Anı Yazıları Örnekleri

  1. ANI ÖRNEK

    FALAKA


    Her sabah Çarşı Camii`nin arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride, alçak duvarlı,oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık:
    -Abdurrahman Çelebi gelmiş mi be?
    -Gelmiş, gelmiş...
    Abdurrahman Çelebi, Hoca Efendinin eşeğiydi. Siyah, huysuz, inatçı bir hayvan... Her sabah bizler gibi erkenden okula gelir, akşama kadar kalır. Evlerimizden, sırasıyla getirdiğimiz kucak kucak otları, yazsa ağaçların, kışsa sol taraftaki abdestlik sundurmasının altında yavaş yavaş yerdi. Ona su vermek, onu tımar etmek okulda bir ayrıcalıktı. Hoca Efendiye kim yaranırsa bunu mükafat olarak kazanırdı. Okulun kapısına dar, taş bir merdivenle çıkılırdı. İçeri girilince ta karşı tarafta Hoca Efendinin rahlesi vardı. Rahlenin önünde top yavrusu, müthiş tuhaf bir kürek gibi siyah kayışlı, ağır falaka asılı dururdu. Hepimiz kırk çocuktuk. Kızları birkaç ay evvel bizden ayırarak başka yere almışlardı. Sınıf taksimi filan yoktu. Elif beyi, amme`yi her şeyi bir ağızdan okuyor, rakamları bir ağızdan sayıyor,bir ağızdan ilahi söylüyorduk. Bütün dersimiz sıkıcı genellikle bir bestenin asla manalarını anlamadığımız güfteleriydi. Hoca Efendi, aksakallı, uzun boylu, bağırtkan bir ihtiyardı. Yaz kış, her zaman cüppesiz abdest almaya hazırlanmış gibi kolları, paçaları çıplak, sıvalı, yerinde otururdu. Öğleden sonra Çarşı Camii ni süpürmeye gidip sonra hiç gelmeyen kalfa daha gençti. Müezzinlik de yapıyordu. Bize şeker, leblebi, keçiboynuzu, çiğdem gibi şeyler satardı.
    Gönen den geldiğimiz günden beri her gün okula devam ediyordum. En başta gelen zevkim falaka tutmak!...Fakat bir gün Hakim Efendi ile setre pantolonlu,asık suratlı biri geldi.
    -Kaymakam Bey! Kaymakam Bey! dediler.
    Sakalsız esmer, uzun boylu, aksi birisi. Kapıdan girdiği anda Hoca Efendinin işareti üzerine hepimiz ayağa kalktık. Birisi çağırıyormuş gibi elini, başını sallayarak biri yerimize oturttu. Hepimizi tek tek gözden geçirdi. Bir kaçımızı okutmak istedi. Oysa bizler tek ağızla, ahenksiz okuyamazdık. Yüzünü buruşturdu. Yere baktı ve başını salladı. Sonra gözlerini Hoca Efendinin başında asılı duran falakayı dikti, baktı baktı. Sanki ömründe ilk defa bir falaka görüyormuş gibi dikkat kesilerek öylece baktı. Döndü, selam vermeden çıkarken:
    - Biraz dışarı gelirmisiniz, Hoca Efendi?... dedi.
    Hoca Efendi korkarak divan duruyor gibi kollarını önüne kavuşturarak yürüdü. Hâkim Efendi ile kaymakamın arkasından bahçeye çıktı. Dışarıda ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ama falaka ertesi gün yine yoktu.
    Falaka yasak olmuş... diyorlardı. Sözde, Kaymakam Bey etmiş!
    Dayak korkusu kaldırılınca bizler kırk çocuk, öyle azdık, öyle kudurduk ki.... Ne yaptığımızı bilmez hale geldik, artık hiç hocayı dinlemiyor, yüzüne leblebi atıyor, yalvartıyorduk...
    Dayaksız bizi okutamayacağını anlayan Hoca Efemdi, nihayet yine bir gün falakayı çıkardı. Bu defa baş ucuna asmadı, oturduğu minderi arkasına gizledi. Fakat şimdi kim kabahat ederse, eskisinden daha fena dövüyordu.
    Çok iyi hatırlıyorum; kırk çocuk, hepimiz birliğiz. Aramızda bizi ele veren birisi çıkmıyor. Hoca Efendiye karşı tek bir vücut gibi hareket eder olmuştuk. Bir gün bahçede söz birliği ettik. İçeride hepimiz birden esnemeye başladık. Hoca Efendi de esnemeye başladı. Zavallı ihtiyar oracıkta uyuyuverdi. O zaman yerimizden kalkıp rahlenin üzerindeki enfiye kutusu aldık, hepimiz çektik. Bütün mektebin içinde bir hapşırmalar başladı. Hoca Efendi gürültüden uyanınca işi anladı. Enfiyesini kimin çaldığını sordu. Hep bir ağızdan ahenkle:
    - Bilmiyoruz, bilmiyoruz, dedik
    - Hepinizi falakaya çekeceğim.
    - Bilmiyoruz, bilmiyoruz!
    - Kimse söylemeyecek mi?
    - Bilmiyoruz ki, bilmiyoruz ki!...
    - Bilmiyorsunuz, öyle mi! Necip, git camiden falakayı çağır, çabuk.
    Beş on dakika sonra falaka geldi. Korkunç bir sahne başlamıştı. Sopayı biri bırakıp biri alıyordu. Artık nöbetleşe falaka tutuyorduk. Hepimizi sıra dayağına çektiler. O günden sonra Hoca Efendi
    Esneme ile hapşırmayı en büyük kabahat sanıyordu. Hele hapşırmak... Kazara, kendiliğinden hapşıranı, benimle eğleniyor musunuz? diye yere yıkıyor, bayıltıncaya kadar dayak atıyordu. Aksi gibi benim hiç durmadan esneyeceğim geliyor, hapşırmak istiyordum. Birkaç defa bunun için dayak yedim. Hoca Efendi dayağı bitirince bürün kuvveti ile rahlesine vuruyor:
    - Bundan sonra kim hapşırırsa şart olsun ki, öldürünceye kadar döveceğim! Diye bağırıyordu.
    - ...
    - Şart olsun, kim hapşırırsa...
    Şart olsun! Bu nasıl yemindi? Evde anneme sordum. Başını salladı. Gözlerini aç
    - Çok büyük yemin! Dedi.
    - Yalan yere bu temini eden çarpılır mı?
    - Hayır.
    - Ya ne olur?
    - Daha kötü
    - Nasıl?
    - Karısı boş düşer.
    Tam anlamadım. Ama bu yeminin dehşetini okulda
    Okulda çocuklara bütün ayrıntıyla söyledim. Artık hep, evli adamlar gibi,
    Yalan doğru, bizde şart olsun! yemine başladık. Vallahi, billahi unutuldu. Hoca Efendi de artık her sabah rahlesine çökerken hiç unutmuyor.
    - Kim hapşırırsa, şart olsun, öldürürüm! Diye tekrarlıyordu.
    Bir gün öğle paydosundan sonra içeri girdik.
    Her zamanki gibi derin bir uğultu... Ben baktım. Hoca Efendi dalmış güzel güzel uyuyor.
    Hemen aya kalktım. Çocuklara dönüp, şahadet parmağımı dudaklarıma ***ürerek:
    -Susunuz!...İşaretimi verdim. Seda kesildi. Hepsi dikkat kesilmiş ne yapacağıma bakıyordu. Gözüme rahlenin üzerinde, kapağı açık duran bir taba kadar büyük enfiye kutusu ilişmişti.
    Yavaşça yürüdüm, ayaklarımın ucuna basa basa yaklaştım, kutuyu aldım. İçindeki enfiyelerin hepsini kitap yapraklarının arasına boşattım. Kutuyu yine olduğu gibi yerine bıraktım. Çocuklar çekmek için etrafıma toplandılar.
    -Hayır, bu defa biz çekmeyeceğiz, dedim. Sonra hapşırırız. Uyanır.
    -Ya sen ne yapacaksın?
    -Görürsünüz...
    -Ne yapacaksın, ne yapacaksın?
    -Söylemem dedim. Çok güleceğiz.
    Öyle bir şeytanlık aklıma gelmişti ki, daha yapmadan, gülüyor, katılıyordum. Çocuklar da bana bakarak gülüyorlardı. Bizim gülüşmelerimizden çıkan sese Hoca Efendi uyandı. Hemen kutuya baktı. İçinde enfiye yok... Sinirlendi.
    - Kim aldıysa söyleyin,şart olsun gebertirim.
    Hep bir ağızdan,ahenkle:
    -Şart olsun, haberimiz yok! dedik.
    -Kim aldı? Söyleyiniz.
    -Bilmiyoruz, bilmiyoruz!...
    -Pekala, bunu size gösteririm. Şimdi hapşırınca alan meydana çıkar. Şart olsun, onu falakaya yıkacağım. Sonra da öldürünceye kadar döveceğim.
    Kazara hapşıracağız diye hepimizin korkudan sesi soluğu kesilmişti.
    -Şart olsun...Ah bugün içinizden biri hapşırırsa...Şart olsun,öldüreceğim...
    -...
    -Ah şart olsun,biriniz hapşırırsa...
    Akşam yaklaştı. Hoca Efendi kollarını kapatıp, çoraplarını,mesini giydi. Cüppesini omzuna aldı hep bir ağızdan,çarpım cetvelinin tekrarından sonra ilahiye başladık. En sonuna doğru yanımdaki çocuğa dürterek ayağa kalktım. O da kalktı. Ellerimizi kaldırdık. Hoca Efendi bağırdı:
    Ne var?
    -Abdurrahman Çelebiyi hazırlayalım mı?
    -Haydi, ama çabuk!
    Kapıdan çıktık. Her akşam Hoca Efendinin izin verdiği iki çocuk önceden çıkar, eşeğin yularını, semerini vururdu.
    Taş merdiveni hızla indik. Abdurrahman Çelebi yiyemediği otların üzerine uzanmış yatıyordu. Tekmeleyerek yerinden kaldırdık. Yularını, semerini vurduk. Artık ilahi sesleri kesilmişti. Ben
    cebimden içi enfiye dolu kağıt boruları çıkardım. Usulca eğildim Abdurrahman Çelebi bir şey anlamıyordu. Bu borulardan bir tanesini bütün kuvvetimle burnuna üfledim. Genzine bir tabanca sıkılmış gibi şaha kalktı. İkinci boruyu üfleyemedim. Yularından sıkıca tuttum. Sıçrata sıçrata taş merdivenin önüne doğru ***ürdüm. Öteki çocuk yanımdan geliyor,gülmemek için sıkı sıkı eliyle ağzını tutuyordu. Hoca Efendi cüppesini giymiş, ağır başlıkla,yavaş yavaş merdivenlerden iniyordu. Çocukların hepsi bir kuş dizisi gibi arkasından iniyorlardı. Eşek şaha kalkıyordu.
    - Ne olmuş bu hayvana?
    - Bilmem efendim, uyuyordu...
    - Gemini yanlış vurmuşsunuz.
    - Hayır.
    - Getirin bakayım.
    Bütün çocuklar da hayretle bakıyordu. Eşeği taş basamağa yaklaştırdım. Tam bu esnada Abdurrahman Çelebi nezleye tutulmuş bir insan gibi Pişih pişih diye başını sarstı, bütün çocuklar kahkahaya başladı. Hoca Efendi şaşırdı. Enfiyenin etkisiyle Abdurrahman Çelebi habire hapşırıyordu. Ben sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi:
    - Sizinle eğleniyor efendim, dedim. - Halt etmişsin... Daha da küstahlaştım: - Bunu da falakaya yıkmalısınız. - O,o hayvan...
    Kahkahalarla katılan çocuklar:
    -Falaka, falaka... diye bağrşıyorlardı.Ben onlardan cesaret alarak dedim ki:
    -Ama Hoca Efendi, bu gün okulda, Kim hapşırırsa, şart olsun falakaya yıkacağım. dediniz. Eğer Abdurrahman Çelebi yi affederseniz karınız boş düşer.
    Çocuklar, ders gibi bir ağızdan ve ahenkle:
    -Karınız boş düşer! Karınız boş düşer diye haykırıyorlardı.
    Hoca Efendi bir an şaşırdı.
    Bineceği zamanlar, Oh benim Abdurrahman Çelebi, oh benim Abdurrahman Çelebi! diye diye sevgiyle okşadığı eşeğine dehşetle baktı. Kapının yanından çocuğun biri içeri koşmuş falakayı, değneği çıkartmıştı. Abdurrahman Çelebicik düzensiz aralıklarla durmadan hapşırıyordu, burnunu yere sürmek istiyordu.
    Falaka, değnek, elden ele Hoca Efendinin önüne kadar geldi. Çocuklar gülmekten katılıyorlardı. Karınız boş düşer! Karınız boş düşer!... diye ahenkle durmadan tekrarlıyorlardı. Çocuklara mı, eşeğe mi, neye kızdığını bilmeyen Hoca Efendi,elinde olmadan:
    -Yıkınız! emrini verdi.
    Belki yirmi çocuk Abdurrahman Celebi nin başına üşüştü. Uzun bir uğraşmadan sonra yere yapıştırdık! Arka ayaklarını falakaya taktık. Hoca Efendi sopayı eline aldı. Nallar gibi tak takvurmaya başladı. Eşek debeleniyor, çocuklar bağırıyor, gülüyor, naralar atıyorlardı. Müthiş bir gürültü... Ansızın arkadan bir çocuk:
    -Kaymakam Bey! diye bağırdı.
    Hepimiz sustuk. Yüzümüzü avlu kapısına çevirdik; siyah pantolonlu, kırmızı fesli, ekşi suratlı bir adam...Sağında solunda birer koltuk görevlisi, dimdik öylece duruyordu.
    -Ne oluyor, Hoca Efendi? diye sordu.
    - ...
    Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:
    Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:
    - Ne yapıyordunuz?
    - Şey... efendim...
    Hoca Efendi kekeliyordu.
    - Ne?
    - Şart etmiştim.
    - Ne demek?
    - Hapşıran için.
    - Ne hapşıranı?
    - Eşek hapşırdı.
    - Eşek mi hapşırdı?
    - !...
    - !!!
    - Çocuklar, hem hapşırıyor, hem gülüyordu. Kaymakam, ağır başlılığına dokunan bu arsızlığa hiddetlendi. Isıracak gibi dişlerini göstererek:
    -Defolun bakıyım oradan, terbiyesizler!... dedi.
    Biz korktuğumuz için, hemen sustuk.

    Sonra şaşkın, perişan halde yere bakan Hoca Efendiye döndü:
    -Benimle beraber geliniz.
    -Kaymakam önde, koltuk görevlileriyle Hoca Efendi arkada, çıkıp gittiler.
    Bu olup bitenlerden sonra, okulda ne falaka gördük, nede Hoca Efendiyi!
    Şimdi kimi hapşırırken görsem, küçükken yaptığım bu tuhaf muzipliği hatırlarım. Gülümserim. Kalbimde belirsiz tuhaf bir acı sızlar. Benim yaptıklarımdan dolayı hocalıktan kovulan, ihtimal aç kalan bu ak sakallı, fakır ihtiyarın zavallı hayali karşıma dikilir. Aradan zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha da büyüyen bir vicdan azabı duyarım.
    Fakat...
    Fakat, bunun gibi, hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir acı gerçek yok mudur?

     

     

    Şayeste - 22.05.2009 - 08:47

  2. MUHARRİR ŞAİR EDİP
    Evet, kırk yıl önce idi(…)
    O zamanlarda Darüşşafaka gereğinden çok sıkı idi Hatırımda kalmadı Bilmem hangi askeri ortaokul dâhiliye subayı, okul görmüş diye müdür atanmış, herhangi bir yemekhane onbaşısı kıdemlidir ayrıcalığı ile mubassır olmuştu İşte biz bunların ellerinde sessiz sedasız, korkak ve şaşkın büyüyorduk Bereket versin ki öğretmenlerin çoğu seçkin kişilerden idiler
    Yaşadıkça anlamaya başladım ki anı, uzaklaşa uzaklaşa ruhsal bir görece değer taşıyor Ben şimdi o müdür ile mubassıra da razıyım!
    Basit ahlak kitaplarında bile yazılı değil midir? Ev, okul, ülke, bu üç konut birbirlerinin derece derece büyüğüdür Öyle ki insan, evinde geçerli olan toplumsal kuralların biraz daha büyüklerini okulda, bunlarda daha büyüklerini de ülkede görür
    Benim küçüklüğümde “ev”de gazete, dergi nedir bilinmezdi “okul” da bunların ne demek olduğunu bildirmemek çabasıyla içeri girmelerini engellerdi Yurt içinde görev yaptığım zamanlarda da bunlarda pek çoğunun kişiler üzerinde, ev, okul içinde bulunmasının cezayı gerektirdiğini öğrendim Evde, ana baba korkusu varsa okulda müdür, mubassır, öğretmen, çavuş, onbaşı; ülkede de padişah, devlet ileri gelenleriyle daha küçük görevlilerden oluşan büyük ve yaygın topluluğun meydana getirdiği yoğun baskı yönetimi korkusu vardı Kısacası “baskıya almak” la uslu oturuş, uysallık, yüze gülme, yalvarma genellikle “eğitim” anlamını taşıyordu Ben de zorunlu olarak bu “eğitim”e göre hareket ediyordum Fakat! Cennet-i alaya kadar girip çıkmış olan şeytanlar çevrede çoğalıyordu…
    Bu şeytanlar, özellikle bizim eve geldikçe geliyorlar, okulda kitap biçiminde sınıflarda apaçık geziniyorlardı Çanta adında bir dergi bunların elebaşısı idi İçinde “vatan”dan, “özgürlük” ten, türlü türlü önemli toplumsal durumlarda konular vardı Biz bunları hem okur, hem yazar, hem de ezberledik
    Sönmek üzere bulunan anılar ne kadar alaycı oluyor! Sanki insana geçmişten bakıp:
    -aldattık ya, diye dil çıkarıyorlar gibi geliyor!Beş on tanesinin yan yana gelerek unutkanlığın o yoğun karanlıkları ortasında el ele, kol kola yaptıkları geriye dönük “raks” ne kadar aşırı coşkulu oluyor!
    (…)
    Bakın, bir çanta bana neler söyletti! Oysa o zamanlarda biz çantada birer keklik imişiz de farkında değilmişiz İşte ben bu komediye zarfımla, elimde bulunan bu çanta ile girdim
    (…)
    Çanta O zamanın gençliği için önemli bir yapıttı “yeni fikir”, “yeni hayat” adları altında bugün bile özenle söylediğimiz yapmacık, düşünü ve yaşamdan bambaşka olan birtakım savlardan bu dergide iz görülmez Fakat şu birkaç yıl içinde Fransızca karşılığının konusundan pek çok uzak olarak kullanıp, Abdülhak Hamit, Fikret, Halit ziya ve benzeri yazar ve ozanlara mal edilen bir çeşit meslek anlamını taşıdığını sandığım “okul” sözcüğüne burada bir yer bulmak gerekirse denebilir ki Çanta, Namık kemal okuluna bağlı olanların özelliğini taşır Ben değil, hiçbirimiz kırk yıl böyle bir sözcüğün mecaz anlamını bilmezdik Okul denildi mi genellikle Taş Mektep, Hafız Paşa Okulu, Kaptan Paşa Okulu, aaagâhçılar Okulu gibi yapıları anlardık
    (…)
    Çocukluk bu ya! Dergide “Gönüllü” adıyla yayımlanmakta olan bir oyunu oynamak için birleştik Fakat nasıl oynadık bilemiyorum Zaten bilinemez de Sahne, teneffüshanede sıraların birer yana çekilmesiyle4 meydana gelmişti Mubassır için arkadaşlarda birini kapıya nöbetçi bırakmış, işe başlamıştık
    Birden kapı açıldı İçeriye müdür, iki mubassır, okulun imamı girmesinler mi? Hepimiz dona kaldık Elbet seyircilere bir şey demediler Biz oyunculara birer güzel dayak attılar, iki gün de kuru ekmek yemeye mahkûm olduk
    Edebiyat yüzünden yediğim ilk tokat budur!
    Meğer o zamanda da hafiyelik varmış Biz kapıya nöbetçi koyduk ama içimizden biri haber vermiş, imam “kâfir olurlar”ı bastırmış, mubassır köpürmüş, müdür gücünü göstermek için gösterişli biçimde ve arkasında birçok kişiyle gelmiş, nöbetçiyi bastırmış!
    Sahnede görünür görünmez yediğim bu dayak beni ağlattı, iki gün aç bıraktı ise de gönlüm yine Gönüllü’nün allı pullu bayraklarında idi Bu oyunu askere gitmek, ülkeye yaramak, söz de durmak gibi hem ahlakı, hem de gençliğe doğru yönelmiş olan çocukluğu okşadığı için pek çok seviyordum Şimdi bulup getirseler, belki okumam bile O yaşta ise bu gibi yazılar bize bilmediğimiz yenilikleri gösteriyordu
    İkinci baltalama müdür tarafından okulda ne kadar çanta varsa hepsinin toplanması hakkında verilen emirdi Çare yok, teslim edeceğiz Bununla birlikte ufak bir kurnazlık yaptık Hem okuma, hem de yazım kitabı olmak nedeniyle sınıfta beş on tane kadar vardı Bu beş on derginin her birinden değişik birer forma ayırarak baştan yeni bir takım yapıp sakladık İlerleme isteğine şiddet ve ceza engel olamıyordu Müdür bizi ne kadar döver dövsün, biz yine saplandığımız düşünceye uymaktan, hatta bu türlü kaçakçılık etmekten vazgeçemiyorduk
    Müdür, dergileri odasına getirip teslim ettiğimiz sırada kaşlarını çatmış, gözlerini süzmüş ağzını açmış, bize:
    —Ben sizi efendi olacak sanıyordum Meğer sizin gözünüz oyunculukta imiş Bir dahasında gözünüzü patlatır, sizi hapislerde çürütürüm! Diyerek azarladı idi
    (…)


    Ahmet RASİM

     

     

    Şayeste - 22.05.2009 - 08:48
  3. İLK AYRILIŞ

    - Ezgi kızım, yağmurluk koydun mu bavuluna? Biliyorsun çok yağmur yağıyormuş oralarda.
    - Evet annecim, biliyorum, koydum.
    ...
    - Ezgicim, acil durumlar için ilaçlarını hazırladın mı? Neyi nasıl kullanacağını iyi biliyorsun değil mi kızım ?
    - Evet baba, biliyorum, sağol.

    - Ezgi, canım bak, bu kutuya vitaminleri koydum. Hergün almayı ihmal etme olur mu?
    - Sen merak etme anneannecim, alırım.

    - Abla?
    - Efendim tatlım.
    - Peki Tavşi ne olacak? (Tavşi, kardeşimle, oyuncak tavşanımıza koyduğumuz bir isimdi. Benim için çok özeldi sessiz dostum. Çoğu kez umutsuzluğumda onu bulurdum karşımda. Onu çok özleyecektim.)
    - Öykücüm, Tavşi’yi bir aylığına sana emanet ediyorum. Beni özlediğinde ona sarılırsın, canım.
    Gideceğime en çok üzülen kardeşimdi aslında. Son zamanlarda huzursuzluğu iyice artmış, olur olmadık şeylerde beni azarlar olmuştu. Kolay değildi tabii onun için. Gözlerini ilk açtığı andan itibaren ben vardım yanında. Bu onunla ilk uzun ayrılışımızdı.
    Aslında bana ne kadar belli etmeseler de herkesin içinde bir burukluk, bir hüzün vardı. Odam bile üzülüyordu sanki gideceğime. Gözünde hiçbir zaman büyüyemeyeceğim babam, elinde büyüdüğüm anneannem ve bana kendime güvenmeyi öğretmiş olan annem, şimdi kendilerini sorguluyorlardı. Acaba “küçük” kızlarını göndermekle hata mı ediyorlardı, yoksa bunun benim için harika bir deneyim olacağına ve bir ayın çabuk geçeceğine inanmışlar mıydı? Bildiğim tek birşey vardı. Bu yurtdışı kampıyla, ailemin bana olan güvenini sağlamlaştıracak ve bana sağladıkları bu imkanı en iyi şekilde değerlendirecektim. “ Sana güveniyoruz ve bunu da başaracağını biliyoruz” demişti bir keresinde babam.Onun bu sözleri beni çok mutlu etmiş ve kendime güvenim gelmişti iyice.
    Benim duygularım aileminkilerden de karışıktı. Evden ilk ayrılışım olması işleri zorlaştırsa da, farklı bir ortamda bulunma, farklı bir kültürü tanıma fikri beni heyecanlandırıyor, ailemden uzak olmanın vereceği özgürlük de çok hoşuma gidiyordu. Ne de olsa, erken yatıp uykumu almam gerektiğini hatırlatacak babam, ya da soğuk havalarda giydiğim kıyafetleri eleştirecek annem olmayacaktı. Benim sorumluluğum tamamen bana aitti bu ay.
    Gidişimden bir önceki akşam, İngiltere’ye birlikte gideceğimiz, çok yakın arkadaşlarım olan Gizem ile Zeynep’i aradım. Onlar da çok heyecanlıydılar. Birlikte, götüreceklerimizi tekrar kontrol edip, ertesi gün saat üçte havaalanında buluşmak üzere telefonu kapattık. İkinci dönemin başından beri gideceğimi bilmeme rağmen, bu son telefon konuşması, bunun bir hikaye olmadığını ve gerçekten gitmek üzere olduğumuzu hatırlattı aslında. Genellikle buluşma yeri seçerken, saat 12’ de Karum’un önünde, ya da üçte Bilkent’te gibi sözlerden sonra “saat üçte havaalanında” demek, bir hayli ilginç gelmişti.
    Büyük gün geldi de çattı sonunda. Uyandıktan hemen sonra, son hazırlıklarımı tamamlayıp, bavulumu kapattım. Sevgili anneannemin baskıları üzerine birkaç lokma bir şeyler yeyip evden ayrıldık. Yolda, genellikle sürekli konuşan ve şaklabanlıklarıyla hepimizi güldüren kardeşim çok sessizdi. Bu sessizlik hiç hoşuma gitmiyor ve ben de her zaman olduğu gibi durmadan konuşuyordum. En sonunda havaalanına vardık. Arkadaşlarımı ve grup liderimi görmek neşemin yerine gelmesini sağlamıştı. Annemler, diğer veliler ile muhabbete dalmışken, ben de arkadaşlarımla konuşuyordum. En sonunda bavullar uçağa verildi, biniş işlemleri tamamlandı, uçuş kartları alındı ve grup liderimiz, gitme zamanının geldiğini söyledi. Ben yine neşeli olmaya çalışarak annemlerle vedalaşıp, gümrükten geçmek üzere ayrıldım. En son arkama bakıp el sallarken, annemin gözlerinin yaşlı olduğunu gördüm. O sahneyi, şimdi bile unutamam. Çok fazla etkilenmeme karşın, daha fazla kötü hissetmemek için önüme döndüm.
    İşte, 9 Temmuz 2000 Pazar günü, Ankaranın 40 dereceyi geçen sıcağında ayrıldık Türkiye’den. Farklı bir dünyayı keşfe doğru…

     

     

    Şayeste - 22.05.2009 - 08:50
  4. BiR BAKIŞTA LONDRA

    Türkiye ile bazı benzerlikleri bulunmasına rağmen, farklı bir dünya gibi gelmişti Londra bana. Saatleri iki saat geri almakla birlikte, Avrupa’nın en gözde şehrine adım attığınızda, kendi büyülü dünyasına çekiyordu sizi. Bunu uçaktan bile farkedebilmek mümkündü, gecenin karanlığında ışıl ışıldı Londra...
    İlk günlerde sanki bize “Hoşgeldiniz” diyerek kendini göstermiş olan güneş, ikinci haftamızda bizi İngiltere’nin alışılagelmiş yağmurlarıyla yalnız bıraktı. Bu hava değişimi, temmuzun ortasında sıkı sıkı giyinmemize, ilk girdiğimiz mağazalardan kazak almamıza, neredeyse saniyede bir hapşırarak, hergün aspirin yutmamıza neden olmuştu. Buna rağmen, Londra’ya varışımızın ertesi gününden, son günümüze kadar durmadan gezmiştik. İlk hafta, yolda yürümek bile bizim için bir maceraya dönüşmüştü adeta. Yollardaki uyarıları çoğu kez görmeyen bizler, alışmadığımız trafik düzeni yüzünden kaç kere ezilmenin eşiğinden dönmüş, İngiliz sürücülere zor anlar yaşatmıştık. Neyse ki, bu duruma çabuk alışmıştık. Üç buçuk hafta boyunca en önemli ulaşım aracımız olmuş olan “undergound”umuz, yani metro, bizim en eğlenceli oyuncağımız olmuştu. Kaybolmaya mahkum olduğunuz bu metroda, birçok İngiliz ile sohbet etmiş, Türkiye’yi anlatmıştık uzun yollar boyunca. Kimi zaman yorgunluktan uyuklamış, kimi zaman da bırakılan gazeteleri okumuştuk. Ne var ki, gazeteler çok sıkıcı gelmişti Türkiye’nin hergün değişen haberlerinden sonra..
    Uzun yollar katederek gittiğimiz her yer çok güzeldi ve her gezimiz de çok eğlenceliydi. Tarihi yansıtan eski binalar insanı büyülüyor ve oyuncak arabalara benzeyen şirin kırmızı otobüsler ve kırmızı telefon kulübeleri Londra sokaklarını renklendiriyordu. Ülkemizde duymaya alıştığımız ezan seslerinden sonra, “Trafalgar Square” gibi ünlü meydanlarda duyduğumuz çan sesleri, tanımlayamadığım bir mutluluk veriyordu insana. İndirim diye bağıran mağazaların ise Türkiye’den pek bir farkı yoktu. Hatta, mağazalarının zevksiz olduklarını söylemek yanlış olmazdı. İngiltere’nin en büyük mağazaları olan “Harrods” ve “Miss. Selfridge” turistlerin ve tabii bizim de ilgi odağımız olmuştu. Şort ve uygunsuz kıyafet giymiş olan insanlar mağazaya alınmıyor ve birçok insan sırf Harrods’tan bir şeyler almış olmak için gereksiz şeylere tonlarca para harcıyordu. Bizler de, Harrods dışındaki birçok mağazanın indiriminden yararlanmış, dönüşte bavulumuzu zor kapatmıştık. Alışveriş merakımızın Türkler’in kanında olduğunu söylemişti annem bir keresinde...
    Bu bir aylık kamp süresince, “Madame Tussaud”, “National Art Gallery” ve “Natural History Museum” gibi birçok müzeye gitmiş, ilginç şeyler görmüştük. Madam Tussaud müzesindeki mumyalar ile fotoğraf çektirmiş, ünlü ressamların resimlerini incelemiş ve bilim tarihini öğrenmiştik. Ünlü Victoria Tiyatrosunda müzikal izlemeye gitmiş, yarısında yorgunluktan uyumuş olmama rağmen çok eğlenmiştim. Ayrıca, Londra’nın tek ve muhteşem lunaparkı “Chessington”da başımız dönünceye kadar aletlere bindiğimiz hiç unutamam.
    Bu gezdiğimiz yerlerin bana göre en güzeli, “Coventgarden” adlı çok ünlü bir meydandı. Bu meydanın özelliği, geçimlerini sağlayabilmek için, birçok insanın hiç hareket etmeden, heykel gibi saatlerce durmaları; bir kısmının ufak skeçlerle insanları güldürmeleri ve bir kısmının da uzak doğunun mistik müziklerini çalmasıydı. Bizler de, bu insanları seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor ve durmadan fotoğraf çekiyorduk. Ayrıca, Coventgarden’ın bir başka özelliği ise yakınında sabun fabrikasının bulunmasıydı. Fabrikadan içeri girdiğinizde, adeta nefes almak zorlaşıyor ve biribirinden farklı kokular insanın başını döndürüyordu. Hayatımda, hiç bu kadar ilginç bir yer görmemiştim!
    Bu üç buçuk hafta süresince elimizden geldiğince gezmiş ve çok farklı yerler görmüştük. Gezip gördüğümüz bu yerler belki Londra’nın yarısını bile oluşturmuyordu ama, Türkiye’ye dopdolu, öğrendiklerimizi, gezdiğimiz gördüğümüz yerleri, edindiğimiz deneyimleri; ailemize, arkadaşlarımıza anlatma heyecanıyla dönmüştük. Bir dahaki sefere, keşfedemediğimiz yerleri keşfedebilme ümidiyle…

     

     

    Şayeste - 22.05.2009 - 08:51



Benzer Konular

  1. Gezi Yazıları
    Konuyu Açan: BiR-DOST, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 25.08.2013, 12:00
  2. Anı Yazıları
    Konuyu Açan: Ay Kız, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01.01.2012, 01:28
  3. Günlük Yazıları Örnekleri
    Konuyu Açan: Nehir, Forum: Edebiyat.
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj : 17.10.2010, 15:04
  4. Hat Yazıları
    Konuyu Açan: LEVIS-501, Forum: İslami Resimler.
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj : 07.05.2009, 14:12
  5. taş yazıları
    Konuyu Açan: alperen, Forum: Derin Duygular.
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj : 11.06.2005, 19:03

copyright

Soru Cevap

grafimx