REKLAM




+ Konuyu Cevapla

Halit Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah Romanı Tahlili

  1. Yazan: BiR-DOST
    BiR-DOST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    REKLAM


    roman tahlili - mai ve siyah romanının edebi değeri - mai ve siyah romanının konusu

    Halit Ziya Uşaklıgil, Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının Tanzimat’tan sonra ikinci dönemi olan “Servet-i Fünun Edebiyatı”nın (Edebiyat-ı Cedide’nin) en önemli, en usta romancısıdır. Türk romancılığında Halit Ziya adı, son derece önemlidir. Çünkü Halit Ziya’dan önceki Türk romanları olaya ve maceraya dayanan, faydayı esas alan, özentisiz bir üslupla yazılmış, sağlam bir teknikten yoksun eserlerdir. İşte Halit Ziya bu basit ve kaba romancılığa son vermiş, kahramanların iç dünyalarını, duygularını ayrıntılı olarak tahlil eden, insan-çevre ilişkisine önem veren, kompozisyon bütünlüğü olan, sağlam bir teknikle yazılmış, Batılı tekniğe uygun ilk romanları kaleme almıştır. Romanlarında âdeta bir dantel gibi sabırla, titizlikle işlenmiş, süslü, sanatlı, şiirsel bir üslup vardır.

    Halit Ziya’nın romanlarında kullandığı dil, günlük konuşma dilinin sadelik ve doğallığından bir hayli uzaktır. Konuşma dilinde yer almayan Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların yoğun bir şekilde kullanıldığı, ağır, süslü ve sanatkârane bir dil kullanır. Romanlarının orijinal dili, günümüz okuyucusu için oldukça ağırdır. Halit Ziya eserlerinde ağır bir dil kullandığını kendisi de sonradan kabul etmiş, ölmeden bir süre önce eserlerini bizzat kendisi sadeleştirmiştir.

    Halit Ziya’nın dördü İzmir’de, dördü İstanbul’da yayımlanan sekiz romanı vardır: Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesl-i Ahir. Bu romanlar içerisinde Halit Ziya dendiği zaman ilk akla gelenler “Mai ve Siyah” ile “Aşk-ı Memnu”dur. Bu iki roman, usta bir yazarın kaleminden çıkmış, sağlam bir tekniği olan, Batılı tekniğe uygun ilk başarılı romanlardır.

    “Mai ve Siyah”, Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da kaleme aldığı ilk romanıdır. Roman 1896-1897 yıllarında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmiş (parça parça, bölüm bölüm yayımlanmış), 1898’de ise kitap olarak basılmıştır. Romanın dili ağır olduğu için 1938 yılında yazarı tarafından belli ölçüde sadeleştirilmiştir.

    Mai ve Siyah romanı kendi içinde yirmi bölüme ayrılmıştır. Hacim olarak ise 388 sayfalık bir metne sahiptir (Mai ve Siyah, Özgür Yayınları, Beşinci Basım: Eylül 2004).

    I. Romanın Konusu

    Mai ve Siyah, romanın başkahramanı olan Ahmet Cemil’in şahsında “Servet-i Fünun neslini” (Edebiyat-ı Cedide topluluğunu) anlatan bir romandır. Servet-i Fünun edebiyatının en önemli romancısı olan Halit Ziya Uşaklıgil, bu romanında Servet-i Fünun yazar ve şairlerinin tamamını değil, her yönüyle onları temsil edebilecek Ahmet Cemil tipini yaratmış, onun hayatını, dünya görüşünü, kişiliğini, kültürünü, sanat anlayışını anlatmıştır.

    Halit Ziya Uşaklıgil, hatıralarını kaleme aldığı Kırk Yıl adlı eserinde Mai ve Siyah’ın konusu ve romanın başkahramanı Ahmet Cemil hakkında şunları söyler: “Bunu (Mai ve Siyah’ı) başka türlü tasarladım. O zamanın hayatından, idaresinden, memlekette teneffüs edilen zehirle dolu havadan mustarip, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayalperest yeni nesli gibi bir bedbaht tasvir etmek isterdim ki, ruhunun bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı, bir sanat hayali olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi yıkıla yıkıla, o duvardan bu duvara çarpa çarpa çekilip gidecek, nihayet bir kovukta sinip can verecekti, mavi hayaller içinde yaşamak için yaratılmışken, siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.”

    Mai ve Siyah sözcükleri -aynı zamanda romanın da adıdır- semboliktir. “Mai” (mavi), hayal ve ümitleri; “siyah” ise, hayal kırıklıklarını, hayatın gerçeklerini, maddî tarafını temsil eder. Bu hayaller ve hayal kırıklıkları, romanın başkahramanı Ahmet Cemil’e aittir.

    Ahmet Cemil’in en büyük hayali tanınmış bir edebiyatçı olmaktır. “Henüz yirmi iki yaşında, bütün kalbiyle yalnız bir ümidin gerçekleşmesini beklemekte… Şöhret bulmak, edip olmak, herkesçe tanınmak, bugün o kadar acılıklarına göğüs vermek için hayatını zehirlediği edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.” (s.39)

    Ahmet Cemil’in ikinci hayali, yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia ile evlenmektir. Ahmet Cemil’in Hüseyin Nazmi ile olan arkadaşlığı ta okul yıllarına uzanır. Ahmet Cemil, arkadaşının Erenköy’deki köşküne sıkça gidip gelir. Bu arada Lâmia’ya karşı kalbinde küçük kıpırdanmalar başlar. Ahmet Cemil plâtonik bir aşk yaşar. Onun yaşadığı aşktan çok, bir hayaldir. Zira Ahmet Cemil için bu küçük kız, sadece sevgi değildir; yetişmek istediği bir hayat tarzı, refah seviyesidir. Ahmet Cemil, Lâmia’nın bir subayla evleneceğini öğrenince hayal kırıklığı yaşar. Çekingen biri olduğu için, duygularını içinde yaşar, Lâmia’ya açmaya cesaret edemez.

    Ahmet Cemil, Lâmia’yı elinden kaçırınca tam anlamıyla yıkılır. Hayatındaki her şey bir anda önemsizleşir. Ahmet Cemil’in en büyük hayali, şiirlerini bir kitapta toplamak, herkes tarafından tanınan, beğenilen bir edebiyatçı olmaktır. Ahmet Cemil, şiirlerinin çoğunu Lâmia’ya duyduğu aşkla yazmıştır. Lâmia olmayınca, şiirlerini topladığı eserinin de artık hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Ahmet Cemil şiirlerinin yazılı olduğu defteri sobaya atıp yakar.

    “Ah! Bu eseri? Fakat şimdi ona ne lüzum var?.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka bir şey miydi?..

    Ah! Bu eser!.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş, ondan neler beklemiş idi!” (s.381)

    “Fakat, şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor, mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk rüyası bir yalandan başka bir şey değilmiş, o hâlde buna ne lüzum var?..”(s.382)

    Ahmet Cemil’in diğer bir hayali ise, kız kardeşi İkbal’in evlenip mutlu bir yuva kurmasıdır. Ancak Ahmet Cemil’in bu hayali de gerçekleşmez. Kız kardeşi İkbal, Mir’at-ı Şuûn gazetesinin ortaklarından Tevfik Efendi’nin oğlu Vehbi Bey’le evlenir. Vehbi Bey, karısına karşı çok kaba ve kırıcı davranır, eve sürekli sarhoş gelir, başka kadınlara gider, evin hizmetçisine sarkıntılık eder. Ahmet Cemil’i kandırarak evi ipotek ettirir. İkbal’in yüzü, evlendikten sonra bir kez olsun gülmez. Vehbi Bey bir tartışma sırasında hamile olan İkbal’in karnına sert bir tekme atar. İkbal çocuğunu düşürür, çok kan kaybettiği için ölür. Ahmet Cemil’in kız kardeşiyle ilgili kurduğu hayaller gerçeğin acı yüzüyle silinip gider.

    Mai ve Siyah romanı, mavi bir gecede bârân-ı elmasla (elmas yağmuruyla) başlar, siyah bir gecede bârân-ı dürr-i siyahla (siyah inci yağmuruyla) son bulur.

    Ahmet Cemil, romanın başında Mir’at-ı Şuûn gazetesi çalışanlarına Tepebaşı Bahçesi’nde verilen bir yemeğe katılır. Gecenin ilerleyen saatlerinde arkadaşlarından müsaade isteyerek Haliç’in kıyısında gökyüzünü seyre dalar, hayaller kurmaya başlar. O anda kulağına gelen bir dans müziğinin adını “bârân-ı elmas” (elmas yağmuru) olarak çevirir. Bu ad ile gökyüzündeki her biri tıpkı bir elması andıran yıldızlar arasında ilgi kurar. Yıldızları, elmas yağmuruna benzetir. Tıpkı Ahmet Cemil’in hayalleri gibi gökyüzü de masmavidir. Elmas yağmurunu andıran yıldızlar, geceyi ışıtmaktadır.

    “Bakınız, işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler; başının üzerine açılan bu gökyüzünde, yazın şu sıcak gecesine mahsus bir buğu ile örtülü sanılan bu mailikler içinde titriyormuş, dalgalanıyormuş sanılan bütün bu yıldız alayları, bunlar bir bârân-ı elmas (elmas yağmuru) değil mi?” (s.35)

    “Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir gökyüzü, o mai gökyüzünde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti.” (s.37)

    Romanın sonunda tüm hayalleri birer birer yıkılan Ahmet Cemil, İstanbul’dan ayrılıp uzak şehirlere gitmeye karar verir. Annesi ve Seher’le birlikte vapura binerler. Ahmet Cemil, vapurun güvertesinde yine gökyüzünü seyre dalar. Fakat bu kez gökyüzü, kara bulutlarla örtülmüştür. Bu yüzden gecenin rengi, siyahtır. Ahmet Cemil, bu karanlık geceye, siyah gökyüzüne baktığında bu kez “bârân-ı dürr-i siyah” (siyah inci yağmuru) sözünü kullanır.

    “O vakit vapurun kenarına, tahta kanepenin üzerine oturdu; dirseğini dayadı, başını avucunun içine koydu; akşamın serin bir rüzgârı ile saçları uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceye bakmaya başladı. (…)

    Bu siyah bir gece idi… Öyle bir gece ki gökler bütün kandillerini söndürerek denizlere bilinmezlik âleminin gizli şeylerini dökmek için hazırlanmış gibiydi. (s.397)

    Ahmet Cemil işte şu saçlarının arasından üşüterek geçen rüzgârın, kanatlarını çırpa çırpa, bu siyahlıkları göklerden denizlere döktüğünü hissediyor, görüyor, onların düşerken çıkardığı hışırtıyı işitiyordu. Kendi kendisine, içinden… Sanki bir bârân-ı dürr-i siyah! (siyah inci yağmuru) diyordu.

    Birden, bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hatırası geldi.

    Ta hayal hayatının başlangıcında, ümitlerinin parlaklığı zamanında Tepebaşı Bahçesi’nde Haliç’e bakarak seyrettiği mai gece ile o bârân-ı elması (elmas yağmurunu) hatırladı.

    Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece karşılaştı: Mai ve siyah.

    Ah! Biçare hırpalanmış, ezilmiş hayat!.. Mai (mavi) bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz, bahtsız ömür!.. Bir bârân-ı elmas (elmas yağmuru) altında oluşarak şimdi bir bârân-ı dürr-i siyahın (siyah inci yağmurunun) altında gömülen o emel çiçekleri!..

    İşte, işte, görüyor, gözlerinin önünden yağan bu siyahlıklar, denize döküldükçe bir son nefes ezgisiyle boğulan bu zulmetler, işte bunlar o hayal hayatının üzerine çekilen bir matem kefeni değil miydi?

    O vakit denize baktı: Siyah bir deniz… Karanlığın içinde geminin kenarından esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor, altında tehlikeli, korkunç, yokluk düşüncesi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu.” (s.398-399)

    Mai ve Siyah’ın bir şairin romanı olduğu açıkça hissedilir. Romanın asıl temalarından biri “şiir sanatı”dır. Ahmet Cemil’in nasıl bir şiir istediği, bu şiiri yazmak için yaptığı çalışmalar, özlediği şiiri yazdıktan sonra Arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin köşkünde özel bir merasimle okuyuşu, hayattan ve mutluluktan ümidini kesince, bütün ömrünü harcadığı şiir defterini yakması romanda geniş olarak anlatılmıştır.

    Ahmet Cemil, insan hayatını anlatan bir şiir yazmak istemektedir. Öyle bir hayat ki, bir bahar sabahının bütün parlaklığı, tazeliği ve gösterişiyle başlar. Taze bir ruh ve ümit ile bahar sabahında hayata adımını atan bu genç insan, bir süre ümit ve hayalleri ile mesut olarak yaşayacak; çok geçmeden o parlak bahar gökyüzü bulutlanmaya, kahraman da hayat mücadelesinde kaçınılmaz sıkıntı, acı, yokluk ve engellerle yüz yüze gelmeye başlayacak; daha sonra da kapkara bulutların hakim olması üzerine ümit güneşi sönecek ve emellerinin enkazı altında kırılmış bir kalp ile baş başa kalacaktır. Kısaca Ahmet Cemil’in şiiri, bir tebessümle başlayıp bir damla gözyaşı ile bitecektir. Sembolik olarak ifade edersek, mai (hayal) ile başlayıp siyah (gerçek) ile sona eren bir şiir.

    Romanda tek taraflı yaşanmış bir “aşk” teması dikkati çeker. Bu aşk, Ahmet Cemil’in Lâmia’ya karşı duyduğu, kendi içinde yaşadığı, asla dışa vuramadığı bir aşktır. Lâmia’nın bu aşktan haberi yoktur. Ahmet Cemil, çekingen, ürkek bir yaradılışa sahiptir, bu yüzden duygularını dışa vurmakta zorlanır. Lâmia’ya karşı zamanla kalbinde birtakım güzel duygular uyanmaya, yeşermeye başlar. Ancak, Lâmia’ya âşık olduğunu kendi kendisine, içinden söylemeye bile çekinir. Lâmia’ya karşı olan duyguları zamanla yoğunlaşır, güçlenir. Hüseyin Nazmi’nin köşkünde şiirlerini okuduktan sonra, Lâmia’ya açılmaya karar verir. Ancak Hüseyin Nazmi, Lâmia’nın bir subayla evleneceğini söyler. Ahmet Cemil’in bir anda dünyası kararır. İçinde yeşeren, çiçek açan duyguları, dışa vurulmadan yine içinde kurumaya mahkum olur. Lâmia’nın olmadığı bir dünya, Ahmet Cemil için âdeta bir zindandır. Onsuz bir dünyada yaşamanın hiçbir tadı, anlamı, değeri yoktur. Ahmet Cemil büyük hayaller ve ümitlerle meydana getirdiği eserini -şiir defterini- sobaya atıp yakar.

    Mai ve Siyah romanında “hayal kırıklığı, mutsuzluk” gibi temalar da dikkati çeker. Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal, Vehbi Bey’le evlenir. Mutluluk hayalleri kuran İkbal, evlendikten sonra hayal kırıklığı yaşar. Çünkü kocası ile arasında sevgi, aşk yoktur. Vehbi Bey eve sürekli içkili gelir, karısıyla tartışır. Ona hayatı zindan eder. İkbal, kocasından yediği tekmelerle acı bir şekilde ölür.

    Ahmet Cemil, kız kardeşinin bu şekilde ölmesinden dolayı çok acı çeker. Bu evliliğe aracı olduğu için, onun ölümünden kendisini sorumlu tutar. Derin bir vicdan azabı çeker. Ahmet Cemil’in hayat karşısında aldığı darbeler bununla kalmaz. Bir süre sonra sevdiği kızın, Lâmia’nın, bir subayla evleneceğini duyar. Bir kez daha sarsılır, hayal kırklığı yaşar. Yaşadığı bunca kötü, acı olaydan sonra, Ahmet Cemil’in mutlu olmasına imkan kalmamıştır.

    Mai ve Siyah romanında birtakım zıtlıklardan kaynaklanan çatışmalar yaşanır. Romanda yaşanan çatışmaları şu şekilde sıralayabiliriz: “eski şiir – yeni şiir”, “hayal – gerçek”, “imkan – imkansızlık”.

    Bir şair olan Ahmet Cemil yeni şiir anlayışını temsil ederken, Raci eski şiir anlayışını temsil eder. Eski şiir anlayışını savunan Raci, her fırsatta Ahmet Cemil’in karşısına dikilir, kıskançlığının da etkisiyle şiirini olumsuz yönde eleştirir. Raci’yi sadece Ahmet Cemil değil, hiç kimse sevmez. Hiç yeteneği, bilgisi olmadığı halde şair olmaya çalışır, şairlik taslar. Karısı ve çocuğuyla da ilgilenmez. Çoğu gece evine gitmez, Alman bir kadınla düşüp kalkar. Varını yoğunu bu kadın uğruna harcar. Bilgili görünmesine karşın, aslında cahil, ayyaş bir adamdır.

    Romanda yaşanan diğer bir çatışma ise, “hayal – gerçek” zıtlığından doğan çatışmadır. Romanın adı da buradan gelir. Ahmet Cemil’in roman boyunca yazmaya çalıştığı eseri, mai ve siyah sembolü üzerine oturur. Romanda Ahmet Cemil’in şiirlerinden oluşan eserinde “mai”, hayal ve ümitleri; “siyah” ise hayatın gerçeklerini sembolize eder. Servet-i Fünun neslinin eserlerinde -şiir, mensur şiir, roman, hikâye…- vazgeçemedikleri temalardan biri hayal – gerçek zıtlığı ve bu zıtlıktan doğan çatışmalardır. Mai ve Siyah’ta bu çatışma Ahmet Cemil merkezlidir. Ahmet Cemil romantik bir şairdir. Onun edebiyatçı olmak, şöhrete ulaşmak gibi hayalleri vardır. Kısaca Ahmet Cemil, içinde yaşadığı Süleymaniye’deki küçük evin sosyal ve ekonomik şartlarının çok ötesinde bir dünyaya kanat açmak ve orada kendisine yepyeni bir dünya kurmak ister. Ancak böyle bir dünyaya ulaşmak için maddî imkanların uygun olması gerekir. Halbuki Ahmet Cemil, babasının ölümüne kadarki döneminde hayatın maddî tarafını, zorluklarını, acı gerçeklerini bilmeden yaşamıştır. Yaşadığı her gün yeni bir sıkıntıyla tanışır. Fakat yine de hayallerinden, ümitlerinden kopamaz. Romanın son bölümlerinde gerçek, hayale karşı galip gelir. Hayallerinin birer birer yıkılması karşısında çaresizlikten kıvranan Ahmet Cemil, artık kendisi için hiçbir anlamı kalmayan eserini de yakar, derin bir ümitsizlik içinde İstanbul’dan kaçar. Mavi bir gecede mavi hayaller ve ümitlerle başlayan roman, siyah bir gecede hayatın acı gerçekleriyle son bulur.

    Romandaki diğer bir çatışma ise “imkan – imkansızlık” zıtlığıdır. Bu çatışma, Ahmet Cemil’in sahip olduğu imkanların çok üstünde bir hayal dünyasına ulaşma hırsından kaynaklanır. Dar gelirli bir ailenin çocuğu olan Ahmet Cemil, babasının ölümünden sonra ciddi anlamda bir maddî imkansızlık yaşar. Ailesinin geçimi boynuna biner. Ailesinin geçimini sağlamak için çalışmak, para kazanmak zorundadır. Tercümeler yapar, Mir’at-ı Şuûn gazetesinde çeşitli konularda yazılar yazar. Günde on altı saat çalışmasına rağmen, istediği maddî imkanlara kavuşamaz. İmkan – imkansızlık çatışması, Ahmet Cemil ile Hüseyin Nazmi arasında belirgin bir şekilde yaşanır. Ahmet Cemil, Süleymaniye’de küçük bir evde yaşarken, Hüseyin Nazmi, Erenköy’de geniş ve lüks bir köşkte yaşar. Bu köşkte Hüseyin Nazmi’nin çok zengin bir kütüphanesi vardır. Ahmet Cemil ailesini geçindirmek için sürekli çalışmak zorunda olduğu için kitap okumaya, şiir yazmaya pek vakit bulamaz. Hüseyin Nazmi’nin böyle bir sorunu yoktur.

    II. Romanın Kişileri

    Ahmet Cemil: Romanın başkahramanıdır. Huzurlu, mesut ve kendi kendisine yeten mütevazı bir ailenin çocuğudur. Ahmet Cemil’in ailesi; ailesine düşkün avukat bir baba, kocasına saygılı, çocuklarına karşı şefkatli bir ev hanımı anne (Sabiha Hanım), becerikli, sessiz bir kız kardeş (İkbal) ve namuslu, evine bağlı, âdeta aileden biri olmuş, taşralı bir kız olan hizmetçiden (Seher) oluşur. Babasının dişinden tırnağından artırarak satın aldığı Süleymaniye’deki küçük bir evde yaşamaktadırlar.

    Ahmet Cemil’in edebiyata yönelmesinde babasının da rolü vardır. Evde akşamları birlikte Mesnevi’yi okurlar. Ahmet Cemil’in okul arkadaşı Hüseyin Nazmi ile olan dostlukları da edebiyata olan ilgisini artırır. Hemen her konuda ortak görüşlere sahip olan bu iki arkadaş, kitap okumaya ve şiir yazmaya büyük bir heves, merak duyarlar. Edebiyatın her sahasında yazılmış eserleri okurlar, fakat onları asıl heyecanlandıran şey şiirdir. Bir ara Divan şiirine yönelip Fuzûlî, Bâkî, Nef’î, Nedim gibi tanınmış Divan şairlerini okurlar. Eski tarz şiirde aradıklarını bulamazlar. Sonra şiir yazma hevesine kapılırlar, yazdıkları şiirleri beğenmezler. Çünkü güzel eserler ortaya koyabilmek için her şeyden önce okumak, duyguları terbiye etmek gerektiğini anlarlar. Batı edebiyatına yönelirler. İlyada ve Odisa destanlarını okurlar. Yunan ve Roma edebiyatlarını okurlar. Goethe, Schiller, Milton, Yung, Byron, Lamartine gibi romantik şairlere geldiklerinde ise bunların şiir dünyalarının lezzetiyle mest olurlar.

    Ahmet Cemil kırılgan bir kişiliğe sahip, romantik bir şairdir. Pek çok hayali vardır. En büyük hayali, tanınmış bir edebiyatçı olmaktır. Fakat babasının ölümünden sonra, ailesinin geçimi boynuna biner, çalışmak zorunda kalır. Maddî imkansızlıklar nedeniyle kendisini istediği düzeyde yetiştiremez. Hiçbir maddî sıkıntısı olmayan Hüseyin Nazmi’yi bu yönden kıskanır. Kız kardeşi İkbal evlenirken, birikmiş parası olmadığından çeyiz ve düğün masraflarıyla erkek tarafı ilgilenir. Oysa Ahmet Cemil, kız kardeşinin daha gösterişli bir törenle evleneceğini, lüks köşklerde prensesler gibi yaşayacağını hayal etmiştir. İkbal evlendikten sonra mutsuz olur. Kocasından yediği sert bir tekme sonrasında çocuğunu düşürür ve ölür. Ahmet Cemil’in kız kardeşiyle ilgili kurduğu hayaller böylesine acı bir şekilde yıkılmış olur.

    Ahmet Cemil, yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia’yı gizli bir aşkla sever, fakat duygularını bir türlü ona açamaz. Lâmia ile mutlu evlilik hayalleri kurar. Lâmia’nın bir subayla evleneceğini öğrenince, tüm dünyası yıkılır. Zaten içinde yaşattığı duygularını, yine içine gömer. Lâmia’nın bu aşktan haberi yoktur.

    Önce kız kardeşinin ölümü, sonrasında âşık olduğu Lâmia’nın başkasıyla evlenecek olması Ahmet Cemil’in yaşamla olan tüm bağlarını koparır. Artık, yaşamaktan, hayal kurmaktan vazgeçer. Tanınmış bir şair olmanın da artık hiçbir önemi yoktur.

    Ahmet Cemil, hayalperestliği, kırılgan kişiliği, çekingenliği, karamsarlığı ve pasifliği ile Servet-i Fünun neslinin tipik bir örneğidir. Ahmet Cemil bir engelle karşılaştığında, mücadele etmeyi sevmez. Odasına kapanıp yalnız kalmayı, düşünmeyi, hayaller kurmayı, ağlamayı tercih eder. Hatta çoğu zaman ölmeyi arzular. Eniştesi Vehbi Bey, kız kardeşine kötü davrandığında, Ahmet Cemil’in tepkisi odasına kapanıp sessiz kalmak, ağlamak olur. Eniştesinin karşısına çıkıp da ona haddini bildiremez. Kız kardeşini karnına attığı tekmeyle öldüren bu adama karşı gösterdiği en büyük, en sert tepki sadece bir tokat atmak olmuştur. Ahmet Cemil, duygularını Lâmia’ya açma konusunda da çok ürkek ve çekingen davranır. Onu deliler gibi sevmesine rağmen, duygularını dile getirmeye cesaret edemez. Bu yüzden de belki mutlu bir birliktelik yaşayacağı Lâmia’yı sırf pasif kaldığı için elinden kaçırmıştır.

    İkbal: Ahmet Cemil’in kız kardeşidir. Vehbi Bey’le evlendikten sonra tam anlamıyla hayata küser. Bu evlilikte istediği hiçbir şeyi bulamaz. Maddî imkansızlıklar nedeniyle ayrı bir eve çıkamazlar, Süleymaniye’deki küçük evde kalırlar. İkbal, kocasından sevgi, saygı, incelik beklerken tam tersine aşağılayıcı, kaba, kırıcı davranışlar görür. Vehbi Bey sudan sebeplerle karısını azarlar. Utanıp sıkılmadan evin hizmetçisi Seher’i taciz eder. Bazı günler eve gelmez, başka kadınlarla birlikte olur. İkbal tüm bu rezilliklere rağmen ağzını açıp tek bir kelime edemez. İçine atar, hayata küser. Bir tartışma sonrasında kocasından yediği sert bir tekme yüzünden çocuğunu düşürür ve ölür.

    Vehbi Bey: Ahmet Cemil’in çalıştığı Mir’at-ı Şuûn gazetesinin ortaklarından biri olan Tevfik Efendi’nin oğludur. Son derece küstah, sorumsuz, ahlâksız bir adamdır. Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal’le evlenir. Fakat sorumsuz, kaba davranışlarıyla karısına hayatı zindan eder. Sürekli içer, karısını başka kadınlarla aldatır. Her gün karısıyla tartışır, onu azarlar. Evin hizmetçisi Seher’e sarkıntılık eder. Ahmet Cemil’i matbaaya ortak edip başyazar yapma vaatleriyle kandırır ve oturdukları evi ipotek ettirir. Vehbi Bey’in olumlu hiçbir özelliği yoktur. Bir gün karısıyla tartışırken attığı sert bir tekmeyle onun ölümüne sebep olur. Acımasız, kişiliksiz, duygusuz bir adamdır.

    Hüseyin Nazmi: Ahmet Cemil’in en yakın arkadaşıdır. Okul yıllarında tanışıp yakın arkadaş olmuşlardır. Ortak bir duygu, zevk dünyaları vardır. Edebiyata dair görüşleri de aynı yöndedir. Divan şiirini yeterli bulmazlar, Batı kaynaklı yeni şiiri savunurlar. Okumayı ve şiir yazmayı çok severler. Hüseyin Nazmi zengin bir ailenin çocuğu olduğundan, hiçbir maddî sıkıntısı yoktur. Erenköy’de kız kardeşi Lâmia ile birlikte otururlar. Para sıkıntısı olmadığından eline geçen her kitabı alır. Zengin bir kütüphanesi vardır.

    Lâmia: Ahmet Cemil’in yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşidir. Piyano çalan, kültürlü, güzel bir kızdır. Ahmet Cemil tarafından platonik bir aşkla sevilir. Ahmet Cemil, Lâmia’yı çok sever, onun için şiirler yazar. Fakat bu güzel duygulardan ne yazık ki, Lâmia’nın haberi yoktur. Lâmia bir subayla nişanlanır.

    Seher: Ahmet Cemil’in ailesine uzun yıllar hizmetçilik eden, namuslu, saygılı bir genç kızdır. Âdeta aileden biri olmuştur. Sabiha Hanım ve İkbal onu çok severler. İkbal’in kocası Vehbi Bey tarafından sürekli taciz edilir. Kocasının ne mal olduğunu çok iyi bilen İkbal, bu konuda Seher’in bir kabahati olmadığını bilir.

    Raci: Mir’at-ı Şuûn gazetesinin yazarlarındandır. Ahmet Cemil’in aksine eski şiiri savunur. Aslında çok cahil biridir, buna rağmen başta şairlik olmak üzere hemen her konuda bilgiçlik taslar. Ahmet Cemil’i şiddetle kıskanır, onu karalamak için elinden geleni ardına koymaz. Ona sürekli olarak çamur atar. Ahmet Cemil’in gazetedeki yazılarını dikkatle inceleyerek, hatasını yakalamaya çalışır. Bulduğu küçücük bir yanlışı, sanki çok önemli bir şeymiş gibi abartarak anlatır.

    Raci, karısı ve çocuğuyla hiç ilgilenmez. Kazandığı üç kuruş parayı da bir Alman karısına yedirir. Çoğu gece evine uğramaz. Karısı, kocasını şikayet etmek için sürekli matbaaya gelir. Raci sürekli sarhoş bir halde ortalıkta gezinir. Sağlığına dikkat etmediği, düzensiz bir yaşam sürdüğü için hastalanır, sürekli öksürür. Hastaneye yatırılır, durumu iyi değildir.

    Ali Şekip: Mir’at-ı Şuûn gazetesinin en bilgili yazarıdır. Çok fazla kitap okuduğundan her konuda bir parça bilgi sahibidir. Böyle olmasına rağmen son derece mütevazı bir insandır. En iyi bildiği konularda dahi, konuşup bilgiçlik taslamak yerine susmayı tercih eder. Vehbi Bey, babasının felçlik geçirmesinden sonra matbaanın yönetimini eline alır. Vehbi Bey’in ilk icraatı da yazar kadrosunun kalabalık olduğunu gerekçe göstererek Ali Şekip’i işten kovmak olur. Ali Şekip, kâğıt dükkanı açar, esnaflığa başlar.

    III. Romanın Mekanı

    Mai ve Siyah adlı romanın genel anlamda dış mekanı İstanbul’dur. Olayların yaşandığı yerler: Tepebaşı Bahçesi, Ahmet Cemillerin Süleymaniye’deki evi, Erenköy’deki Hüseyin Nazmi’nin köşkü, Mir’at-ı Şuûn matbaası, Beyoğlu’nun sokak, kahve ve gazinolar.

    Halit Ziya gerçekçi bir anlayışla mekan-insan ilişkisini ustaca kullanır. Ahmet Cemil’i kişiliğine ve imkanlarına uygun mekanlarda yaşatır. Romantik ve içe kapanık bir insan olan Ahmet Cemil genellikle yalnız kalabileceği, sessiz iç mekanları, doğayla baş başa olup hayaller kurabileceği mekanları tercih eder.

    IV. Romanın Zamanı

    Romanın ilk üç bölümünde, gerçek zamanda, Tepebaşı Bahçesi’nde yenen yemek, yemek masasında yaşanan Ahmet Cemil-Raci tartışması, Ahmet Cemil’in yarı karanlık, tenha bir köşede hayallere dalması anlatılır. Yazar, romanın başkahramanı olan Ahmet Cemil’in içinde bulunduğu ortamı, sanat anlayışını, çatışmalarını, hayallerini anlatır.

    Dördüncü ve beşinci bölümlerde yazar, geriye dönüş tekniğini kullanarak Ahmet Cemil’in yirmi iki yıllık yaşamını; ailesini, eğitimini, Hüseyin Nazmi ile olan arkadaşlığını, şiir hevesini, babasının ölümüyle sırtına binen geçim mücadelesini anlatır.

    Altıncı bölümde yeniden romanın gerçek zamanına dönülür. Olaylar üçüncü bölümün sonunda kaldığı yerden devam eder.

    Romanın geri kalan bölümlerinde (6-20) Ahmet Cemil’in iki yıl boyunca yaşadığı olaylar anlatılır.

    Kısaca, Mai ve Siyah romanında Ahmet Cemil’in yirmi iki yılı geçmişte, iki yılı da gerçek zamanda olmak üzere toplam yirmi dört yıllık hayatı anlatılmıştır.



    Register


    Facebook




    Üyelik



  1. Yazan:
    no avatar


    REKLAM



Benzer Konular

  1. Halit Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah Romanının Özeti
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 18.06.2013, 01:03
  2. Halit Ziya Uşaklıgil'in Nemide Romanı Tahlili
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 14.05.2013, 23:20
  3. Kırık Hayatlar Romanının Tahlili - Halit Ziya Uşaklıgil
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 02.05.2013, 00:37
  4. Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu Romanının Tahlili
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 30.04.2013, 19:46
  5. Mai ve Siyah - Halit Ziya Uşaklıgil
    Konuyu Açan: sevil1903, Forum: Kitap Tanıtımı.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 24.04.2009, 17:37

copyright

Soru Cevap

grafimx