Türk Kültürü Atatürkün Düşüncelerini Nasıl Etkilemiş ve Nasıl Değiştirmiştir

  1. Türk Kültürü Atatürkün Düşüncelerini Nasıl Etkilemiş ve Nasıl Değiştirmiştir Bilgi - zim kültürümüz atatürkün düşüncelerini nasıl etkilemiş ve nasıl değiştirmiştir bilgi - kültürümüzün atatürkün düşünceleri üzerindeki etkileri nelerdir




    ATATÜRK’ÜN FİKİR VE DÜŞÜNCELERİ
    Dr. Öğ. Yb. Zekeriya TÜRKMEN*
    Giriş
    Dünyada, ülkelerin tarihine çeşitli alanlarda değerler katmış olan ve her zaman minnet, şükran ve saygı ile anılan birçok insan vardır. Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sona erdirdikten sonra modern Türkiye’nin temellerini atan ATATÜRK de bizim milletimizin saygı ile andığı kişilerden biridir.
    O, tarih sayfalarından silinmeye mahkûm edilmek istenen milletimizi ve vatanımızı, askerî ve siyasî dehasıyla, acımasız bir istilânın pençesinden çekip kurtarmış; eşsiz sağduyu ve önsezi ile insan onuruna en yakışan yönetim şekli olan cumhuriyet idaresini kurarak içinde yaşanılan dönemde kolay kolay kimsenin cesaret dahi edemeyeceği büyük ve köklü reformları, tükenmeyen azim, inanç ve kararlılıkla birer birer gerçekleştirmiştir.
    Büyük ATATÜRK’ün ilke ve inkılâplarında, onun düşünce gücü ve fikir yapısının sağlamlığı vardır. Milleti için yarattığı yeni Türkiye, bütün insanlığı etkilemiş ve onun manevî varlığını evrensel boyutlara ulaştırmıştır.
    Büyük adamları yücelten birtakım özellikler vardır. Bir kişinin yükselmesinde yalnızca bu özelliklerin mevcut olması yeterli değildir. Bunların bir amaç etrafından kullanılması da gereklidir. Türk İstiklâl Savaşı’nın lideri, lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk çağdaşlaşma hareketinin önderi ATATÜRK yüce vasıflara sahipti. Hem de bir ideal uğrunda kullanılmak üzere... Askerliği, devlet adamlığı yanında, düşünce yönünden seçkin bir fikir adamı da olan ATATÜRK, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı, Türk milletine hedef olarak göstermiştir.
    Yüzyılımızın dünyaca tanınmış bir Türk büyüğü olan ATATÜRK hakkında çok şeyler yazılmış ve yayımlanmıştır. Bütün bu yayınlara rağmen, onun gerçekleştirdiklerinin tam olarak anlaşıldığını ve anlatıldığını söylemek zordur. Ne yazık ki, kendilerine bağımsız bir vatan sunduğu yurttaşlarının bir kısmı tarafından ATATÜRK’ün düşünce ve fikirleri sıkça çarpıtılmakta, değişik anlamlar verilerek farklı şekilde yorumlanmaktadır. Atatürkçü olmak şüphesizdir ki, ATATÜRK’ü insan olarak tanımak ve onun fikirlerini anlamakla mümkündür. ATATÜRK ve Atatürkçü düşünce sistemi ile ilgili olarak çalışma yapanlar, amaçları bakımından tasnife tâbi tutulursa karşımıza ilginç bir manzara çıkmaktadır.
    Bizim, ATATÜRK’ü her yönüyle iyi anlamaya ve gerçek fikirleriyle anlatmaya ihtiyacımız vardır. ATATÜRK ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken dayandıkları temel ilkeler ve esaslar bugün de önemini korumaktadır. Bu temel esaslara sahip çıkmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşatılması ve yüceltilmesi ile eş anlamlıdır. Devletimizin kuruluş felsefesini anlamak ve bu felsefeyi yaşatmak için, milletimizin üç bin yıllık bilinen tarihi içinden süzülüp gelen millî değerlerini, iç dinamiklerini ve ATATÜRK’ün bunları yorumlayış tarzını ortaya koymak gerekir.
    ATATÜRK’ün öncelikle, “mensubu olmakla övündüğü, gurur duyduğu Türk milleti” sonra da bütün insanlık için özel bir yeri vardır. ATATÜRK, sadece bir asker veya devlet kurucusu değil getirdikleri ve yaptıklarıyla geleceğe de ışık tutan millî bir liderdir.
    ATATÜRK’ün Yetiştiği Ortam
    1881 yılında Selânik’te doğan çocuğa peygamberin adlarından birini, Mustafa ismini verdiler. O, 1894 yılına kadar yalnızca bu adı taşıdı. 1881’den 1894’e uzanan 13 yıllık süreç karşımıza üç tarihsel aktörü çıkarmaktadır. Bunlardan biri kronoloji yani zaman, diğeri içinde yaşanılan kent ve bir diğeri de kavramsal çerçeve. Bu kronoloji içinde Mustafa’nın toprakları üzerinde doğduğu Osmanlı Devleti, Tunus’u Fransızlara, Teselya ve Mora’yı Yunanistan’a terk etmek zorunda kaldı. Mustafa’nın doğduğu yılda meydana gelen bu iki ağır olayın yanı sıra 1882 yılında “Muharrem Kararnamesi” ilân edilerek “Düyunu Umumiye” idaresi kuruldu. Ertesi yıl İngiliz donanması Mısır’ı işgal etti. 1884 yılında Doğu Rumeli vilâyeti Bulgaristan’la birleşti. 1889 yılında ise ülkenin gelecekte kaderine yön verecek olan İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. Bu arada imparatorluğun fethettiği toprakları terk etme süreci aşırı bir şekilde hızlandı. Göç dalgalarıyla, milyonlarca kırgın ve yılgın insan, elde kalan topraklara yığıldı. Çoğunluk göçmen, çoğunluk yılgın ama kimse öfkeli değil, herkes kaderine deyim yerinde ise boyun eğmiş bir durumdadır.
    Mustafa’nın doğduğu kent Selânik, Osmanlı Devleti’nin en kozmopolit şehirlerinden biridir. Aile Selânik’e Vodina sancağına bağlı Kayalar beldesinden gelmiştir. Mustafa’nın Karaman vilâyetinden II. Bayezıt zamanında Rumeli’ye göç ettirilen ailesi “evlâdı fatihan” olarak bilinen Yörük Türkmenlerine dayanmaktadır.
    Bu üç tarihsel gelişimin sonuncusu ise İslâm dini ile dışa vurulan gelenekçiliktir. Selânik’te Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki iki katlı evde doğan çocuğun peygamberin adını taşıması, ailesinin bu kozmopolit, karma, sık ve değişken ortamda, bin yıllık geleneğe yaptığı atfın ve belki de imdat çağrısının göstergesiydi. Tanzimat Fermanı’nın ilânıyla birlikte başlayan Osmanlı Devleti’nin bu sonuncu müdafaa refleksi diğer taraftan geniş halk kesimince kendilerine karşı bir hareket olarak algılanmakta ve bu yüzden de geleneklere daha fazla sarılarak korunmaya çalışmaktadır. İşte Mustafa, yetiştiği ortamda bu üç unsurun etkisini iliklerine kadar hissedecektir.
    Mustafa, 12 yaşlarında iken babası Ali Rıza Beyi kaybetmiş; 1894’te Selânik’te Askerî Rüştiyeye girmiştir. Hatıralarında annesi Zübeyde Hanımın oğlunu askerî okula vermek istemediği öğrenilmektedir. Buna rağmen, Mustafa’nın Askerî Rüştiyeye kaydolması, onun daha çocukluğunda kararlılığının, kendi yolunu kendisinin özgür iradesi ile belirlemesinin çok belirgin bir örneğidir. Nitekim Askerî Rüştiyedeki başarısı, matematik hocası Yzb. Mustafa Bey tarafından kendisine Kemal adının verilmesine neden olacaktır.
    ATATÜRK’ün Kişiliği, Kişiliğinin Oluşumu, Buna Etki Eden Unsurlar ve Düşüncelerinin Dışa Yansıması
    Bir devlet ve düşünce adamı olarak ATATÜRK’ün kişiliğinin ve fikirlerinin oluşmasında yetiştiği ortamın büyük etkisi olmuştur. ATATÜRK’ün yetiştiği ortamda aldığı eğitimin yanı sıra içinde yaşadığı siyasî, sosyal ve kültürel ortamın da büyük etkileri olmuştur.
    ATATÜRK’ün kişiliğinin oluşumunda onu yetiştiren öğretmenlerinin önemli bir payı vardır. Bu öğretmenler ATATÜRK’ün öğretmenleri olmalarının yanında bazıları o dönem için çok yeni fikirler ortaya atmışlar, pedagojide yeni uygulamalar getirmişlerdir.
    ATATÜRK’e geleceğe ilişkin ilk fikirler veren Askerî Rüştiyeden hocası Nakiyüttin Beyin, edebiyat hocası Mehmet Asım Beyin, ATATÜRK’e tarih şuurunu kazandıran ve tarihi sevdiren Yüzbaşı Mehmet Tevfik Beyin, matematik öğretmeni ve Kemal adını veren Yzb. Mustafa Beyin, ilk öğretmeni Şemsi Efendinin, edebiyatçı Necip Asım Beyin büyük rolleri olmuştur. Yine ATATÜRK’ün yetişmesinde ve fikrî yapısının gelişiminde Namık Kemal, Ziya Gökalp, Tevfik Fikret ve Mehmet Emin Yurdakul’un da etkisi olmuştur. İşte bundan dolayı ATATÜRK, bir devlet ve düşünce adamı olarak, inkılâpçı, dahası bir dönüştürücü lider olarak, eğitimin önemini bilen ve “sosyal değişme”nin temelde zihniyetlerdeki değişme ile mümkün olabileceği gereğini gören bir lider idi. ATATÜRK’ü gerçek yönleriyle anlayabilmek için onun yetiştiği ortamı, bu ortam içinde meydana gelen önemli tarihî olayları çok iyi tahlil etmek gerekir.
    Hayatını incelediğimizde görürüz ki, onun kişiliğini özelleştiren varlıklarından biri de, düşüncelerinde, sözlerinde, eylemlerinde beliren kararlılık ve mücadeleci ruh yapısıdır.
    Harp Akademisinden yeni mezun olmuş genç bir kurmay subay olan Mustafa Kemal, ülkenin içinde bulunduğu kötü kaderinin değiştirilmesinden yanadır. Şam’da kurmaylık stajı esnasında kurduğu “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” ile ülkenin kötü kaderini değiştirmeye ant içmiş gibidir. Bir yolunu bulup Selânik’e gelir ve cemiyeti burada da açar. Askerî Rüştiyeden hocası Hakkı Baha (Pars) Beyin evinde toplanırlar. Toplantıda sözü alan Mustafa Kemal, köhneleşmiş idareyi yıkıp vatanı kurtarmak için arkadaşlarını göreve davet eder. Askerî liseden arkadaşı Ömer Naci, “Mustafa Kemal arkandayız, seni takip edeceğiz. Ölümler, cellâtlar, işkenceler bile bizi azmimizden çeviremeyecektir. Hürriyet verilmez, ancak alınır.” karşılığını verir. Bu toplantıda tekrar sözü alan Mustafa Kemal, “Biz kuracağımız teşkilât ile bir gün mutlaka ve mutlaka başarılı olacağız. Vatan ve milleti kurtaracağız.” demişti. Mustafa Kemal, yıllar önce söylediği bu sözleri yürekten söylemiş olmalı ki, vatanı ve milleti gerçekten kurtarmak ona nasip olmuştu.
    Mustafa Kemal’in 1907 yılında, Selânik’te iken ünlü Türkologlardan İvan Melikof’a söyledikleri ise son derece dikkat çekicidir. Henüz İkinci Meşrutiyet’in ilânından bir yıl önce söylenen bu sözler, onun daha genç subaylık döneminde büyük düşündüğünün göstergesidir. ATATÜRK Melikof’a şunları söyler: “Gün gelecek, şimdi hepinizin hayal sandığı reformları ben gerçekleştireceğim. Mensup olduğum millet, bana inanacaktır. Saltanat yıkılmalıdır. Din ve devlet birbirinden ayrılmalıdır. Şarktan benliğimizi sıyırarak batı medeniyetine aktarmalıyız. Kadın ve erkek üzerindeki farklar silinerek yeni bir sosyal düzen kurmalıyız. Garp medeniyetine girmemizi kolaylaştıran Lâtin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık ve kıyafetle de batılılara benzemeliyiz. Emin olunuz ki, bir gün hedeflere ulaşacağız.”
    Nitekim o, bu fikirlerini söyledikten tam 12 yıl sonra Büyük Nutuk’unda da belirttiği gibi bunları safha safha uygulamaya koyacaktı. Diğer taraftan, Mustafa Kemal Paşa Birinci Dünya Savaşı sonunda cumhuriyetçi fikirleri ile tanınan bir kişidir. Hatta Samsun’a çıkmadan önce dönemin sadrazamı Damat Ferit, Padişah Vahidettin’e “Mustafa Kemal cumhuriyetçidir.” kaydını gösterince padişah, “Mevcut kumandanların en liyakatlisidir. Çanakkale’de başarılarını bilirim. Almanya seyahatinde kendisini yakından tanıdım. Anadolu’daki vaziyeti düzeltecek olan en yetenekli komutan odur ve o gitmelidir.” cevabını verir.
    ATATÜRK’ün çok uzun yıllar yaverliğini yapmış olan Cevat Abbas Gürer de onun kararlılığı hakkında şunları söylemektedir: “Hadiselerin müspet ve menfi hareketlerine her zaman nüfuz eden koca dahi; her işinde hâkim olarak karar verir ve tedbir alırdı. Yirmi dört yıllık yakınlığımızda bu fıtratın en büyük kabiliyet ve enerji sahibi ATATÜRK’ü; hep aynı kuvvet ve kudrette gördüm.” Büyük fikir adamı ATATÜRK, hiçbir zaman mevki, rütbe ve gösterişe giren konularla mutlu olmaya çalışmamıştır. Ona göre gerçek büyüklük fikirleri uğrunda savaşmak ve gerektiğinde bu yolda her şeyini feda edebilmektir.
    ATATÜRK gelecek hakkında da büyük düşünen ve bu düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen biri idi. O gelecek hakkındaki düşüncelerini Sofya’da askerî ateşe iken İstanbul’daki arkadaşı Madam Corinne’e yazdığı 1913 tarihli mektupta şöyle açıklamakta idi: “Benim ihtiraslarım, hem de pek büyük ihtiraslarım var. Fakat ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da yeterlikle yapabileceğim bir görevin canlı iç rahatlığını verecek büyük fikri başarmakta arıyorum.”
    Burada kısaca geçmek gerekirse, bilindiği gibi Türk milleti, XVIII. yüzyıldan itibaren giderek artan ve XX. yüzyılın başlarına kadar kesintisiz süregelen savaşlar sırasında askerî, iktisadî, hukukî ve sosyal alanlarda pek çok sorunla karşı karşıya kalmış ve son derece bunalımlı dönemler yaşamıştır.
    XX. yüzyıl “doğu sorunu” olarak tarihe geçen ve Türkleri yok etmeyi hedefleyen politikanın büyük ölçüde uygulamaya konulduğu dönemi içinde barındırır. Dönemle ilgili belgelere bakıldığında, Türkler aleyhine kurulan ittifaklar ve diğer gelişmeler Birinci Dünya Savaşı yıllarında tüm açıklığı ile gözler önüne serilmektedir. Hatta, müttefiki olan Almanya dahi bu dönemde Türkiye’yi sömürmeyi kendine ilke edinen devletlerin başında gelmektedir. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ise Osmanlı Devleti’nin, bir anlamda da Türk milletinin ölüm fermanı niteliğinde idi. XX. yüzyılın bu bunalım ve sıkıntılarını dikkate aldıktan sonra ulaşılan sonuç itibarıyla gelişmelere bakılırsa, 19 Mayıs 1919 tarihi, Türk milleti için önemli bir dönüm noktası, aynı zamanda yeni bir devrin de başlangıcı sayılır. Mustafa Kemal ATATÜRK, bu tarihte IX ncu (III ncü) Ordu Kıt’aları müfettişliği görev ve yetkileriyle Samsun’a çıkmış; Türk milletinin içinde bulunduğu büyük sıkıntı ve yoksulluklara rağmen azimle Türk İstiklâl Mücadelesi’ni başlatmıştır. Bu mücadele, aynı zamanda yeni devletin doğum sancılarını da beraberinde getirmiştir. Nasıl ki, şafak vakti her zaman aydınlığın müjdecisi olmuşsa, 1919 yılında Mustafa Kemal’in liderliğinde başlatılan Millî Mücadele hareketi de yeni devletin, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şafağı olmuştur.
    ATATÜRK’ün en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti ve Türk inkılâbıdır. O büyük bir kararlılıkla başlattığı İstiklâl Mücadelesi’ni, millî birlik ve beraberliği sağladıktan sonra safha safha uygulamaya koydu. ATATÜRK’ün kararlılığını ve millî birlik konusuna ne kadar önem verdiğini bu savaş sırasındaki uygulamalarıyla görmek mümkündür. Mustafa Kemal Paşa, Türk inkılâbının eylem yani aksiyon safhası olan dönemini oluşturan 19 Mayıs 1919’da başlayan devirde Türk milletini özellikle milliyetçilik ve millî birlik bakımından bilinçlendirmeyi göz önünde tutmuştur. O bu kararlılıkla büyük mücadelesinde başarıya ulaşacağına inanıyordu.
    Mustafa Kemal Paşanın 21/22 Haziran 1919 tarihinde yayımladığı Amasya Genelgesi’ne dikkat edilecek olursa, “Yurdun bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir; milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” şeklinde belirtmiş olmakla o, gücünü milletten almaya kesin kararlı olduğunu belirtmek istemişti.
    Millî Mücadele’ye yön veren Erzurum Kongresi’nin kararları ise millî birlik ve bütünlüğün somut örneğidir. Yeri gelmişken belirtmek gerekirse, ATATÜRK’ün Erzurum Kongresi sonrası Mazhar Müfit (Kansu) ve Süreyya Yiğit Beylerle çalışma odasında cereyan eden konuşma ve Mazhar Müfit’in tuttuğu notlar o büyük insanın gelecek hakkındaki düşüncelerini daha açık bir şekilde ortaya koyar. Mustafa Kemal Paşa, Mazhar Müfit Beye not defterini alıp gelmesini söyler. Mazhar Müfit Bey defteri alır gelir. Tarih 7-8 Ağustos 1919’dur. Mustafa Kemal Paşa askerlikten istifa edeli tam bir ay olmuştur. Dahi komutan Mazhar Müfit’e pekâlâ yaz der:
    1.Zaferden sonra şekli hükûmet cumhuriyet olacaktır.
    2.Padişah ve hanedanlık kalkacaktır.
    3.Tesettür kalkacaktır.
    4.Fes kalkacak, medenî milletler gibi şapka giyilecektir.
    O anda Mazhar Müfit’in elinden kalem düşer ve bir durgunluktan sonra Mustafa Kemal Paşaya hitaben: “Darılma ama paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var.” der.
    Mustafa Kemal Paşa devam ederek “5. Lâtin harfleri kabul edilecek.” deyince, Mazhar Müfit, “Yeterli paşam, cumhuriyeti ilân etsek de kâfi” cevabını verir.
    Yıllar sonra Kastamonu’dan şapka inkılâbını gerçekleştirip Ankara’ya dönen Mustafa Kemal, Meclis önünde Mazhar Müfit’i görür ve: “Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz notlarına bakıyor musun?” der.
    Mazhar Müfit, eserinde “benim o gün hayali muhal diye karşılayarak not ettiklerim zamanla birer hakikat olarak karşıma çıktı.” der.
    Erzurum’da yakın çevresine biraz önce anlattığımız fikirlerini açıklayan Mustafa Kemal Paşa, emin adımlarla hedefe doğru ilerledi. Sivas Kongresi Millî Mücadele hareketini birleştiren önemli bir hamle oldu. Sivas’tan Erzurum’a gelirken yol üzerindeki yerleşim birimlerinde oturan halkla da temasta bulunan Mustafa Kemal Paşa, milletin birlik ve beraberlik konusunda gösterdiği yurtseverlik çabalarından Nutuk adlı eserinde övgüyle bahseder. Nitekim o, Ankara’ya geldiğinde yaptığı bir konuşmada Türk milletinin millî birlik konusuna verdiği önemi takdirle karşıladığını belirttikten sonra şu şekilde devam etmiştir: “Dokuz aydan beri başlayan millî uyanış ve çalışma, durumu ve görünüşü değiştirdi; daha da değiştirecektir. Millet, gerçekleşen birliği sürdürürse ve bağımsızlığı için özveriden çekinmezse, başarı kesindir. Erzurum ve Sivas kongrelerinde tespit edilen ilkeler, milletin ulaşacağı amaçlar için temel olacaktır.” Öte yandan TBMM’nin açılışından önce Ankara’ya gelen milletvekilleriyle yaptığı bir görüşmede de bir milletin yaşaması ve varlığını sürdürebilmesi için her bakımdan birlik beraberlik içinde bulunmasına dikkat çekmiştir.
    Mustafa Kemal Paşanın başlattığı çabaların sonunda 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, devletin yönetimi, millî gücün sevk ve idaresi bakımından siyasî tarihimizin en önemli olaylarındandır. Bu Meclis aynı zamanda bir kurucu meclis niteliğine de sahip olup milletin yönlendirilmesinde son derece etkili olmuştur. Meclis ayrıca, milletin birliğine, millî istek ve gücüne dayanarak millî siyasetin yönlendirilmesini de üstlenmiştir.
    Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcından itibaren, bu harekâtın aleyhinde olanlarla Akşam gazetesindeki yazılarıyla mücadeleye başlayan, hayatının büyük bir kısmını ATATÜRK’ün yakınında geçiren Falih Rıfkı Atay, onu gösterişten uzak fikre önem veren bir lider olduğunu bir anısında şöyle dile getirmektedir:
    “Bir gün Ankara ve İstanbul şehirlerinden birine ‘ATATÜRK’ adı verilmesi için bir kanun teklifi hazırlanmıştı. ATATÜRK, tasarıyı okudu; arkadaşlarına:
    Bir adın tarihte kalması ve ağızlarda söylenmesi için, şehirlerine sığınmak şart değildir. Tarih, zorlamayı sevmeyen nazlı bir peridir. Fikirleri tercih eder.”
    ATATÜRK’ün gönül zenginliği de onun kişiliğinin belirgin özelliklerinden biri idi. Çocuklara olan sevgisinin büyüklüğü onun gönül zenginliğini belirten yönlerinden birisidir. ATATÜRK çocukları seviyor, onlarla konuşuyor, onların yetişmesi için elinden geleni yapıyordu. Bir gün Yalova köylerinde koyun güden bir çocuğa rastladı. Zeki ve açıkgöz bir çocuk olan sığırtmaç Mustafa’yı alıp okula yazdırdı. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Benim de yakından tanıdığım ATATÜRK’ün manevî kızı Sabiha Gökçen ise dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmak onuruna ulaşmış biri idi.
    ATATÜRK’te yurt sevgisi ise coşkun bir sel gibidir. O askerî öğrencilik yıllarında Namık Kemal’in, Ziya Paşanın eserlerini okumuş; vatan kavramının ne anlama geldiğini ve önemini daha o zamanlar anlamıştı. Osmanlı Devleti’nin birer birer kaybettiği toprak parçalarını ve vatanın elden çıkması gibi elem dolu olaylar zihninde derin izler bırakmıştır. Bütün bu olaylar ATATÜRK’te millî vatan kavramının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Millî vatan, millî birlik ve beraberlik içinde Türk ulusunun beraberce yaşadığı coğrafyadır. Vatan toprağı ATATÜRK’e göre kutsaldır. İngiltere Kralı Edward’ın İstanbul’a gelişi sırasında meydana gelen bir olay onun yurt sevgisinin göstergesidir. Kral Edward İstanbul’da geldiğinde motoru Dolmabahçe rıhtımına yaklaştığı sırada nasılsa eli rıhtıma değer ve tozlanır. ATATÜRK elini uzatarak kralı rıhtıma çekmek ister. Kral da kirli elini vermek istemediği için cebinden mendilini çıkarıp silmek ister. Bu olayı gören ATATÜRK gülümseyerek, “Majeste, o benim yurdumun toprağıdır, elini kirletmez” der ve buna fırsat vermeden kralı kolundan tutup rıhtıma çıkarır.
    ATATÜRK’ün, milletlerin değer verdikleri şeylere saygı göstermesi de yine üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Kurtuluş Savaşı’nda Başkomutan Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı gün maiyetiyle birlikte yüzlerce şehit ve yaralının arasında harp sahasını gezerken Yunan bayrağı yerde serili olarak durmaktadır. Yanındakilerden biri Yunan bayrağını çiğnemek isteyince, ATATÜRK buna engel olur: “Dövüşmesini bilen bir milletin bayrağı asla çiğnenmez, bayrak bir milletin onurudur, o ebediyen yaşar.” der ve bayrağı yerden kaldırtır.
    O, aynı zamanda çok vefalı ve hatırşinas bir kişilik yapısına sahiptir. Selânik Askerî Rüştiyesinde okurken kendisine büyük ilgi göstermiş ve geleceğe ilişkin fikirler vermiş olan Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüttin (Yücekök, 1945’te vefat etmiştir.) Bey ile 22 Eylül 1924 yılında Samsun’da öğretmenlerin verdiği bir çayda karşılaşınca heyecanını gizleyememiştir. ATATÜRK’ün hocası hakkında söyledikleri, kişiliğinin bu yönüne bir örnektir. Konuşmasında şöyle der: “Şimdi burada yüce bir kişiye rastladım. O, benim rüştiye birinci sınıfında öğretmenim idi. Bana henüz ilk bilgileri öğretirken gelecek için ilk fikirleri de vermişti. Demek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra okulda öğretmeninin dilinden, vicdanından, terbiyesinden alınır...” konuşmasının devamında “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız yüce bir toplum hâlinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”
    ATATÜRK, öğretmenlerin toplum hayatında önemini kavramış bir liderdi. Nitekim o, “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” özdeyişi ile bu gerçeği belirtmiştir. Öğretmen, milletin geleceğini şekillendiren mimardır. Gelecek de gençliktedir.
    Gençliğin toplum hayatındaki önemini sezen ATATÜRK; iyi eğitilmiş, çağdaş bilgilerle donatılmış ve millî terbiyeyi almış gençliğin, yaratıcı ve millî varlığı güçlendirici olduklarını konuşmalarında her zaman belirtmiştir.
    Türk İstiklâl Savaşı yıllarından itibaren ATATÜRK, Millî Mücadele döneminin gençliği ile fikir birliği içinde idi. Örnek verecek olursak Sivas Kongresi’nde (4-11 Eylül 1919) gençliğin temsilcisi olarak katılan Hikmet ismindeki Askerî Tıbbiye öğrencisi, Kongre Başkanı Mustafa Kemal Paşaya şöyle seslenir:
    “Paşam, elçisi bulunduğum tıbbiyeliler, beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki çalışmaya katılmak üzere gönderdiler. Mandayı (himayeyi) kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz (kınarız). Farzımuhal (varsayımı güç) manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal Paşayı “vatan kurtarıcı değil, vatan batırıcı” olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”
    Mustafa Kemal Paşa, çok hislendiğini her hâlinden belli eden bir tavırla gençlik temsilcisine şu cevabın verdi: “Arkadaşlar gençliğe bakın! Türk millî yapısındaki soylu kanın ifadesine dikkat edin!
    Evlât, müsterih ol! Gençlikle övünüyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta olsa dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız, tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm!”
    Gençlik temsilcisinin bu sözlere karşılığı “Varol paşam!” oldu. Böylece Sivas Kongresi, Amerikan mandasını o zamanki dille “muhili istiklâl (istiklâli zedeleyici)” olduğu için reddetmişti.
    Mensubu olduğu milletin hâlde ve gelecekte her zaman umut ışığı olma özelliğini taşıyan Türk gençliğine büyük ümitler bağlayan ATATÜRK, gençliğin eğitiminde de hassas davranılmasını öğütler. ATATÜRK’e göre gençlerin görecekleri eğitim, onları Türk milleti ve devletinin her türlü düşmanları karşısında uyanık ve bilinçli olmalarını sağlayıcı, gençlere, sinsi düşmanları mutlaka öğretici olmalıdır. ATATÜRK bu konuda 1 Mart 1922’de TBMM’yi açış konuşmasında şunları söyler: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri eğitimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine ve millî menfaatlerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Milletler arası cihan vaziyetine göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği ruhî unsurlar ile donanmış olmayan kişiler ve bu mahiyette fertlerden kurulu olmayan toplumlara hayat yoktur.” Türk milletinin ve devletinin parçalanması ve yıkılması üzerine kurulan plânların sahneye konulduğu ve binlerce insanımızın şehit olmasına sebep olan kanlı terör örgütlerinin eylem ve amaçlarının bugün daha açık bir şekilde ortaya çıkması; ATATÜRK’ün 1922’de TBMM’de yaptığı uyarının bir kez daha haklılığını ve onun uzak görüşlülüğünü ortaya koymuştur. ATATÜRK’ün işaret ettiği gibi gençlerimiz, bağımsızlığımızı ve benliğimizi oluşturan değerler ve millî menfaatlerimizle donatılmalıdır. Üzerinde yaşadığımız güzel yurdumuzun sahip olduğu jeopolitik ve jeostratejik konumu bizi buna zorunlu kılmaktadır. Bunun için gençlerimizi tarih şuuru ve sevgisiyle donatmalıyız. Geçmişimiz hakkında doğru bilgi ve şuur, bize mutlaka ATATÜRK’ün istediği mücadeleci ruhu kazandıracaktır. ATATÜRK bu düşünceden hareketle “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde güç ve kuvvet bulacaktır.” demiştir.
    Başkomutan Meydan Muharebesi’nin ikinci yıl dönümü dolayısıyla, zaferin kazanıldığı yerde 30 Ağustos 1924’te verdiği nutukta, ATATÜRK gençlere şu şekilde sesleniyordu:
    “Efendiler, son sözlerimi münhasıran memleketimizin gençlerine tevcih etmek istiyorum.
    Gençler; cesaretimizi takviye ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültürle, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.
    Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyet’i biz tesis ettik; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.”
    ATATÜRK kendisini takip edecek olan gençliğin yılmadan yorulmadan hedefe yürümeleri gereğini de bakın şu sözleriyle belirtiyordu:
    “Yorgunluk her insan için tabiî bir hâldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.
    Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlâtları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan yorulmadan yürüyecektir.”
    ATATÜRK’e göre Cumhuriyet’i yüceltecek ve yükseltecek olanlar gençlerdi. 9 Ağustos 1929 günü İstanbul’a gittiğinde, kendisini görmek için sabaha kadar beklemeye azimli olan gençlerin arasına girerek “Beni görmek için zahmet ediyorsunuz. Bundan mahçup oluyorum. Beni görmek demek behemehâl yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeter.” demiş ve ilâve etmişti: “Fikri hür, vicdanı hür, vatan ve milletini her şeyin üzerinde tutan, Cumhuriyet prensiplerine bağlı gençler olarak yetişmeniz en büyük emelimdir.”
    Türk gençliğine bir öğretmen tavrı ile yaklaşan ATATÜRK, bu eğiticilik vasfından dolayı Türk eğitim tarihinde de önemli bir yere sahiptir. Eğitimle ilgili gözlemleri, teşhisleri, eğitim tarihimizden çıkardığı dersler onu âdeta bir eğitimci hâline getirmiştir. Mustafa Kemal’i ATATÜRK yapan en önemli süreç eğitim ve öğrenim sürecidir. ATATÜRK eğiticilik yönünün vurgulanmasından büyük haz duyardı. 1936 yılında yiğitliğini, zaferlerini, yaptığı devrimleri anlatan bir şiir yazan şair Behçet Kemal Çağlar’a ATATÜRK, “Olmamış” der, “Benim asıl bir niteliğim var ki, onu yazmamışsın. Benim asıl kişiliğim öğretmenliğimdir, ben milletimin öğretmeniyim, onu yazmamışsın.” ATATÜRK gerçekten Kurtuluş Savaşı’nı ve inkılâpları hep bu sabırla, ikna edici, güven verici, bilgili öğretmenliği sayesinde başarmıştır. Bu yüzden kendisine 24 Kasım 1928’de başöğretmen unvanı verilmişti. ATATÜRK bu yönü ile kendisinden bin yıl önce yaşamış olan büyük Türk filozofu Farabî (870-950)’yi hatırlatır. Farabî’ye göre ideal devlette, devlet başkanı milletinin eğiticisi olmalıdır. İşte ATATÜRK, tarihimizde pek çok yöneticinin ihmal ettiği bu eğiticilik görevini de en iyi şekilde başarmıştır.
    Burada ATATÜRK’ün ileri görüşü ve çağlar ötesine ışık tutan, yön verici sözlerini de kısaca belirtmek gerekir. Cumhuriyet’in güvencesi olarak gördüğü Türk gençliğinin irfan ocağı, okullardan söz eden bir konuşmasında büyük önder şöyle seslenir: “Türk toplumunun asıl düşmanı bilgisizliktir, cehalettir, tembelliktir. Bundan dolayıdır ki eğitim, bizi karanlıktan çıkaracak en güçlü ışıktır. Ülkeyi, ulusu kurtarmak isteyenler çok çalışmak ve özverili olmak zorundadır.” ATATÜRK, “geleceğin ışığı” olarak tanımladığı gençliğin son derece modern bir eğitimden geçirilmesi gerektiğini her konuşmasında ifade etmiştir.
    O büyük insan, her zaman gençlerle beraber olmayı arzu eder, onların gösterdiği çaba ve gelişmeyi kendi diktiği körpe bir fidanın boy atıp serpilmesi gibi gururla izleyip bundan büyük bir haz duyardı. ATATÜRK, her fırsatta bir öğretmen gibi iyiyi, doğruyu, gerçeği onlara anlatmaktan büyük zevk alan bir önderdir. ATATÜRK ve gençlik ebediyen ayrılmaz bir bütündür. gençliğin görev ve sorumluluklarının neler olacağını, çeşitli zamanlarda ve zeminlerde yaptığı konuşma ve değerlendirmelerle bizlere sunan ATATÜRK, her alanda Türk gençliğini uyardığı gibi, bilhassa onun Türk gençliğine seslenişinin özünü oluşturan “Gençliğe Hitabesi”nde devleti idare edenlerin bile hıyanet içinde olabileceklerini belirtmesi ise gençliğin ne kadar uyanık ve hassas olması gerektiğini hatırlatır.
    ATATÜRK aynı zamanda insan sevgisinin ve insanlık ülküsünün de temsilcisidir. Şu olay insan ATATÜRK’ü çok iyi anlatan bir örnektir: 23 Temmuz 1922’de Konya’da General Townshend şerefine bir ziyafet verilir. Ziyafetin bitiminde, sofradan kalkılacağına yakın ATATÜRK, kolundaki saati çıkararak generale şunları söyler: “Bu saati bana Anafartalar’da bir Türk askeri, ölen bir İngiliz subayının kolundan çıkardığını söyleyerek getirdi. Saatin arkasında subayın künyesi yazılıdır. Bu subayın ailesini arattımsa da bulamadım. İngiltere’ye döndüğünüzde ailesini bulur ve saati verirseniz, çok memnun olurum.”
    ATATÜRK’ün bu insanî yönü dolayısıyla, millî nitelik taşıyan eseri Türk inkılâbı, bütün insanlığın hayranlığını üzerine çektiği gibi evrensel bir niteliğe bürünmüştür.
    ATATÜRK’ün duygusal bir tarafı da bulunmakta idi. Yaveri Muzaffer Kılıç’ın bir anısı, ATATÜRK’ün bu yönünü çok belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır. Muzaffer Kılıç, bir gün ATATÜRK’le Çankaya Köşkü’nde çalışırken dışarıdan bağırmalar işitilir. Dışarıya bakınca görürler ki, dış hizmetlerde çalışan ve yaşlı bir subay olan bir kişi bazı işçileri dövüyor. ATATÜRK’ün bu işe canı sıkılır ve “Durumu öğrenin” der. Çankaya Köşkü’nün bahçesinde ücreti karşılığı çalıştırılan Yunan esirler, işleri bittiği için dönmektedir. Esirlerin üzeri arandığında Gazi markalı birkaç paket sigara çıkar, bunların da köşkteki diğer hizmetçiler tarafından verildiği muhakkaktır. Köşkte görevli subayın, esirleri bunları nereden aldıkları için dövdüğü ortaya çıkınca, konu açıklığa kavuşur. Büyük insan ATATÜRK, tercüman aracılığıyla esirlerden özür diler, birkaç paket sigara ve bir miktar para vererek esirleri gönderir. Esirler minnet duyguları ile o büyük insanın yanından ayrılırlarken sorumlu subay da Çankaya’daki görevinden alınır, bir başkası bu göreve getirilir.
    Savaş meydanlarında zaferden zafere koşan bir komutan, kararlı bir devlet adamı olan ATATÜRK, aynı zamanda bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, ulu bir çınarın görkeminden büyülenen, yüreği sevgi ve şefkat dolu bir insandır. ATATÜRK’ün kişiliğini oluşturan etkenler arasında doğa sevgisi ve çevre anlayışı büyük yer tutmaktadır. 1930 yılında Yalova’daki köşkte yaşanan bir olay ATATÜRK’ün çevreye verdiği önemin çok ilginç bir göstergesidir. 1930 yılında bir çınar ağacının tek dalını dahi kesmemek için o yılların teknolojik imkânlarıyla bir bina 4,80 m kaydırılmıştır. Bu olay bir çevre bilinci abidesidir. Kimsenin çevre kavramını bilmediği o yıllarda onun bu doğa tutkusu çok önemlidir. Yürüyen Köşk ATATÜRK’ün çevre anlayışının ve doğa sevgisinin eşsiz bir sembolüdür.
    ATATÜRK’te liderlik ruhu çok gelişmiştir. Her türlü ortamda ağırlığını hissettirebilecek kadar etkilidir. Lider ATATÜRK’ün kişiliğini oluşturan özelliklerden biri, belki de en önemlisi ileri görüşlülüğü olmuştur. Onun kişiliğinin bu yönü kararlılığı ile birleşince gerçek gücünü göstermekte idi. Çanakkale Muharebeleri’nde yaşanan ve ATATÜRK’ün ileri görüşlüğünü vurgulayan birçok olaydan birisi de şudur: “Anafartalar cephesinde düşman hareket etmeden mevzilerinde beklemektedir. Arıburnu sahilindeki düşman iskeleleri her zaman olduğu gibi her gün erzak, cephane ikmali için yüklerin inmekte olduğu gözlenmektedir. Düşmanın cephe gerilerinde ufak tefek harekâtı, siperlerinde yorulan taburların değiştirilmekte olduğu şeklinde yorumlanıyordu. İşte bütün bu şartlarda, düşmanın Anafartalar bölgesinden çekileceğini yalnız Mustafa Kemal, kendisine has o büyük hassasiyetle hissetmişti. Düşmanın çekilmeye başladığına hükmeden Mustafa Kemal, Ordu Kumandanı Liman von Sanders’ten bu konuda destek görememiştir. Mustafa Kemal kimsenin göremediğini görmüştü. Gerçeği anlamayanlara anlatmaya çalışıyor, bir şeye yaramıyordu. Bir süre sonra bu konudaki haklılığı, askerî hadiselerle kuvvetlendirildi. Düşman ordularından bir fırkanın Selânik’e gönderildiği haberi gelmişti.” Bu olayı aktaran Cevat Abbas Gürer’in kişisel kanaatine göre, eğer Mustafa Kemal’e engel olunmasaydı, düşman daha orada imha edilerek Selânik’e birlik kaydırması engellenecek, askerî tarihte belki de bir Makedonya cephesi yazılmayacaktı.
    ATATÜRK, 1930 yılında üniversite öğrencileri ile yapmış olduğu bir görüşmede “Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lâzımdır.” demiştir. O büyük dahinin ileri görüşlülüğünü Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından Orgeneral Asım Gündüz anılarında yer alan bir olayla şu şekilde bütünleştirir:
    “I nci Ordu Komutanı Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa, Büyük Taarruz hazırlıklarında da ölçülü davranışının sonucu olarak hemen harekete geçilmesine karşı çıkmıştı. Fakat Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşanın kesin kararı karşısında zayıf bırakılan ordusunu büyük bir komuta olgunluğuyla yönetmiş ve istenenden fazlasını vermişti.
    Aynı zamanda ATATÜRK’ün harp akademisinden hocası olan Yakup Şevki Paşa, bu kadar hazırlıktan sonra Yunanların Afyon-Eskişehir hattından kolay kolay sökülemeyeceğine inanıyordu. Başkomutan Meydan Savaşı’ndan sonra Yunanların kaçışı karşısında Eşme’de “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini veren başkomutana gelerek “Mustafa Kemal Paşa”, demişti. “Ver elini öpeyim... Sağ ol... Ben, bunların bu duruma düşeceklerini hiç kestirememiştim...” Bu büyük jest karşısında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, “Aman estağfurullah Paşam... demişti. Ben, sizin ellerinizi öperim. Sizler bizim hocamızsınız. Sizlerin bize öğrettikleri ve yardımıyla düşman bu hâle geldi, memleketi kurtardık...”
    İleri görüşlülüğü tartışılmaz olan ATATÜRK’ün bu kişisel özelliği, aynı zamanda onun şaşırtıcı bir sezgi gücü ile de desteklenmekte idi.
    Belki psikolojik bir olgu olarak da görülebilir; ama ATATÜRK’ün dikkati çekecek ve üzerinde önemle durulacak belirgin bir özelliği bu geleceği seziş gücüdür. Bunu birkaç örnekle açıklamak gerekirse;
    -Birinci Dünya Savaşı’nın nasıl sonuçlanacağını daha harbin başında belirtmesi,
    -İkinci Dünya Savaşı’nın hangi tarihte başlayacağını Amerikan Başkanı Mc Arthur’a söylemesi,
    -Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin siyasî ve askerî bakımdan Türkiye’ye uygulayacağı politikayı önceden ilgili makamlara duyurması,
    -Aynı müttefiklerin savaş sonrası mirasın paylaşılmasında anlaşmazlığa düşecekleri hususunu belirtmesi.
    Bunun dışında kendi geleceği hakkında;
    -Selânik’te arkadaşlarına ülkenin kaderine egemen olacağını ve kendilerine hangi görevleri vereceğine dair yaptığı konuşma,
    -Sofya’da Türkiye’de bir gün idareyi ele alınca çağdaş uygarlığın gereklerini uygulayacağını söylemesi,
    -Selânik’te Türkolog İvan Melikof’a yapacağı devrimleri teker teker sayması,
    -Mütareke döneminde Almanya’nın Türkiye elçisine “Enver Paşanın batırdığı Türkiye’yi kendisinin kurtaracağını söylemesi” gibi.
    Yakın arkadaşı Orgeneral Asım Gündüz, ondaki bu ileri görüşlülüğün okuma hırsından, tarihe aşırı merakından kaynaklandığını belirtir. ATATÜRK’ün bu yönü pek çok araştırmaya konu olmuş, onun psikanaliz yöntemiyle de araştırma konusu olmasına neden olmuştur. ATATÜRK bu sezgi gücünü liderlik özellikleriyle pekiştirmiştir.
    Çok gelişmiş bir sezgi gücüne sahip olan ATATÜRK’ü ATATÜRK yapan kişisel özelliklerinden biri de her türlü kanunsuzluk ve angaryanın karşısında olmasıdır. Şartlar ne olursa olsun, her zaman kanunlara uyulması hususunda büyük bir titizlik gösteren ATATÜRK, aksi durumlarda büyük tepki göstermiştir. Onun kişiliğinin bu yönünü vurgulayan örneklerden biri de Muzaffer Kılıç’ın anlattıkları ile şöyledir: “Cumhuriyet’in ilânından sonra idi. ATATÜRK Karadeniz’de bir geziye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti. Valiye: ‘Yolları nasıl bu duruma getirdiniz?’ diye sordu. Vali de anlattı: Bütün yakın köylüleri jandarmalarla toplatmış ve yolların onarımında çalıştırmış! ATATÜRK’ün kaşları çatıldı ve oldukça sert bir dille; Vali bey, dedi, corvee nedir bilir misiniz? Öyle ise ben söyleyeyim, angarya demektir. Ve şunu da bilmenizi isterim ki, kanunsuz olarak hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalıştırmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet’te angarya diye bir şey yoktur.”
    Kişisel bağımsızlığa son derece düşkün olan ATATÜRK için, milletin bağımsızlığı çok önemlidir. Bu konuda 1921 yılında yaptığı bir konuşmada şöyle demektedir: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir insanım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailemi, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından tanıyanlarca da bu aşkım bilinir. Bence, bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması, mutlaka o milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır... Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evlâdı kalmalıyım! Bu sebeple millî bağımsızlık, bence bir hayat meselesidir.”
    ATATÜRK’ün özgürlük ve bağımsızlık aşkına verilebilecek örneklerden birisi de şudur: 1938 yılında Savarona yatında Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile birlikte kabul ettiği Romanya Kralı Karol’un görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet konusuna değinmesi ve ATATÜRK’ten Çekoslovakya cumhurbaşkanına bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine söyledikleri son derece önemlidir. ATATÜRK şöyle cevap verir: “Majeste kralın söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet reisini kendi ülkesinden bir parçayı Almanlara terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bir karış toprağını başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki, majeste kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar.”
    ATATÜRK, tarihin kaydettiği en büyük zaferlere ve başarılara, milletine olan inancı ile kavuşmuştur. Hiçbir mücadelesini milletine inanmadan milletine güvenmeden yapmamıştır. ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen Türk mucizesi, milletine inanan ve güvenen bir dehanın, milletine inanç ve güven telkin edebilmesi sayesinde meydana gelmiştir. O, 1927 yılında bu konuda Nutuk adlı eserinin başında şunları belirtmiştir:
    “Ben 1919 senesi Mayısının 19’unda Samsun’a çıktığım gün elimde hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben, bu millî kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.”
    ATATÜRK, kendi ülkesinde olduğu kadar, uluslararası alanda da bir barış ortamının tesisinden yana idi. Daha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse o yalnız kendi milletinin değil bütün insanlığın mutluluğa kavuşmasını istiyordu. 1922 yılında söylediği şu sözler bu isteğini açıkça ortaya koyar: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının icabatını değil, tarihin hakikî icabatını takip edecektir.”
    ATATÜRK’ün fikir ve düşüncelerinin özünü oluşturan Atatürkçülük, her türlü dogmatik unsurdan arınmış gerçekçi ve akılcı bir dünya görüşüdür. Gerçeklerden kaynaklanan sorunlar karşısında aklın ve bilimin öncülüğünü benimseyen bu çağdaş görüş, milletimizi daima iyi ve yararlı olana yöneltmiş ve yöneltecek olan görüştür.
    Atatürkçülük bir yandan akıl ve bilime dayandığı yani pragmatik bir nitelik taşıdığı, öte yandan ise millî egemenlik ilkesinden yola çıktığı ve özgür bir toplum yaratılmasını öngördüğü için demokratik, genel olarak da pragmatik-demokratik bir düşünce sistemidir. Atatürkçülük Türkiye’nin gerçeklerinden doğmuş, sistemleşmiş fikirler bütünüdür. Bir taraftan bütünüyle birlikte Millî Mücadele’yi içine almakta, diğer taraftan toplumda yapılan kökten değişiklikleri kapsamaktadır. Kısaca Atatürkçülük, Türk milletinin sistemleşmiş fikir gücü ve geleceğe bakan yönüyle de ülküsüdür.
    Atatürkçülük akıl ve bilimi rehber edinmiş, çağdaşlaşma ideolojisi olarak da lâikliği benimsemiş, yeniliğe açık olması nedeniyle inkılâpçı yani gelişmeye açık bir düşünce sistemidir. İnkılâpçılık dinamik ideale, hedefe yönelik esasları bünyesinde barındırır.
    Kurtuluş Savaşı’ndan sonra siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik alanlarda gerçekleştirilen inkılâplarla ülkemiz modern dünyada yerini almıştır. ATATÜRK, akıl ve bilimin ışığında bütün bunları gerçekleştirmiştir. ATATÜRK, akılcılığı asker, devlet adamı ve önder kişiliklerinde hep ön plânda tutar, dogmatik kalıplardan uzak durur. Akla mantığa aykırı her düşünceyi, her kurumu reddederek akılcılığı bilimle tamamlar. Nitekim ATATÜRK, “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakikî yol gösterici bilimdir fendir.” demiştir. Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meş’aleyi müspet bilim olarak görür. O bütün bu yenilikleri gizli kapalı bir batı hayranlığı ile değil, aklın yol göstericiliği ile gerçekleştirmiştir. Bakın ATATÜRK şöyle der: “Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”
    Ömrünü Türk ulusuna adamış olan ATATÜRK’ün fikir ve düşüncelerini çok iyi anlamalıyız. O Türk ulusunu ve devletini her alanda takip edilen, yol gösteren bir ulus-devlet hâline getirmeye çalıştı. Bizim, bu emaneti gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarmamız aslî görevimiz olmalıdır.
    Güzel yurdumuz hepinizin bildiği gibi, dünyanın en önemli geçiş noktasında bulunmaktadır. Stratejik açıdan önemli bir korumu vardır. Bu konumundan dolayı da her zaman tehditlere açık bir durumdadır. Bin yıldan uzun bir zamandır Anadolu’da yaşayan ve burayı her yönüyle Türk yurdu hâline getiren milletimizi içte ve dışta bölmek isteyenler bulunmaktadır.
    Türkiye Cumhuriyeti ulusal bir devlettir ve Türklük bu millet fertlerini bir araya getiren, onları kopmaz bağlarla perçinleyen ortak addır. Bu kimliği parçalayacak boyuttaki gelişmelere Türk milletinin tahammülü yoktur, bu kimliğin parçalanması demek millî varlığın sona ermesi anlamına gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, millet esasına oturtulmuş millî bir devlettir. İmparatorluktan millî devlete geçerken, Millî Ant yani Misakımillî sınırlarımızın belirlenmesinde Türk soylu insanların yoğunluğunu baz almıştır. ATATÜRK’ün de ifade ettiği gibi cumhuriyet, “Yüksek Türk kültürü ve Türk kahramanlığının eseridir.”
    Lozan Antlaşması ile ülkemizdeki azınlıkların statüsü belirlenmiştir. Yaklaşık son 20 yıldır, “alt kimlikleri tanıma”, “T.C. vatandaşı”, “mozaik”, “siyasî çözüm”, “federasyon”, “bu insanlar kendilerini sizden kabul etmiyorlarsa, buna hakları vardır” lâf ve tartışmalarıyla çok tehlikeli bir çığır açılmış, cumhuriyet ile soyutlanamayacak şekilde kaynaşmış millî varlık ve değerlerimize bir saldırı başlatılmıştır. Bundan amaç ise yapay bir millet ortaya çıkarmaktır. Nasıl ki, ana ve babalarımızı seçmek tasarrufumuz yok ise ister kabullenelim ister reddedelim, soyumuzu seçmek tasarrufumuz yoktur.
    Günümüzde, bazı Avrupa ülkeleri ile birtakım uluslararası kuruluşlar zaman zaman,Türkiye’de sanki etnik bir sorun varmış gibi propagandalarını sürdürmektedirler. Ne hazindir ki, ülkemizde de bunların sözcüsü konumunda olan siyasîleri görmek mümkündür. Ülkemizde Lozan Antlaşması’yla statüsü belirlenen ve diğer akit ülkelere de kabul ettirilen Ermeni, Rum ve Musevî azınlık dışında bir azınlık bulunmamaktadır.
    Türk milletinin birlik ve beraberliğini bozmak için her türlü yolu deneyerek Türkiye’de “azınlık, federasyon, mozaik, anayasal vatandaşlık” lâfı edenlere, Anadolu’daki Türk varlığını bin yıl ile donduranlara, “Ne mutlu Türkiyeliyim” diyenlere karşı bakın devletimizin kurucusu ATATÜRK, ülkemiz insanının birlik harcını şu veciz sözü ile noktalamıştır: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”

    Register

     

     

    Leyl-i Lal - 22.11.2010 - 20:21



Benzer Konular

  1. Atatürk Türk Toplumunun Yaşantısını Nasıl Değiştirmiştir
    Konuyu Açan: Nerissa-Su, Forum: Cumhuriyet Tarihi.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 08.05.2012, 12:42
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 12.05.2010, 11:23
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 03.08.2008, 22:49
  4. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersinin İçeriği Sizce Nasıl Olmalı?
    Konuyu Açan: GeceMavisi, Forum: İslam Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06.06.2008, 05:21
  5. Atatürkün Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem
    Konuyu Açan: SU-PERISI, Forum: Tarih Genel.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 08.01.2008, 02:06

copyright

Soru Cevap