    - Ağrı ve/veya parestezi şikayeti, kafa travması sonucu bilinç düzeyinde değişme.
    - Klavikula üzerinde yaralanma, topukların üzerine düşme, boyunda hassasiyet veya deformite.
    - Bütün hızlı taşıt yaralanmaları ve penetran travmalar.ÇOCUK FELCİ
    Hepimizin Çocuk Felci olarak da bildiğimiz TIP dilindeki POLIOMYELIT'e neden olan polio adlı virüstür biliyorsunuz. Aşağıdaki yazıda Çocuk Felci ile ilgili bir çok temel ve ileri düzey bilgiyi, sizi korkuturcasına okuyacaksınız. Unutmayın yaklaşık 4 yıldır görülmediği iddia edilen poliomyelit vakasının IRAK savaşı sonrasında hortlaması kuvvetli bir olasılıktır. Bunun ne kadar gerçekçi olduğunu aşağıdaki yazıyı okuyup bitirdikten sonra tekrar düşününüz. Unutmayın ki, çocuk felci aşısı (iğne olanı) diğer bulaşıcı hastalıkların aşıları gibi, bir sefer yaptırıldıktan sonra gerekmeyenlerden değildir. "Hatırlatma" denilen aşılamaların yararı olacağı düşünülmektedir. Aşı olmanın (yani hastalığın bulaşmasının) yaşı yoktur. Üç tip virüs olarak bilinen polio'dan korunmak için birden çok aşı önerilmektedir.

    TANIM
    Bulaşıcılığı oldukça yüksek olan, polio virüsü denilen mikropla bulaşan bir hastalıktır. 1-4 yaşlarında daha sık görülür. Mikrobun kaynağı hasta insanların dışkısı ve boğaz salgılarıdır. Dışkı ile kirlenmiş su ve besinlerin yenip içilmesi veya kalabalık yerlerde havaya yayılan mikropların solunması ya da sinekler ile bulaşmaktadır.

    GELİŞMESİ
    Vücuda girdikten sonra, bölgesel lenf düğümlerinde yerleşen virüs, günler sonra da kana karışmaya devam edebilir. Bu kana karışmayla birlikte diğer ikincil bölgelere de yerleşim olur. (kalp, deri, akciğer, karaciğer, beyin, omurilik). Polio virüsünün omurilik içine yerleşmesi en çok rastlanan durumdur. Kuluçka süresi 10-14 gündür. bu süre sonunda ve ateşli hastalıktan sonra omurilik içinde hangi sinir hücreleri ve bağları tahrip olmuş ise o organda "felç" olarak adlandırılan durum başlar.

    Hastalık genellikle belirtisiz ve sinsi gidişlidir. Hafif ateş, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı-kusma gibi nezlede görülebilecek belirtiler ile ortaya çıkar. Kimi hastalarda hastalık bu belirtilerle sınırlı kalırken kimilerinde de kalıcı felçler ortaya çıkar. Çocuk ayağa kalkmakta veya yürümekte eskisine oranla daha fazla güçlük çekmeye başlar. Felç olan bölgede (genellikle bacaklar) kaslar sert ve kasılmış değil, yumuşaktır ve duyu kaybı yoktur. Bazı vakalarda solunum kasları ve diafragmada felce uğrayıp solunum güçlüklerine neden olabilmektedir. Ölüm oranı % 2-20 arasındadır. Beyindeki solunum merkezinin de etkilenmesiyle bu oranlar % 40'lara kadar çıkabilmektedir.

    KORUNMA ve TEDAVİ
    Hastalığın kesin tedavisi yoktur. Ömür boyu kalıcı engelliliğe neden olabilmektedir. Aşılanma ile olur. Tüm dünyada çiçek hastalığında olduğu gibi kökünün kazınabilmesi için yoğun aşılama çalışmaları yapılmış ve birçok gelişmiş ülkede başarılı sonuçlar alınmıştır. Ne acıdır ki yurdumuzda hala görülmektedir. Aşı "Kardelen" olarak bilinen bir bitkiden elde edilmektedir. Ülkemizde çok çeşitli yörelerde çok yaygın olarak kardelen, kendiliğinden yetişmektedir. Ağızdan verilen ve toplumsal bağışıklamanın sağlanmasında önemli rol oynayan aşının yanında kişisel bağışıklamanın sağlanabilmesi için oldukça güvenilir ve etkin olan, enjeksiyon şeklinde uygulanan şekli mevcuttur. En etkili aşılama şeklinin bebeğin 2,3,4. veya 2,4,6ncı aylarında enjeksiyon tarzında, ölü aşı ile de 18. ayda ağızdan verilecek hatırlatma dozu olduğu kabul edilmektedir.

    Ülkemizde oral çocuk felci aşısı "OPV" kullanılmaktadır. Bu aşı zayıflatılmış virüs içerdiği için ilk aşılananlarda 760.000 aşıda bir olguda komplikasyon olarak felç görülmektedir. Bu aşı immün yetersizliği olanlara, immüno-supressif tedavi görenlere, kortikosteroid tedavi alanlara ve yakın temaslılarına yapılırsa risk çok daha fazla " 6800 kat" artmaktadır. Bu nedenle ülkemizde de bu grup hasta ve yakınlarına OPV önerilmemektedir. ABD ve İskandinav ülkeleri ise seyrek de olsa görülen OPV komplikasyonları nedeniyle ülkelerinde inaktif intramüküler poliomyelit aşısını "IPV" kullanmaktadır. Bizim ülkemizde bir süreden beri poliomyelit olgusu yoktur, ancak polio kontrolünün yetersiz olduğu kuzey Irak sınırından her an bulaşma olabilir, o nedenle rutin aşılamalarda ve kampanyalarda OPV kullanılmalıdır. Ancak bireysel aşılamalarda ve özel muayenehanelerde ücretini kendi ödeyenlere IPV yapılmaktadır. Bizim ülkemizde ne zaman rutin IPV aşı uygulamasına geçileceği ayrı bir merak konusudur.

    TARİHÇE
    MÖ : 1580-1350 Mısır’daki bir taş tablette bir bacağında gevşek bir felç olan bir rahip görülmektedir; bu da hastalığın bilinen en eski ipucudur.
    1840 : Jacob von Heine hastalığın klinik tarifini yazarak buna "enfantil paralizi" adını vermiştir.
    1894 : İlk polio salgını Amerika Birleşik Devletleri’nin Vermont eyaletinde belgelenmiş ve 119 çocuğu etkilemiştir.
    1905 : İsveç’teki bir polio salgınında yüzlerce çocuk ölmüş ve binlercesi felçli kalmıştır. Dr. Ivar Wickman polionun bulaşıcı olduğunu ileri sürmüştür.
    1909 : Karl Landsteiner, Erwin Popper ve Constantin Levaditi polionun bir virüs tarafından oluşturulduğunu ve ilk enfeksiyonun bağışıklık sağladığını göstermişlerdir. Bu nedenle aşısı mümkündür.
    1916 : Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeydoğusunda ortaya çıkan salgın 9,000’den fazla polio olgusuna yol açmıştır.
    1948 : 7 Nisan, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kurulması.
    1954 : Çocuk felcine karşı ilk aşı olan inaktiv çocuk felci aşısı (IPV) Dr. Jonas Salk tarafından geliştirildi ve Amerika’da çocuk felcine karşı kullanıldığı yerlerde çok başarılı oldu.
    1955 : Dr.Salk’ın çocuk felci aşısının Amerika’da kullanımı onaylanır.
    1957 : Dr. Albert Sabin, Dr.Salk’ın inaktiv çocuk felci aşısından (IPV) daha ucuz ve daha kolay uygulanabilen ağızdan verilen çocuk felci (OPV) aşısını tanıtır.
    1960’lı yıllar : Küba ve Doğu Avrupa’da ki aşı kampanyaları ağızdan verilen çocuk felci aşısı (OPV) kullanılarak geniş coğrafi bölgelerde çocuk felci virüsünün yok edilebileceğini kanıtlamıştır. Birçok ulusal bağışıklama programlarında OPV kullanımı tercih edilmeye başlanmıştır.
    Bu yıllarda ülkemizde 2 000 civarında BİLDİRMİ yapılan olay vardır.
    1963 : Ülkemizde ilk kez aşılama başlamıştır. Bu aşılama organize değildir. Ne acı ki 1963-1970 arasında, organize olmayan bu aşılama yüzünden pek çok insan, engelli olmuştur.
    1980 : Dünya Sağlık Asamblesi, bugüne kadar ilk olarak yok edilen, kızamığın dünyada artık olmadığını resmen onaylar.
    Her yıl tahmini olarak 500,000 çocuk felç olmaktadır.
    1985 : El Salvador iç savaşı sırasında düzenlenen üç günlük ateşkes, çocuk felci bağışıklamasında ilk ‘Barış Günlerini’ temsil eder.
    1988 : Dünya Sağlık Zirvesi 2000 yılına kadar çocuk felcini yok etme kararı alır.
    Dünyada 125’den fazla ülkede her yıl tahmini 350,000’in üzerinde çocuk felci vakası meydana gelmektedir.
    1990 : 1989 ve 1990 yılları arasında Çin’de meydana gelen salgın 10,000’in üstünde çocuk felci vakasına neden olmuştur.
    1991 : Amerika’da ki son felç vakası Luis Fermin Tenorio Cortez isimli bir erkek çocuğunun felç geçirmesi vakası’dır ve Ağustos ayında Junin Peru’da bulunmuştur.
    1994 : 29 Eylül tarihinde Amerika Bölgesi DSÖ Bölge Ofisleri arasında çocuk felcinden tamamen arındırılmış ilk bölge olmuştur.
    1997 : 19 Mart’ta Kamboçya’da çocuk felci geçiren Mum Chanty isimli 15 aylık bir kız çocuğu olduğu öğrenildi. Bu Doğu Pasifik Bölgesi’nde görülen son vaka oldu.
    Hindistan’da ki dini azınlıklar arasındaki çocuk felci salgını 800 çocuğun felç olması ile sonuçlandı.
    Ülkemizde toplam 6 çocuk felci vakası saptanmıştır.
    1998 : 26 Kasım 1998 tarihinde Van'da hastalığı başladığı bildirilen olaydan itibaren ülkemizde çocuk felci olayı görülmediği iddia edilmektedir. Ancak komşu ülkelerin temiz olmaması riskin devam ettiğini göstermektedir. Bu yıl 26 vaka saptanmıştır.
    1999 : Dünya Sağlık Asamblesi 52.22 sayılı kararla Evrensel Çocuk Felcinin Yok edilmesi Girişiminin faaliyetlerini hızlandırmak amacını onayladı.
    Angola’da 1000’den fazla çocuğun felç olmasına ve 50’den fazla çocuğun ölümüne neden olan büyük bir çocuk felci salgını olmuştur.
    İki sorunlu ülke Kongo ve Sierra Leone’da ilk ulusal aşılama günü düzenlenmiştir.
    2000 : Dünya çapında 2979 çocuk felci vakası olduğu rapor edilmiştir. Bu rakam 1988 yılından bu yana %99 oranında azalmıştır.
    29 Ekim’de DSÖ Doğu Pasifik Bölgesi çocuk felcinden arındırılmış bölge ilan edildi.
    17 Doğu ve orta Afrika ülkesi "Senkronize" Ulusal Aşılama Günü süresinde 76 milyon çocuğa aşı yaptırdı.
    50 ülkenin üzerinde gerçekleştirilen çocuk felci aşılama günleri aşılama gününde 240,000’in üstündeki çocuk ölümleri A vitamini kullanımı sayesinde azaltılmıştır.
    Angola’dan, yaklaşık on yıldır çocuk felcinin görülmediği Cape Verde adasına çocuk felci virüsünün gelmesi 17 ölüm ve 56 felç vakasıyla sonuçlanmıştır.
    2001 : yılın başında çocuk felcinden etkilenen yirmi ülke vardı. 2001 yılında dünya çapında sadece 480 çocuk felci vakası rapor edildi.
    26 Kasım 2001 tarihinde ülkemiz Dünya Sağlık Örgütünden, Çocuk Felcinden Arındırılmışlık belgesi almaya hak kazanmıştır.
    2002 : Küresel bazda, 2002 yılının başında sadece on ülkede çocuk felci vakasına rastlanmaktaydı.
    Küresel olarak çocuk felcinin yok edilmesi için elde bulunan fonda 275 milyon Amerikan dolarlık bir açık bulunmaktaydı.
    21 Haziran 2002 tarihinde DSÖ Avrupa Bölgesi tamamen çocuk felcinden arındırılması amaçlanmıştı ama ne yazık ki.

    Çocuk felci, yaşamın ileriki yıllarında yeni belirtiler ile yeniden ortaya çıkabilir. Zayıflık, eklem ve kas ağrısı ile bitkinlik belirtileri çocuk felci geçirildikten yıllar sonra ortaya çıkabilir. Bu belirtiler 'çocuk felcinin geç etkileri' ya da 'çocuk felci sonrası sendromu' olarak bilinmektedir. Çocuk felcinin geç belirtilerinin herhangi bir tedavisi yoktur. Ancak belirtiler kontrol altına alınabilir. Aşı ise halen gerekli olabilir. Hastalık etkeni virüs ile enfeksiyon sonucunda, hastalığa neden olan üç farklı tipte virüsten sadece bir tanesine -hastalığa neden olan virüse- karşı bağışıklık gelişir. Üç tip virüs arasında çapraz bağışıklık yoktur. Her üç virüse karşı bağışıklık sadece aşı ile sağlanır.

    Çocuk felci, felç (parapleji, omur ilik felci) ile karıştırılmamalıdır. Parapleji (bacakların felç olması) ve kudrapleji (kol ve bacakların toptan felç olması), omuriliğin zedelenmesi sonucu ortaya çıkan sağlık sorunlarıdır. Felç, omurilikteki hasarın düzeyine bağlı olarak, kişileri çok değişik şekillerde etkilemektedir.

    FELÇ AŞISININ DAMLASINI DEĞİL, İĞNE ŞEKLİNİ İSTİYORUZ KAMPANYASI
    Türkiye'de hala ağızdan verilen şekere damlatılan felç aşısı yapılmaktadır. Senede 3-5 çocuğu gözden çıkarmamamız mıdır? Tavsiyeler ilk 12 ay özellikle, bebeklerin bağışıklık sistemi düşük ve zayıf olduğundan ve anlaşılmadığından, mutlaka ilk 2 felç aşısının iğneyle, sonrakilerin (mecbursanız. Ağızdan kolaylıkla verilebilmesi 3.dünya ülkelerinde hala tercih nedeniymiş), ağızdan yapılması tavsiye edilmektedir. ABD 2001 Ocak ayından itibaren ağızdan felç aşısını kanunla tamamen kaldırıp iğne olarak yapılmasını kanunlaşmıştır. Böylece senede 8-10 çocuk da olsa kimsenin hayatı tehlikeye atılmamış olacaktır. Kanada, İsveç, Fransa, İngiltere ve bir çok batılı ülke de çocuk felcini, iğne şeklinde yapılan aşı ile yok ettiler.
    Dünyada halen Orta Afrika ülkeleri, Hindistan, Afganistan, Ortadoğu ülkelerinde hastalık olayları görülmektedir.

     

     

    COCO - 04.05.2009 - 23:18



Benzer Konular

  1. Bilek Ağrısına Neden Olan Hastalıklar
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Hastalıklar.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 18.11.2013, 01:55
  2. Morluklara Neden Olan Hastalıklar
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Hastalıklar.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 04.10.2013, 01:05
  3. Dispneye neden olan başlıca hastalıklar ve nedenler
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Sağlık Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 22.11.2009, 15:43
  4. Anemiye Neden Olan Kronik Hastalıklar
    Konuyu Açan: CA-CHALLENGE, Forum: Sağlık Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 21.06.2009, 16:05
  5. İştahsızlığa Neden Olan hastalıklar
    Konuyu Açan: 1sidelya, Forum: Çocuk Sağlığı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 20.06.2009, 11:44

copyright

Soru Cevap