Türkiye'de Demokrasinin Gelişim Süreci

Demokrasi - Çok Partili Parlamenter Sistem - Demokratikleşme
Türkiye’de demokrasiyi kurma çabalarının yaklaşık 200 yıllık bir tarihi gelişim süreci vardır. 1808’de Sened-i İttifak ile başlayıp, 1876’da Kanun-i Esasi’nin ilânı ile gelişen süreç Cumhuriyetin bir eseri olarak günümüze kadar devam etmiştir.

Bu süreç içinde Cumhuriyetin kuruluş dönemi olan 1923-1938 arasında Çok Partili sistem denemeleri yapılmış ise de başarılı olunamamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nı demokratik ülkelerin kazanacağı belirmeye başlayınca iktidardaki parti, çok partili sistemi kurmak için iç ve dış dinamiklerin uygun olduğunu görerek bu kararı yürürlüğe koymuştur. Nitekim 4 yıl sonrada 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonucunda demokratik yöntemlerle Türkiye’de iktidar değişimi gerçekleşmiştir.

Zaman zaman zora düşmüş olsa da bugün Demokrasi, günümüz Türk toplumu için kendisinden artık hiçbir şekilde vazgeçilemeyecek modern bir yaşam şekli haline gelmiştir.

Bu çalışmada Türkiye de demokrasi düşüncesi ve uygulamasının tarihsel gelişim süreci incelenecektir.


Demokrasi, şu an yeryüzünde uygulanmakta olan yönetim biçimlerinin en iyisi olmakla birlikte aynı zamanda en zor olanıdır da. Bir çok ulusun tarihinde uzun bir geçmişe sahip olan demokrasi düşüncesi ve uygulamasının Türkiye’de de yaklaşık 200 yıllık bir tarihi gelişim süreci vardır.

Omanlı Devletinde 1808’de Sened-i İttifak ile başlayıp, 1876 yılında Kanun-i Esasi’nin ilânı ile gelişen, 1908 İkinci Meşrutiyet Dönemi ile hem siyasal, hem de toplumsal kültürel anlamda demokratik çoğulculuğun başlaması noktasına gelen süreç, Cumhuriyetin bir başarısı olarak günümüze kadar devam etmiştir.

Bu süreç oldukça zorluklar içinde işlemiştir. Bir çok sorunlar yaşanmıştır. Ancak bu sorunlar Türk ulusunu yürümekte olduğu demokrasi yolculuğundan döndürememiştir. Bugün gelinen noktada Türkiye’de demokrasinin vazgeçilmez bir yaşam biçimi olduğu konusunda tam bir görüş birliği bulunmaktadır.

Bu çalışmada Türkiye’de demokrasi düşüncesinin ve uygulamasının Osmanlı Devletinden günümüze kadarki tarihsel gelişim süreci incelenecektir.

A. Osmanlı Devletindeki Gelişmeler

Yunanca bir kelime olup, “halk egemenliği” veya “çoğunluğun egemenliği” anlamına gelen demokrasi,1 bugün kuşkusuz kaynağını oluşturan eski Yunanistan’daki şehir devletleri (polis) anlayışından çok farklı niteliklere bürünmüştür. Çağdaş demokrasi; sosyal tabanları ve dayandıkları siyasal düşünceleri farklı iktidar adayı siyasal partiler ile ayrı sosyal grupların çıkarını savunan örgütlenmiş gruplar ve nihayet siyasal iktidarı tayin edecek genel oy mekanizması gibi unsurlardan meydana gelmektedir. Çağdaş demokrasilerde iktidar sadece belirli temsil organları tarafından değil, aynı zamanda baskı grupları tarafından da denetlenmektedir.2

Çağdaş demokrasinin temelinde özgürlük ve geniş halk kesimlerinin siyasal-sosyal örgütlenmesi yatmaktadır. Bir diğer deyişle demokratik rejimin tarihsel gelişiminde siyasal temsil, yani halkın yönetime katılma isteği itici güç olmuştur. Avrupa uygarlığının insanlık tarihindeki tartışılmaz en önemli katkısı, demokrasiyi kitlelere mal eden bir siyasal mekanizmayı geliştirmiş olmasıdır.3

Avrupa’nın geliştirdiği demokrasi mimarlığında Türk toplumunun öncü ve etkin bir rolü olmamakla birlikte yüz yılı aşkın bir süredir demokrasiyi geliştirme süreci içinde olduğu da bir gerçektir.

Osmanlı toplumunun Batı’yla yüzleşmesi 1699 yılında Karlofça Anlaşması’nın imzalanmasından sonra başlamıştır. Osmanlı Devletinin, güçten düştüğünün en açık belirtisi olan bu anlaşma ile Hıristiyan devletlerden haraç almasına son verilmiş ve büyük Avrupa devletleri ile olan ikili ilişkilerin de bu devletlerin isteklerine göre şekillenmesi başlamıştır.4

17 yüzyılın sonlarından itibaren Batı’nın her alanda üstünlüğü, ayrıca kuzeyde de Rusya’nın güçlenmeye başlaması kuvvetler dengesini Osmanlı Devleti aleyhinde bozmuş ve idarecileri devletin dengesini düzeltme çare ve yollarını aramaya zorlamıştır. Bu maksatla 1720’lerde Çelebi Mehmet, Türklere faydalı olabilecek şeyleri arayıp bulmak ve getirmek amacıyla Avrupa’ya gönderilmiştir. Nitekim bu gezi sonucunda, matbaa, Lale Devri (1718-1730)’nde5 Osmanlı Devletine getirilmiştir.6 Bununla birlikte Fizik, Coğrafya ve Astronomi dallarında bazı kitapların Türkçe’ye çevirimi için Tercüme Cemiyeti oluşturulmuştur.7

Osmanlı Devletinde bu gelişmeler olmakla birlikte gerçek reformlar 18. yüzyılda askerî okulların açılmasıyla Orduda başlamıştır. Bunlar Batı, özellikle Fransız örneklerine göre kurulmuş okullardır. Öğretmenleri de Batı’dan getirilmiştir. Örneğin Osmanlı hizmetine girerek Ahmet adını alan Fransız soylusu Comte de Bonneval’e Humbaracı Ocağı kurdurulmuştur. Hendesehane açılarak ordunun teknik eleman ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır. 1770’de Çeşme’de Osmanlı Donanmasının Rus baskınına uğrayıp yok edilmesinden sonra çağdaş bilgilerle donatılmış denizciler yetiştirmek üzere Baron de Tott’un yardımıyla Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adı altında bir okul açılmıştır. Böylece bir yandan matbaanın, öbür yandan Avrupa’dan Osmanlı Devletine sığınanların yardımıyla açılan askerî okullardan yetişen kişilerin gayretiyle, Osmanlı Devletinde çağdaşlaşma hareketi başlamıştır.8 Özellikle Padişah III.Selim zamanında devletin kötü gidişatını durdurmak için alınması gereken önlemleri belirlemek üzere ülkenin ileri gelen devlet adamlarından bir Meşveret Meclisi (Danışma Meclisi) toplanmıştır. Meşveret yönteminin devlet yönetimine sokulması, “Meşruti” yönetim lehine yapılmış önemli bir atılımdır.9 Yine bu bağlamda Batılı devletlerin Osmanlı Devletine yönelik politikalarını daha yakından izleyebilmek ve dış politikayı daha gerçekçi bir zemine oturtabilmek amacıyla, Batılı Başkentlerde elçilikler açılmış ve buralara elçiler gönderilmiştir.10 Batılı eserler Türkçe’ye çevrilerek Batı düşüncesinin ülkeye girmesine hız verilmiştir.11 Bu yenilikleri II. Selim hayatıyla ödemiştir. Ancak onun zamanında, askerî yeniliklerden Batı’ya dönük bir “asker-aydın” tipi, diplomatik ilişkilerden de gene Batı’ya dönük liberal bir aydınlar çekirdeği oluşmaya başlamıştır.12

Osmanlı Devletinde Alemdar Mustafa Paşa Sadrazam olunca, merkez ile taşra arasındaki ilişkiyi yeniden güçlendirmek ve yarım kalmış reformlara devam edebilmek için 7 Ekim 1808 tarihinde “Sened-i İttifak”13 adı verilen bir belge imzalamıştır. Kısaca belirtmek gerekirse, “Sened-i İttifak” padişah ile fiili ve bölgesel birer iktidar olan Ayan adı ile anılan Beyler arasında, iktidar paylaşımının düzenlenmesini amaçlayan hukuksal açıdan iki taraflı bir işlem, bir tür siyasal sözleşmedir.14

Bu belge Osmanlı devlet ve egemenlik anlayışına aykırı olmasına karşılık İmparatorluğun içinde bulunduğu karışık ortamdan çıkabilmesi için Padişah tarafından istenmeyerek de olsa onaylanmıştır. Mutlak yönetime karşı halk egemenliğinin gerçekleştirilmesine yönelik bir anlam taşımayan Sened-i İttifak, Padişahın yetkilerinin kısıtlanması dolayısıyla Tanzimat dönemine giden yolun açılmasında yararlı olmuştur.15 Ayrıca padişahın yetkilerinin kısıtlanmasına paralel olarak, askerî, sivil ve dinî bürokrasi de giderek padişahtan bağımsızlaşmış, o zamana dek tek mutlak siyasal güç olan padişahın yönetimdeki ağırlığı Sadrazama geçmiş ve bu gelişmelerin sonucu olarakta “Babıali” kavramı bundan sonra sık sık kullanılmaya başlamıştır.16

II. Sultan Mahmut mevcut Osmanlı müesseselerinin yanı sıra Batılı örnekte askerî, idarî ve adlî çeşitli meclisler kurmuştur: Böylece çağdaşlaşmayı adeta bir devlet politikası biçimine sokmuştur. Devlet ve toplum hayatını değiştiren reformlar yapmıştır. Bozulmuş olan devlet düzenini yeniden oluşturabilmek için çağdaş dünyada geçerli olan hukuk devletine yönelmiştir. Bu amaçla ülkenin yararına olacak yasaları tüzükleri çıkaracak yeni bir örgütün oluşturulmasına ihtiyaç duymuştur. Bundan dolayı üç önemli Meclis kurulmuş, padişahın yetkilerinin kullanılmasına, bu kuruluşların katılması olanağı sağlanmıştır. “Meclisi Ahkamı Adliye”, “Darı Şurayı Babı Ali” ve “Darı Şurayı Askeri” adlı bu Meclisler devlet yaşamında önemli görevler üstlenmişlerdir.17 Yargı kuruluşu olan “Meclisi Ahkamı Adliye” 1849’da Eyalet Meclislerinin kuruluşu, görev ve yetkilerine ilişkin yönetmelik yayınlayarak halkın yönetime katılması ilkelerini belirlemiştir. Bu durum Meşruti yönetime gidiş için bir aşama oluşturmuştur.18

Bu yüzyılın başlarından beri devam ede gelen yenileşme hareketlerini, devletin iç ve Batı ile olan ilişkileri de dikkate alınarak tamamlamak amacı ile 3 Kasım 1839 tarihinde Gülhane Hattı Hümayunu ilân edilmiştir.19 Böylece, Osmanlı Devletinin anayasacılık hareketlerinde önemli bir yeri olan “Tanzimat Dönemi”20 başlamıştır.

Gülhane Hattı Hümayunu ile İmparatorluğun Müslüman ve Hıristiyan tüm uyruklarına eşit haklar tanınması, ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması, vergi, askerlik ve yargı alanlarında yeniden düzenlemeler yapılması öngörülmüştür. Bu ferman ile padişahın yetkileri tek taraflı olarak kısıtlanmış ve hukuk kurallarına uygun hareket edeceği konusunda, iç ve dışa karşı kendisini bağlamıştır. Ayrıca bu dönemde İslâmi hukuk kurallarının yanında, Batı hukuk kuralları ve kurumları da uygulamaya konulmuştur. Bu durum Cumhuriyet dönemine kadar devam edecektir.

Gülhane Hattı Hümayunu’ndan sonra, hemen hemen aynı vaatleri taşıyan 1856 Islahat Fermanı ilân edilmiştir. Bu ferman ile Müslüman uyruklar ile Hıristiyan uyruklar arasında hak, vergi, askerlik, eğitim, kamu hizmetlerine girme yönündeki farklar kaldırılarak eşitlik sağlanmak istenmiştir. Ancak bu fermanla da öngörülen vaatler belli bir hukuksal yaptırıma bağlanamamıştır.

1839 yılında Tanzimat Fermanı ilân edildikten hemen sonra vilâyetlerde malî ve idarî sorunları çözümlemekle görevlendirilen fevkalâde yetkili muhassıl denen yöneticilere yardımcı olmaları için -ruhanî reislerle Müslüman ve gayrimüslim halkı temsilen gene halkın seçecekleri temsilcilerden meydana gelen- “muhassıllık meclisleri” kurulmuştur. Bu meclisler Türkiye’de halkın yönetime katılma geleneğinin bir başlangıcı sayılmalıdır. 1864 ve 1871’de vilâyetlerin yönetimi yeniden düzenlendiğinde, vali, mutasarrıf ve kaymakamların yanında çalışacak malî, ticarî, adlî sorunları tartışıp karara bağlayacak idare meclisleri kurulmuştur. Bu meclislerde, gene seçimle gelmesi öngörülen yerel temsilciler bulunacaktır. Bu üyeler bazı yerlerde seçim yapılmadan valilerin tayiniyle veya gayrimüslim cemaat idarelerinin isteğiyle göreve başlamışlarsa da, seçim yapılan yerler de olmuştur.21

Tanzimatın ülkede yarattığı değişiklikler genç aydınlarca benimsenmiş ve desteklenmiştir. Ancak 1860’lı yıllarından itibaren ise yapılanlar yeterli bulunmamaya başlamış ve esin kaynağı olan Avrupa’nın düzeyine Osmanlı Devletini çıkarabilmek için daha ileri düzeyde reform yapılması zorunlu görülmüştür. Bunun için dönemin idealist gençleri henüz yeni başlamış olan basın hayatını canlandırarak, gazeteyi kamuoyunun oluşturulmasında bir araç olarak kullanmışlardır. Öncelikle yazı dilini sadeleştirerek aydının halka verdiği mesajların anlaşılmasını sağlamaya ve politikayı halka indirmeye çalışmışlardır. Ülke sorunlarını halkın anlayacağı bir dil ile halka anlatarak çözüm yollarını göstermişlerdir. Böylece tek yönlü düşünmeye alışmış bireyleri çok yönlü düşünmeye yöneltmişlerdir. Osmanlı yöneticilerinin alışık olmadığı bir kamuoyu oluşturmaya başlamışlardır.22

Fransız Aydınlanma Felsefesi düşüncesinin etkisi altında kalan gençler; Anayasa hazırlanarak Meclisin açılması, düşünce özgürlüğünün sağlanması, halka egemenlik hakkının verilmesi ve bunları sağlayabilecek örgütlü bir muhalefetin oluşturulması macıyla 1865 yılında Genç Osmanlılar Cemiyeti’ni23 kurmuşlardır. Bunların açık ve gizli olarak yurt içinde ve yurt dışında yaptıkları siyasal mücadelenin sonucunda 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi24 ilân edilmiştir.25 Böylece Tanzimat Dönemi sona ermiş ve Meşrutiyet Dönemi başlamıştır. Bu dönemde çıkarılan hattı hümayunlarda da anayasa niteliği olmamakla birlikte, devlet ve onu temsil edenlerin yetkileri üzerinde, onların keyfiliklerini önleyen üstün bir hukuk düzeninin kurulması yönünde adımlar atılmış ve siyasal sistemde de değişiklikler yapılması yönünde de düşünce akımları gelişmeye başlamıştır.

Kanun-i Esasi ile Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan tüm halklar Osmanlı sayılmış ve onlara bir takım bireysel haklar tanınmıştır. Ayrıca atamayla oluşturulan Meclis-i Ayan ve seçimle oluşturulan Meclis-i Mebusan dan oluşan bir parlamentolu sistem getirilmiştir. Böylece halkın ülke yönetimine katılması ilkesi benimsenmiştir.

İlk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877’de toplanmıştır.26 Vilâyetlerden gelen, çeşitli din ve dilden grupları temsil eden Parlamento üyeleri geldikleri yerlerin problemlerini ortaya atmışlar, kısa zamanda ülkenin sorunlarını kavrayıp, maliyeyi, yönetimi ve hatta dış politikayı yönlendirme girişimlerini başlatmışlardır.27 Meclis-i Mebusan’ın salâhiyetlerini tehdit etmesi üzerine Rus Harbi’ni de fırsat bilen28 II. Abdülhamit 14 Şubat 1878’de Meclisi süresiz olarak kapatmıştır.29 Ancak Ayan Meclisini dağıtmamıştır. Böylece tabandan gelen bir hareket olmayan ve siyasal örgütlere dayanmayan I. Meşrutiyet dönemi çok kısa sürmüştür.

Meclis-i Mebusan’ın kapatılması ve Anayasanın uygulamadan kaldırılmasından sonra Padişah yetkilerini daha da artırmış, hafiye örgütüyle, sansür kurumuyla Osmanlı aydının demokratik hak ve isteğini engellemiş, özgürlükleri kısıtlamıştır. Meclisin dağıtılmasıyla birlikte o zamana kadar ilk kez göreli de olsa Mecliste ifade edilme olanağına kavuşmuş olan muhalefet tekrar parlamento dışına çıkmıştır.30 Bu durum ülkede yeniden özgürlük mücadelesinin başlamasına neden olmuştur. Bu ortamda önce imparatorluk sınırları içinde, sonraları diğer ülkelerde gizli cemiyetler kurulmuştur. Bunların en önemlilerini ise İttihad-ı Osmani oluşturmaktadır. Bu gizli cemiyet, daha sonra Paris’te bulunan ve pozitivist düşünceyi benimsemiş olan Ahmet Rıza ile bağlantı kurarak adını İttihat ve Terakki olarak değiştirmiştir. Jön Türkler adıyla anılan bunların başlıca amacı; içlerinde zaman zaman ayrılıklar olsa da31 Abdülhamit’in baskısına son vermek, Kanun-i Esasiyi tekrar yürürlüğe koymaktır. Bu amaçla 27 Aralık 1907’de Paris’te bir araya gelerek Osmanlı Devletindeki yönetimi yıkmak üzere birleşmişlerdir. Nitekim Balkan halkının da yardımıyla 23 Temmuz 1908’de32 Sultan Abdülhamit, anayasayı tekrar uygulayacağını, Meclis-i Mebusanı yeniden açacağını ve bütün hürriyetleri yeniden yürürlüğe koyacağını duyurmuştur.33 Böylece yeniden anayasalı döneme geçilmiştir. Artık anayasaya sahip çıkan siyasal bir örgüt olduğu için anayasa, Osmanlı Devletinin sonuna dek uygulamada kalacaktır.

Meşrutiyetin ilânı ile özlemi çekilen hürriyet ülkeye getirilmiş ve böylece de halk özgürlüğüne kavuşmuştur. Ayrıca gazete ve dergiler çıkarılmaya, dernekler ve siyasî partiler kurulmaya başlamıştır. Bu özgürlük ortamından faydalanan bazı balkan ülkeleri bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. Bu olumsuz durum karşısında yöneticiler iç politikaya yönelerek Meclis-i Mebusanı açmak34 için gerekli ortamı sağlamaya yönelmişlerdir. Nitekim yapılan seçimler sonucunda 17 Aralık 1908’de Meclis-i Mebusan çalışmalarına başlamıştır.

Meşrutiyetin yeniden ilânı ile ülkede katılımcı, yarışmacı, çoğulcu bir demokratik yaşama başlanacağı umudu doğmuştur. Siyasal partiler de kurulmuştur. Ancak kısa sürede bu umutlar sönmüştür. Çok partili yaşam sona ermiş, tek partili siyasal yaşamın temeli atılmıştır. Siyasal iktidarı kaybetmemek için, demokratik ilkelerle bağdaşmayan, seçimlerde devlet gücünün kullanılması geleneğinin tohumları ekilmiştir. Mecliste çoğunluğu sağlamanın siyasal iktidarı elde tutmak için yeterli olmadığı adeta bu dönemde belgelendirilmiştir. Yine bu dönemde oldukça renkli bir siyasal hayat başlamıştır. Mebusların çoğunluğu ittihatçı olmasına karşın bir süre sonra ideolojik ayrılıklar nedeniyle parçalanma başlamış, bu da meclisin verimini düşürmüştür. Ayrılıklar siyasal partilerin ortaya çıkması açısından yararlı olmuştur.35

Osmanlı Mebusları temsil haklarını iyi kullanmışlar ve temsil ettikleri kesimlerin sözcüsü olmuşlardır. 1876 Anayasasının kısıtlayıcı hükümlerini 1909’da kaldırarak, köklü değişiklikler yapmışlardır. Meclis-i Mebusan’ın gücünü artırmışlar, padişahın yetkilerini daraltmışlardır. Hükümetin oluşumunu Sadrazama bırakarak kendi içinde uyumlu bir hükümetin kurulması geleneğini başlatmışlardır. Mebusan üyelerine başkanları seçme, yasa önerme, hükümeti denetleme gibi haklar vermişlerdir. Temel hak ve özgürlükleri yok eden 113 üncü maddeyi kaldırarak anayasayı gerçek niteliğine kavuşturmuşlardır. Ülke yönetiminde sorumluluk taşıyan hükümetin uygulamalarını denetim altına almışlar ve Meclis-i Mebusan’dan güvenoyu alamayacak bir hükümetin iktidarda kalamayacağını göstermişlerdir. Hükümetlerin iktidarda kaldıkları sürece izleyecekleri politikayı belirleyen hükümet programı hazırlamaları ve bunu Meclis-i Mebusan’a sunmaları geleneğini de başlatmışlardır. Ayrıca bir yandan imparatorluğun hızla parçalanmaya doğru gidişini durduracak önlemlerin alınmasına çalışılırken, öbür yandan da ulusal devlete gidecek yolu açacak tartışmaların başladığı ve bunların Meclis-i Mebusan’a yansımış olmasıyla birlikte demokratik kültürümüzün tohumlarının atıldığı bir dönem olmuştur.36

Daha sonraları Mecliste İttihat ve Terakkiye muhalif olan tüm unsurları kapsayacak şekilde geniş tabanlı bir siyasal cephe olarak Hürriyet ve İtilaf Fırkası 21 Kasım 1911’de kurulmuştur. Bu şekilde gerek Mecliste, gerekse halk arasında kendilerine karşı yükselen muhalefetten korkan İttihatçılar Parlamentodaki güçlerini koruyabilmek için 18 Ocak 1912’de Parlamentonun kapatılmasını sağlamışlardır. Ancak daha sonra yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki yeniden çoğunluğu sağlayacak şekilde Meclise girmiştir. Ancak sağlanan bu başarı ne yazık ki demokratik yoldan uzun süre iş başında bulunmaya yeterli olmamıştır. Çünkü Makedonya’da eyleme geçen subaylar hükümeti işbaşından uzaklaştırmıştır ve Meclis de 22 Temmuz 1912’de dağıtılmıştır. 1 Mayıs 1914 yılında yeniden açılan Meclis 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin’in dağıtmasına kadar sürmüştür.

Osmanlı Devletinin son Meclis-i Mebusanı37 yapılan seçimler sonucunda 12 Ocak 1920’de toplanmıştır. Gizli bir oturumunda 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli’38yi kabul etmiş ve 17 Şubat 1920’de de bunu açıklamıştır. 16 Mart 1920 yılında İstanbul’un İtilâf Devletleri tarafından işgal edilmesi ve bazı üyelerinin tutuklanması üzerine çalışamaz duruma gelmiştir. Bunu tespit eden Meclis çalışmalarına 18 Mart 1920’de ara vermiştir. Onların bu kararıyla yetinmeyen padişah Vahdettin Meclisi Mebusan’ı 11 Nisan 1920’de resmen dağıtmıştır. Böylece Osmanlı Devletine yerleştirilmeye çalışılan parlamenter sistem fiilen ve hukuken sona ermiştir.39

B. Cumhuriyetin İlk Yıllarındaki Gelişmeler

1. Meclis-i Mebusa’ndan Türkiye Büyük Millet Meclisine

Osmanlı Devletinin siyasal yaşamına son veren Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra Anadolu’da işgal girişimleri olunca, millî nitelikli bölgesel cemiyetler kurulmaya başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919 tarihinde Anadolu’ya geçerek ulusal egemenliğe dayanan bağımsız bir Türk Devleti kurma çabasını bu cemiyetl

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 7949
favori
like
share